1000 yıllık istikrarsızlığımız… (I) Mehmet Tanju Akad

Burada genel bir bakıştan sonra istikrarsızlığımızın tarihi kaynaklarını

gelecek (80.) sayıda daha ayrıntılı bir şekilde ele almaya çalışacağız.

1000 yıllık istikrarsızlığımız… (I)

Biz niçin böyleyiz?

İslam dünyası paramparça edilirken………

Aslında bin beş yüz demeli. Bu sürede otuz yıl bile rahat yüzü görmedik.

Burada genel bir bakıştan sonra istikrarsızlığımızın tarihi kaynaklarını gelecek (80.) sayıda daha ayrıntılı bir şekilde ele almaya çalışacağız.

Türk devletlerinin nasıl kurulduğu üzerinde daha çok durulur ama çöküş koşulları üzerinde o kadar çalışma yoktur. Sanki kendiliğinden eriyip gitmişler gibi. Türk toplumlarının / devletlerinin ortak noktaları nelerdir ve bunlar zaman içerisinde süreklilik göstermiş midir?  Bunları değiştiren dış etkiler olmuş mudur? Bu bize günümüzle ilgili bazı ipuçları verebilir.

Günümüzde Türkiye’nin nasıl bir eğimin üzerinde oturduğunu görmek gerekir. İnişte miyiz, çıkışta mıyız? Eğrilerin neresindeyiz? Kimisi mahvoluyoruz diyor, kimisi de on yıl içinde BRIC’ten sonraki ikinci grupta olacağız umudunda.

Herkes farklı bakıyor. İşin aslı şu ki, birden fazla eğrinin üzerinde olunca herkes bunlar üzerindeki hareketleri farklı algılıyor. Öte yandan farklı eğilimlerin oluşturduğu paradoksları görmek gerekir. Örneğin bir yandan İslam dünyası paramparça edilirken, ülkemizde İslam yükselişte. Parçalayan da, yükselten de aynı. Nasıl oluyor?

Günümüzde batı İslam dünyasını parçalamak için Sünni İslamcıları kullanıyor.

Burada bir dizi soru karşımıza çıkıyor:

  1. Kendisini kullandıranlar sadece Sünniler mi?”*”
  2. Sünniler bu gelişmelerin İslam dünyasını yerle bir edeceğini görmeyecek kadar dar görüşlü mü?
  3. Bazı kesimler “ABD ve İsrail’in yanında yer alırsak sonunda daha kazançlı çıkarız” diyerek kendilerini mi aldatıyor.
  4. En başta, batının işi gücü yok da İslam dünyasını niçin parçalamak istiyor? Bu tespit doğru mu?

Son sorudan başlamak gerek. Aslında günümüzde 4.5 milyon çocuğun yetim kaldığı Irak’a, son sekiz ayda 60 bin kişinin öldüğü Suriye’ye, işgal altında inleyen Afganistan’a, kanlı operasyonların merkezi Pakistan’a, parçalanmış ve defalarca işgal ve savaşa maruz kalmış Lübnan’a, anlatmaya kelimelerin yetmeyeceği Filistin’e, giderek açlığın pençesine düşmeye başlayan Mısır’a, korkunç birer diktatörlüğe dönüşen Tunus ve Libya’ya vs. diğerlerini saymaya gerek yok… Bunun emperyalist bir planın sonucunda meydana geldiğini görmeyen ya gözlerini kapamış bir gafil, ya da emperyalizmin vicdansız bir işbirlikçisidir. Bizde bunun ikiyüzlüsü çok var.

İslam dünyasının parçalanması temelde Osmanlı mirasının paylaşılma sorunudur. Bu sorun henüz çözülmemiştir. Bununla birlikte dünyanın jeopolitik merkezi olarak uzun vadede eşsiz öneme sahip Hazar çevresine hâkim olunması, bu hakimiyeti, desteklemek üzere Hint Okyanusu’nda etkinlik, bu şekilde dünyanın üretim merkezi haline gelen Çin’in Pasifik’ten çevrelenmesini desteklemek ve nihayet petrol konuları birbirlerini tamamlar. Ermenistan ve İsrail ile Doğu Akdeniz’deki durum da bunlardan bağımsız değildir. Hepsi bir bütünün parçaları olarak ele alınır.

