1 Kasım Seçimi Üzerine- Av. Mehdi Bektaş

1 KASIM SEÇİMİ ÜZERİNE

GENEL BİR DEĞERLENDİRME

Av. Mehdi Bektaş

 

 

7 Haziran 2015’te yapılan Milletvekili Genel Seçimi, sonuçlarını içine sindiremeyen ve ana muhalefete hükümet kurma görevini vermeyen reisicumhurun aldığı kararla, 1 Kasım 2015 tarihinde yenilendi.

Seçimin yenilenme sürecinde Suruç’ta, Ankara’da canlı bombalar vahşet saçtı, PKK kimi ilçe ve bölgelerde özerklik ilan ederek isyan başlattı, güvenlik güçleri ve TSK harekete geçti, kırda köyde jandarma, kentte polis PKK’yı imhaya yönelince, PKK hendekler kazdı, yollara, sokaklara tuzaklar kurdu, mayınlar patlattı, can ve mal güvenliği ortadan kalktı, doğudan batıya göç hızlandı!

Bu ortamda seçime 16 siyasi parti ile tarafsız(!) reisicumhur katıldı; özel ve kamuya ait televizyon kanalları AKP ile reisicumhurun sesi soluğu oldu, mitingleri, konuşmaları saatlerce yineleyerek yayınladı, bir algı operasyonu yaratıldı; CHP, MHP, HDP ekranlarda şöyle bir göründü, diğer 12 parti ise TRT’de yayınlayan iki kez onar dakikalık “siyasi partilerin seçim konuşmasıyla” yetinmek zorunda kaldı. Sonunda seçmen sandık başına gitti oyunu verdi. 54.084,545 seçmenden 48.522.149’u oy kullandı, katılım oranı %87,6 oldu. Geçerli oyların %49,48 (23.673.541) AKP, %25,31’ünü (12.109.985) CHP, %11,9’unu (5.691.737) MHP, %10,75’ini (5.145.688) HDP aldı, geriye kalan 12 parti ile bağımsızlarda %2,5’u kaldı.

7 Kasım Seçimlerine göre AKP oyunu %8,6 oranında artırarak 258 olan milletvekilini 317’ye, CHP %0,4 oranında artırarak 132 olan milletvekilini 134’e çıkardı; 80’er milletvekili olan MHP %4,4 oranında oy kaybederek 40’a, HDP % 2,4 oranında oy kaybederek 59’a düştü.

 

Seçim sonuçları, AKP’de heyecan, CHP’de şaşkınlık, MHP’de kızgınlık, HDP’de durgunluk, diğer partilerde suskunluk, sağda mutluluk solda umutsuzluk yarattı!

 

Aslına bakılırsa bizim gibi gelişmekte olan veya azgelişmiş ülkelerde bu tür seçim ve sonuçları ne kalıcı ne de şaşırtıcı oluyor.

 

Gelişmiş ülkelerde böyle bir seçim olur mu, duyan ve gören var mı bilmiyorum, pek de sanmıyorum! Kazanmak için her türlü yolun mubah sayılması bizde olsa gerek.

 

Bu topraklarda II. Meşrutiyet’ten bu yana her seçim, millicilerle gayri milliciler, laiklerle-anti laikler, solcularla sağcılar arasında kavga nedeni olmuştur. 1923 ile 1946 arasında biraz huzur bulunsa da bu tarihten sonra çatışma uç vermiş, Demokrat Parti ile başlayan din istismarı ve her yolu mubah görme anlayışı Adalet Partisi, Anavatan Partisi, Adalet ve Kalkınma Partisi’yle devam etmiş ve etmektedir.

 

Bu durumu, yalnızca tek adam olma hevesindeki siyasi liderlere, ülkenin geleceğini düşünmeyen, ikbal ve istikbal için her türlü haksızlığı içine sindiren kapıkulu parlamenterlere, bürokrasiye, çıkar çevrelerine bağlamak yetersiz kalır, bunda lider ve iktidarların yasa dışı eylem ve işlemlerini türlü gerekçelerle uygun bulan, yol veren yargıyı da görmek gerekir. Bağımsız yargı yansız yargıç ilkesini savunan ve uygulayan hâkim ve savcılara haksızlık etmek istemem, ancak kritik anlarda yargının iyi sınav vermediğini, kimi kaygı ve beklentilerle yoldan çıkıp yargıyı özürlü hale getirdiklerini saptamak durumundayım.