Bu planlar herkes görüyor.

Pekâlâ, Türkiye’yi yönetenlerin “ABD ve İsrail’in yanında yer alırsak bu oyunda bir şeyler kaparız, o kadar da zarar görmeyiz demeleri” (kendi içinde) mantıklı mıdır? Ahlaklı olup olmadığı ise başka sorudur.  Örneğin Suriye’de yapılanların tarih içerisinde nasıl değerlendirileceğini görebilmek gerekir. Cezayir Kurtuluş Savaşı sırasında Türkiye’nin ikiyüzlü tutumu korkunç ve ebedi bir ayıp olarak utanç hanemizde durmaktadır. Başkaları da vardır. Sonuçta, daima “kullanılan ülke” olunurken, İslam dünyasında liderlik beklentisi gerçekçi olabilir mi?                        

Amaçsızlık ve içeriksizlik derken, herhalde zenginleşmeyi bir hedef olarak sayacak değiliz, hele bu zenginleşme ağırlıkla emperyalizmin yedeğine girmek ve rant ile yağmayı hızlandırmakla elde ediliyorsa.

Konumuza dönersek,

Liderlik iddiası gerçekçi olan bir ülke topraklarını yabancı teröristlere kullandıran bir ülke olamaz. Bu ikisinin bir arada olması mümkün değildir. Ama bu ülkenin aynı zamanda belli bir hukuk zeminini de sağlamış olması gerekir.

Yazının başında farklı eğrilerin üzerinde oturuyoruz demiştik. Bu eğrilerin birisi ekonomik açıdan hızla gelişen ülkelerden birisi olmamız. Son dönemdeki gelişme sürerse, gerçekten on yıl içerisinde dünyada birkaç sıra daha ilerleyip en büyük on beş ekonomiden biri olacağız. Ama öte yandan siyasi istikrarsızlık ve Ortadoğu politikalarında yapılan hatalar o kadar büyük bir bedel ödetebilir ki, şaşırıp kalabiliriz. Şu anda bu bedelin toplam büyüklüğünü kestirmek mümkün değil, çünkü hem dış bedeller var, hem de iç bedeller. Zaten berbat olan eğitim sisteminin çöküşü, içte demokratik bir uzlaşma olanaklarının zayıflığı ve dışa bağımlılık ile üniter devletin temellerinin oyulması bu bedeli çok yükseltebilir.

Bir toplum ancak paylaşılan bir projesi varsa canlılık gösteriyor. Geçmişte, göç edip bir yerde yeni bir hayat kurmak isteyen toplumlar, oradaki eski toplumlardan daha dinamik görünmüşlerdir (her ne kadar bazen asimile olmuşlarsa da). Kimi koloniler de yeni bir toplum heyecanı içinde hızla ileri atılmıştır. ABD bunlardan biridir ve sürekli projeler üreten bir toplum olduğu için dinamizmini sürdürüyor. Bu projeleri yürütecek genç ve dinamik nesillerin de olması gerekir. Avrupa, AB projelerine rağmen dinamizmini yitirmiş ve hızla yaşlanan bir ülkeler grubu manzarası gösteriyor. Rusya da benzer durumda.

Kendi tarihimize ve halimize bakınca, büyük girişimlerin eşiğinde olduğumuz zaman dinamizm sergilediğimizi, sonra büyük dağılmalar yaşadığımızı görüyoruz.

Her durumda,

Türkiye toplumsal uzlaşmasını henüz oluşturamamıştır ve günümüzde “madem ki ulus temelinde olmadı, din temelinde yapmayı bir kez daha deneyelim” diyenler vardır ve bunların programı sadece emperyalizmin programıyla çakışmakla kalmamış, önemli ölçüde onların destekleriyle geliştirilmiştir. Ve… sonuçta bir amaçları ve programları olduğu için daha büyük bir dinamizm gösterebilmişlerdir.