 

Örnek vermek gerekirse, Anayasa Mahkemesi’nin AKP’yi kapatma yerine “hazine yardımından mahrum bırakma” kararını, YSK’nın tarafsız olması gereken cumhurbaşkanın seçime müdahalesine yönelik şikâyetlerini reddetmesini gösterebilirim.

 

Anayasanın 79. Maddesi, seçimlerin yargı denetiminde olacağını, “Seçimin düzen içinde yönetimi ve dürüstlüğü ile ilgili bütün işlemleri yapma ve saptama, seçim süresince ve seçimden sonra seçim konularıyla ilgili bütün yolsuzlukları, şikâyet ve itirazları inceleme ve kesin karara bağlamakla” yetkisini Yüksek Seçim Kurulu’na (YSK) ait olduğunu belirtmiştir.

 

Seçim hukukuyla ilgili her türlü karar almaya ve seçimin, eşitlik içinde, hukuka uygun ve tarafsız biçimde yürütülmesini sağlamak, her türlü önleyici, düzenleyici, yasaklayıcı, yönlendirici karar alma yetkisine sahip YSK’ya ne olduysa, AKP’nin döneminde yapılan yerel ve genel seçimlerde basireti bağlandı. Hiçbir seçimi tartışmasız bitiremedi. Yerel seçimlerde Melih Gökçeği, genel seçimlerde Tayip Erdoğan’ı durduramadı. 7 Haziran ve 1 Kasım seçim süreçlerinde de buna tüy dikti. İlk kez halk tarafından yapılan cumhurbaşkanı seçiminde adaylar arasında eşitliği, cumhurbaşkanı adayının başbakanlığı ve parti başkanlığını bırakmasını sağlayamadı. 7 Haziran ve 1 Kasım seçim süreçlerinde cumhurbaşkanının seçime müdahale anlamına gelen eylem ve işlemleriyle ilgili şikâyetleri, “Cumhurbaşkanı’nın görevi ile ilgili işlem ve eylemlerinden dolayı, siyasal sorumluluğu olmadığı gibi ceza sorumluluğu da bulunmamaktadır. Cumhurbaşkanı’nın yalnız vatana ihanetten dolayı ceza sorumluluğu vardır” gibi beylik saptamalarla ve “Bu konuda yetki ve görev veren bir düzenlemeye yer verilmemesi nedeniyle Yüksek Seçim Kurulu’nun Cumhurbaşkanı’nın faaliyetlerini denetleme yetkisi de bulunmadığı” gibi açıklamalarla reddetti, müdahaleye onay verdi.

 

Bu karar hukuk devletinde kabul edilebilir mi? Cumhurbaşkanının yasama, yürütme, yargıya ilişkin görev ve yetkileri Anayasa’nın 104 maddesinde tek tek sayılmıştır. Bu görevler arasında, seçime müdahale ve seçmene yön verme, iktidarı tutup, muhalefete çatma yetkisi var mıdır?.

 

Anayasa’nın 101 maddesine göre cumhurbaşkanı olabilmek için Türk vatandaşı olmak, kırk yaşını bitirmek, yükseköğrenim mezunu bulunmak, milletvekili seçilme yeterliliğini taşımak gerekir. .

 

Cumhurbaşkanının siyasi, cezai ve hukuki sorumsuzluğu yalnızca görevleriyle ile ilgili eylem ve işlemleriyle sınırlıdır, tam da bir sorumsuzluk durumu yoktur. Anayasa’nın 105. maddesine açıklandı gibi, başbakan ve bakanların imzasına gerek olan işlemlerde cumhurbaşkanı sorumsuz olsa da sorumluluk başbakan ve bakanlara düşer.

 

Anayasanın 104 maddesine göre cumhurbaşkanı Devletin başıdır, devletin ve milletin birliğini temsil eder, Anayasanın uygulanmasını ve devlet organlarının düzenli ve uyumlu çalışmasını gözetir, Anayasa’nın 103 maddesine göre, tarafsız davranacağına yemin ederek göreve başlar.

 

Cumhurbaşkanının seçimlere yönelik çalışma yürütmesi, toplantılar yaparak konuşması, seçmeni belirli bir siyasi hedefe yöneltmesi, tarafsızlık ilkesinin ihlali değil midir?

 

Cumhurbaşkanının seçim hukukunu ihlal ettiğini saptaması ve gereğini yapması gereken YSK’nın, “cumhurbaşkanının cezai ve hukuki sorumluluğu yok” diye, işin içinde çıkması kabul edilebilir mi? Yani cumhurbaşkanı, halk beni seçti, siyasi, cezai ve hukuki sorumluluğum yok diyerek istediği her türlü eylem ve işlemde bulunabilecek midir, örneğin adam öldürüp cumhurbaşkanlığını sürdürebilecek midir?