Dinamik güçlerle karşı karşıyayız. Bu güçler hareketli, programlı, sistemli, büyük kaynak sahibi ve gerektiğinde sabırlıdır. Arkalarında büyük bir gelenek var. Bu geleneğe karşı bir gelenek geliştirilmedikçe de başarılı olmak mümkün değildir.

Geçmişten alınan muhalefet geleneği son derece cılız ve sistemsizdir. Birkaç kahramanlık jesti bir toplumsal gelenek yaratmak için kafi sayılamaz.

Ahali ve yurttaşların (acaba herkesin –farklı nedenlerle-yurttaşlığı benimsemediği göz önüne alındığında böyle bir ayırım uygun mudur?) cumhuriyetten aldıkları, her şeye rağmen az değildir. Ne var ki rejime karşı olmak ile ülkeye karşı olmak da karıştırılıyor gibidir. Her durumda, cumhuriyete ve ülkeye sahip çıkmaktaki hassasiyetsizlikleri üzerinde düşünmek gerekir.

Cumhuriyet eski haliyle giderek bozulan bir rejimdi ve değişmesi kaçınılmazdı. Ama her değişim iyi değildir. Bu değişim de dışa daha bağımlı, daha kuralsız, daha kokuşmuş bir yağma rejimi getirdi. Bunun bir nedeni ahalinin yağma talebine yanıt vermesi, diğer nedeni de dışarıdan desteklenmesidir.

Şimdi her şey daha zor. Bugüne kadarki zihniyetlerle işleri iyileştirmek için hiçbir şey yapılamaz. Muhalefet önce kendisini değiştirmeli.

***              ***              ***

Önce niye bu kadar şikâyet etiğimizi söyleyelim. Genelde olumsuz bakışlı insanlarız. İşlerin daima en kötü taraflarını görmeye eğilimliyiz. Sürekli ağlaşan, bağrışan kümelerden oluşan bir toplum manzarası hiç de hoş değil. Ama kabul edilmesi olanaksız şeyleri de her gün yaşıyoruz.

Şikâyetlerimize gelince:

  1. Kuralsızlık ve tedbirsizlik karakterimiz olmuş gibi. Krizleri iyi yönetemiyoruz ve sorunları yüzümüze gözümüze bulaştırıp büyüttükten sonra masaya yatırdığımızda çok geç oluyor. Örneğin, sadece Kürt meselesinde yapılan hatalar ciltler tutar.
  2. Sürekli krizdeyiz. Bu krizlerden beslenen asalak kesimler üretmişiz. Bunlar vaktiyle eşkıyalar, fırsatçı bürokratlar, tefeciler, mültezimler, yerel mütegallibe idi. Şimdi de basın, politikacılar, bankalar (bir ara bankerler de vardı) ve rant takipçileri var. Kuralsızlık özellikle bu son kesime krizlerde daha büyük yağma olanağı yaratıyor. Türkiye’de her iki servetten birinin, her üç konuttan ikisinin arkasında yağma yatıyor, ama küçük, ama büyük.
  3. Hukuku içselleştirememişiz. Komplocuyuz. İzaha gerek yok.
  4. Eğitim sistemimizin zayıflığı nedeniyle her kafası çalışana karşı dokuz tane ebleh üretiyoruz.
  5. Bütün binalarımızın % 70’i kaçak, % 90’ı kalitesiz ve kent altyapısını düzensizlik nedeniyle aşırı pahalıya mal ediyoruz.
  6. Sınırlarımız elek gibi. Sadece bu değil, her türlü uğursuz faaliyet için adeta serbest bölge. Amerikalısı, İranlısı, İsveçlisi, Almanı, Yunanlısı, vakfı, derneği, öğretmen, hukukçu, gazeteci veya  din adamı kılığındaki ajanları, ve akla gelen gelmeyen her türlü faaliyet serbest. Özellikle de komşu ülkelere giren veya komşu ülkelerden gelen teröristler için daha da serbest.
  7. Son yıllarda biraz değişmekle birlikte, hala üretimi cezalandıran, denizciliği baltalayan bir kafa yapımız var.
  8. Dünyanın hiçbir ülkesinde olmadığı kadar zehirli madde yiyoruz ve o kadar da aldıran yok gibi.
  9. Doğanın tahribi korkunç boyutlara varmış durumda ve büyük bir yağma dalgası daha başlamak üzere. Bunu engellemek olanaksız görünüyor. Doğayı sevmeyen insanları da sevmez.
  10. İnsanları yakanlar pekâlâ mazlum rolü oynayabiliyor.