 

YSK bu kararıyla cumhurbaşkanın eylem ve işlemlerine onay vermekle kalmamış, adaletsiz seçimi, meşrulaştırmıştır. Kaldı ki cumhurbaşkanının eylem ve işlemlerinin cezai ve hukuki yönden değerlendirmek YSK’nın görevi değildir. YSK, “Seçimin düzen içinde yönetimi ve dürüstlüğü ile ilgili” kim sorun çıkarıyorsa durumu saptar, düzenleyici, önleyici önlemleri alır, bir suç görüyorsa yetkili savcılığa suç duyurusunda bulunur. Cumhurbaşkanın sesini kısamayabilir, ancak seçime yönelik propaganda konuşmalarının yayınını yasaklayabilir, il ve ilçe seçim kurulları aracılığıyla siyasi partilere ayrılan yerlerde toplantı ve gösteri yürüyüşü yapmasını engelleyebilirdi. .

 

Bir ülkede, tarafsızlık yeminini çiğneyerek devletin saygın bir makamını kullanarak, seçime karışmak, seçmene ayar vermek, iç politikaya karışıp yurttaşın iradesini bulandırmak ağır ve vahim seçim hukuku ihlalidir. Bunun hoşgörüsü olmaz. Bir cumhurbaşkanın devletin ve milletin başı gibi değil de bir siyasi partinin başı gibi meydan meydan dolaşıyor, kanal kanal geziyor, bir parti lehine seçim çalışması yapıyorsa, seçimin doğruluğu ve dürüstlüğünden söz edilebilir mi? YSK, bu ağır ve vahim ihlali önleyemiyorsa, ne işe yarar?

 

Cumhurbaşkanının seçimlere yönelik bu tutumunun siyasi, hukuki ve cezai açıdan suç oluşturduğunu sıradan insanlar biliyor da YSK’ a bilmiyor mu?

 

Yargı, ülkenin ve halkın gelecek çıkarlarını gözeterek çağdaş yorumlarla hukuku ödünsüz uygulamakla yükümlüdür. Siyasi iktidarların ve kendilerini her şeye muktedir sananların etkisiyle, dönemsel ve güncel karar almaması gerekir. Yargıda görev yapan kimileri, hukuka ters düşen, siyasi iktidarın güncel ve dönemsel politikalarına uygun kararların altına kimi nedenlerle imza atıyorlar, ancak ülkenin ve halkın geleceğini de karartıyorlar!

 

Nitekim “Laiklik karşıtı eylemlerin odağı” olduğunu saptadıkları bir siyasi partiyi kapatma yerine hazine yardımından yoksun bırakmaya karar verenler, cumhuriyetin değerlerini örselenmesine, ilkelerinin çiğnenmesine yol açanlar olmuştur. Bu kararın altına imza atan Anayasa Mahkemesi üyelerinin hiç mi sorumluluğu, kusuru yoktur, şimdi rahat mıdırlar?

 

1 Kasım seçim sonuçlarını yalnızca reisicumhurun eylem, işlem ve söylemlerine bağlamak yeterli değildir. Bu sonuçta, seçmeni çantada keklik gören diğer siyasi partilerin, dernek, sendika, meslek kuruluşlarının, belediyelerin, medyanın, görevini kötüye kullanan bürokratların, kurum ve kuruluşların, siyasi çevrelerin kusuru ve katkısı elbette görmezlikten gelinemez.

 

Seçimin sonucu, AKP’nin kurucu başkanı ile “Ankara saldırısı sonrası anket yaptırdık oyumuzu birkaç puan artırdı” diyen başbakan göklere uçtu. Bu coğrafya da hep böyle oluyor. Sivas katliama Refah Partisi’ni, Diyarbakır katliamı HDP’yi, Suruç ve Ankara katliamı da AKP’yi uçurdu. Şiddet sarmalında insanlar öldürüldükçe çoğalıyorlar ve ne yazık ki bunu sürekli yapıyorlar!

 

7 Haziran seçim sonuçları kesin olarak belli olmadan, kendini ana muhalefet partisi ilan eden, AKP, HDP, CHP’nin hükümet kurmasını öneren ve yeniden seçim diyen MHP liderinin tavrı karşısında zor günler geçiren AKP başkanı ve başbakan Ahmet Davutoğlu, muzaffer bir komutan edasıyla havalara zıpladı, ünlü balkondan yandaşlarına seslendi, “Bugün yeni bir milattır, 2002 devriminin bir kez daha tescil edilmesidir.”dedi.

 

Bunların devrim dedikleri, bize göre karşı devrimdir, Türkiye Cumhuriyeti’nin bağımsızlıkçı, özgürlükçü, eşitlikçi, laik yapısına karşı yürüttükleri savaşın adıdır. Bu coğrafya, bolca din iman sosuyla bezenmiş bindirilmiş kıtalara nutuk atan, haksız, adaletsiz, devlet ve kamu olanaklarını hoyratça kullanan, yetimin, öksüzün hakkına el koyan, halkın birikimlerini haraç mezat satan, örtülü ödeneklerle har vurup harman savuran, gelişleri muhteşem gidişleri rezil olan birçok haramzade görmüştür. Şimdi Sayıştay raporlarını meclise sunamayan, hırsızlık ve yolsuzlukları adaletin önüne getiremeyen bir iktidar, seçim sonuçlarının değil haksızlığın, yolsuzluğun muhteşeminden söz edebilir.

 

Bunlar ne derse tersi oluyor, ama oyları artıyor, iktidarları sürüyor. Hani Esat’ı devirip Emevi Cami’nde namaz kılıyorlardı? Komşuluk hukukuna ihanet ederek Suriye’ye esip gürleyerek diş geçirmeye çalışıyorlardı, ne oldu? ABD yetmiyormuş gibi Rusya’yla komşu oldular, sesleri çıkmıyor! Çin’de yola çıkmış geliyor. Bunlarda ne tarihi, ne siyaset ne toplumsal birikim var, oturmuşlar cahil ve cühela halk kesiminin üstüne yalan, dolan, sosyal yardımla işlerini yürütüyorlar, bu ülkenin kurucularına sövüp sayarak devrim yapıyorlar(!) Artık bahaneleri kalmadı, halk “bu yollar sana helal olsun” yürümeye/yürütmeye devam et dedi. İktidar sizde, hazine elinizde, eş, dost yaran dizinizde, oylar sandığa sığmadı, taştıkça taşıyor, reform (!) yapabilirsiniz, her sorunu kökünden çözebilirsiniz. Gerçi pek umudum yok, ama yine de bakıp göreceğiz. Gerçi siz yükseldikçe yağma artıyor, ülke de batıyor! Hürriyet ve İtilaf Fırkası’nın çizgisi de böyleydi, yurtseverler emperyalizme karşı savaşırken gericiliği kışkırtıp milli kurtuluşçuları arkadan vuruyorlardı, sonunda belalarını buldular, yandaşlarıyla birlikte tarihin çöplüğüne, kıyamete yürüdüler. Halkın canını alanların, birikimlerine el koyanların ve har vurup harman savuranların kaçınılmaz sonu budur ve hüsrandır!…

 

Şimdi Cumhuriyet Halk Partisi’ne soralım, niye şaşırıyorsunuz? Cumhuriyetin ve partinin kurucusunun adını neredeyse ağza almıyorsunuz, ilkelerinden sapıyorsunuz, her türlü siyasi cambazı partiye katıyorsunuz, parti parti olmaktan çıkmış, meclise kapağı atarak ekonomik anlamda kendini kurtarmak isteyen ayrılıkçının, mezhepçinin, dönek solcunun sığınağına dönüşmüş! Ne örgütün örgüt, ne gençliğin gençlik! Böylemi olmalı cumhuriyeti kuran, demokrasiyi getiren, cumhuriyetçi, halkçı, laik, milli, devrimci, devletçi bir parti? Bağımsızlık, laiklik, özgürlük, eşitlik, kardeşlik, yurtta barış, dünya da barış diye yürüyordun. Ne oldu da birden bire çarşafa rozet taktın, türbanı bayrak yaptın, dinciden, tarikatçından, ayrılıkçısından ve de emperyalizmden medet umar hale geldin? İdeolojik mücadeleyi bir yana bırakarak, ırkçısına, dincisine, ayrılıkçısına yol verdin, işçiye, çiftçiye, esnafa, çalışanlara vaat üstüne vaatte bulunuyorsun, bunla oy alacağını mı sanıyorsun? Her yerden oy aldık diyebilirsin ama yıldızınız parlamıyor. Biliniz ki ideoloji yoksa hiçbir şey yoktur. İdeolojik mücadeleyi bırakarak cumhuriyet ve milli devrim düşmanlarına cesaret verdiniz, halkın umudunu yıktınız, mücadele azmini kırdınız. Bu halk, mücadele kaçkını olanların doluştuğu partinize niye oy verecek? Sanki bu coğrafyada tarihi ve siyasi sorunlar çözülmüş, siyasi sınırların tartışması bitmiş gibi bağımsızlığı düşünmeyen, anti-emperyalist olmayan sosyal demokrat bir çizgi tutturmuşunuz! Kemalist denilse Kemalist değilsiniz, solcu desek benzemiyorsunuz, sağcı desek uymuyorsunuz, etnikçilik ve mezhepçilik pek yakışmıyor. Sahi siz bu hale nasıl geldiniz? Aklınızı başınıza almazsanız, etnikçileri, dincileri, mezhepçileri, çıkarcıları partiden kovmazsanız, laiklik karşıtlarını, cumhuriyet ve bilim düşmanlarını hedefe almazsanız, ideolojik mücadeleyi siyasal ve toplumsal mücadeleyle birlikte yürütmezseniz, daha çok şaşırırsınız! Şaşkınlık geçicidir, kalıcı olan ahmaklıktır. Yolunu kaybeden yönünü de davasını da kaybeder. Unutmayınız, aldığınız oy size değil, laik, bağımsızlıkçı, devrimci kurucunuzun anısına verilen oydur!

 

MHP’ye gelirsek. MHP, İttihat ve Terakkinin Türkçü kanadıdır, halkçı kanadı ise CHP’dir. Bu nedenle bu iki partinin söylemleri kimi zaman örtüşür, kimi zaman da çatışır. Anayasa oylamasında birlikte hayır derler, birlikte cumhurbaşkanı adayı gösterirler, Maraş’ta, Sivas’ta Türk İslam sentezi yüzünden karşı karşıya gelirler. Tarihsel olarak MHP hayalcidir, CHP ise gerçekçi. Türkçülük, özü itibariyle anti-emperyalizmdir. Türklerin tarihine bakıldığında Çinlilerle, Romalılarla, Ruslarla, İngilizlerle, Fransızlarla, Almanlarla, İtalyanlarla mücadele tarihidir. CKMP’sinin Alpaslan Türkeş yönetimine geçip MHP adını aldıktan sonra Türklüğün bu özü yok sayılmıştır, emperyalizmle işbirliği içine girilmiş, 12 Eylül öncesi ABD politikalarını savunulmuş, komando kamplarında yetiştirdiği timlerle halka ve devrimcilere karşı kirli savaş yürütülmüştür ve bu hala hafızalara yaşamaktadır. Kürt siyasi hareketi karşıtlığı üzerinden sürdürdüğü milliyetçi söylemleri, İslam kardeşliği söylemine yenilmiştir. Bu kafayla iktidar da olamazlar, iktidarda uzun süre kalamazlar. Oylarını AKP’ye kaptırması halk açısından bir anlamı yoktur, ne zaradır, ne kardır, ırkçılığın sonu bu topaklarda hüsrandır!…

 

HDP ise, Kürt etnisitesine dayanarak, PKK’nın ve çeşitli çevrelerin desteğini alarak, barajı kıl payıyla aştı, 59 milletvekili ile mecliste olma olanağını yakaladı. Ülkelerdeki etnik ayrılıklar, farklı din ve mezhepler bir gerçektir. Etnik ayrılıklarla, inanç farklılıklarıyla bir arada yaşayabilirsiniz, ancak bu ayrılık ve farklılıklara dayanarak iktidar olmazsınız, huzur bulamazsınız, hele özerklik ilan edip ayrı devlet hiç kuramazsınız!

 

Bir ülkede toplum bir üst değere bağlılıkla bir arada yaşar. Çağımızda toplumları bir arada tutan üst değer, üst kimlik, devlet ve vatandaşlıktır. Türk Milletini ve Türkiye Cumhuriyetini hedefe koyarak başarı sağlama şansı hiç yoktur. Millet, tek bir milliyettin değil, birçok milliyetin tarihsel süreç içinde bir araya gelmesiyle, ortak duygu ve düşünce birliğine ulaşmasıyla oluşur. O nedenle Türk Milleti kavramı, yalnızca Türkleri değil Türkiye Cumhuriyeti içinde yaşayan tüm milliyetleri kapsar. Bu seçim süreci bunu bir kez daha doğruladı. PKK ile güvenlik güçleri arasındaki çatışma can ve mal güvenliğini ortadan kaldırdı. Kürtlerin yoğun yaşadığı bölgedeki köyler, ilçeler, hatta iller boşalmaya başladı, bölge halkı Türkiye’nin batı illerine göçmeyi hızlandırdı. Huzur sağlansa da geri dönme ihtimali pek görünmüyor. Bölgede yaşananları gördükten sonra Türkiye huzurlu ülke diyenler bile var! HDP ayrılma karşıyım dese PKK’nın, ayrılık istiyorum dese devletin hedefinde. Ya PKK’nın kontrolünde bölge partisi olarak yaşayacak ve hedefi olacak ya da Türkiye partisi olup PKK ile karşı karşıya gelecek. HDP’ye oy vermek sorunları çözmüyor, kolaylaştırmıyor, düşmanlıkları arttırıp zorlaştırıyor!

 

       Sosyalist sola da birkaç söz söylemeli. 1920’lerden beri TKP şöyle veya böyle mücadelenin içinde, gizli dönemleri oldu, mücadele ile açığa çıktılar. Gizliyken bir partiydiler, açığa çıkınca üç parti oldular. Seçime katılan var, katılmayan var, etkinlikleri nostaljik gibi.

 

Geçmişin TİP’ inden ortada kimse yok. Hikmet Kıvılcımlının Vatan Partisi geleneğinden Halkın Kurtuluş Partisi görülüyor, seçime katılıp, çalışıyorlar, iyi oy aldık diyorlar!

 

Geçmişin THKO/Halkın Kurtuluşu geleneğinde Emeğin Partisi, HDP ile kanka olmuş işi idare ediyor, ilişkilerinin bozulduğu da söyleniyor.

 

Geçmişin TKP-C/ Kurtuluş geleneğinden olanlar ÖDP’den ayrılıp SDP’yi kurmuşlardı. BDP’yi destekliyorlardı, HDP’nin kuruluşunda yer aldılar, ayrılıkçı/solculuk yapıyorlar (!) .

 

Geçmişin THP-C/Devrimci Yol geleneğinden gelen çevre ÖDP kuruluşunda yer aldı, iki seçimdir seçimlere katılmıyor, Haziran Hareketini yaratmaya uğraşıyor, sosyalistlerle yan yana, CHP ile HDP arasında bir yerde duruyor. HDP, CHP, ÖDP ittifak kursun diyor, ne ayrılıkçılığa yüz veriyor ne de ayakta duruyor (!)

 

Geçmişin TİİKP’i, İşçi Partisi’nden vazgeçip Vatan Patisi’ne döndü, CHP ile ittifak kurma arayışın girdi, olmayınca CHP’ye savaş açtı, iddialıyız dedi yine de %1’i bulamadı.

 

Geçmişin TKP/M-L çizgisinden gelen oluşumlar, partiler var. Genellikle HDP birleşenleri içinde yer alıyorlar. ESP’ de bunlardan birisi, Suruç’taki bombalı saldırıda 34 gencini kaybetti.

 

THKP/C/Devrimci Sol geleneği, DHKP-C olarak varlığını koruyor, legal bir partisi yok, dernek, sendika ve gençlik örgütüyle mücadelesini sürdürüyor.

Sol hareketler, genel olarak Kürt hareketi ile CHP arasına sıkışmışlardır, büyüyüp gelişememektedirler.

 

Bunların bence en önemli sorunu CHP’nin tabanıyla ilgilenip Alevilerle ilişki geliştirmek, diğer partilerin politika ve yönelimleriyle uğraşmaktır. Aslında olması gereken çoğunluğu oluşturan Sünniler ile mahalleler, sendikalar, dernekler ölçeğinde ilişki geliştirmek, AKP ve MHP tabanında çalışmaktır. Bu biraz zor görülüyor ama bu olmadan da CHP’nin büyümesi, sosyalist parti ve hareketlerin gelişmesi pek mümkün görünmüyor.

 

AKP tek başına hükümeti kurma gücüne kavuştuğuna göre, önümüzde ki dört yıllık süre çetin geçecek. AKP’nin politika ve uygulamalarına karşı sol ve sosyalistler hazırlıklı olmak, dostlarıyla birleşerek çağ dışı sömürücü ve yağmacı zihniyeti karşı mücadele etmek durumundadır, kolay gelsin diyorum.

 

Av. Mehdi Bektaş

.

Benzer yazılar

1 Yorum

Yanıt verin.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Do NOT follow this link or you will be banned from the site!