Bu koşullardan (ve başkalarından*”) şikâyetçi olmayanlar yukarıdaki maddelerin müsebbipleridir.

Geçmişte de böyleydik. Tüm bunlar bir iki nesilde yerleşmez.*

Karmaşık, kademeli, kesintili, kesintisiz, koşturmalı, koşturmasız, kovularak, kovalayarak, kâh hoplayarak,  kâh sürünerek bir oraya bir buraya ya göçtük ya da göçürüldük, bugünlere geldik. Tam istikrara kavuştur gibi olduk, artık otururuz oturduğumuz yerde derken gene oyuna geldik, getirildik. Bunlar küçük hesapçıdır, aralarından çok işbirlikçi çıkar dediler, tezgâhlarını rahatça kurdular ve şimdilik yürütüyorlar. Son sözü kim söyler, ne zaman söyler belli olmaz… Pekala, biz niçin böyleyiz?

En eski yazıtlarımız Çinlilerin kandırdığı Türklerin nasıl bir dağılıp bir toplandığını anlatır. Kösedağ’da Selçuklu ordusu savaşmadan dağıldı ve Anadolu sonsuz bir anarşi dönemine girdi. Osmanlılar Rumeli’yi kolay yerleştiler ama Anadolu’yu hiçbir zaman derleyip toparlayamadılar.  Yıldırım ölünce oğulları taht kavgasında iç savaşa girdiler. Fatih ölünce de oğulları savaşa tutuştu. Kapıkulları tahtı Bayezıt’e verdiler, sonra onu indirip Selim’i geçirdiler. Selim’in oğlu Süleyman tek başına tahta çıktı ama onun oğulları da taht kavgasında öldürüldü. Böyle gitti. Ama bu arada Anadolu’da savaş ve isyan hiç bitmedi. İstikrar ve rahat Türk’e haram mıdır? 

Galiba öyle. Türkler olarak aklı kullanmayı sevmiyoruz. (Geçmişimizde felsefe yok). Akıldan söz edenleri pirincin içinde taş ayıklar gibi seçip uzaklaştırıyoruz. Eğitim sistemimiz de bir anlamda onları cezalandırmaya hizmet ediyor, tıpkı vaktiyle medreselerin yaptığı gibi. Ezber istiyoruz. Sonra, gün geliyor, kriz dönemlerinde akıllılara biraz şans verir gibi oluyoruz, kriz geçer geçmez başımızdan savıyoruz. Kısacası, onları sevmiyoruz. Biat etmek isteriz, düşünme sorumluluğu yükleyen liderleri hiç sevmeyiz. Bir de, galiba içimizde dürtüp duran bir şeytan var. Sürekli yıkıp yeniden yapıyoruz. Bu nedenle yaparken özen göstermiyoruz. Niçin gösterelim. Nasılsa yakında yıkıp yeniden yapacağız. Kentlerimiz özensiz, sokaklarımız, parklarımız özensiz, istisnalar dışında ev ve bahçelerimiz özensiz. Ama daha önemlisi haklar ve hukuk konusunda özenimiz yok. Tabii buna doğayı da eklemeli. Bunu son derece büyük bir hızla tahrip ediyoruz. Özensiz olduğumuz şeylerin listesi uzar gider, ama en başa geçmişimize karşı özensizliğimizi de eklemeliyiz. Atalarımızın diline, edebiyatına, kültürüne ve tarihine karşı özenimiz yok. Yıkıcıyız. Altında kalacağımız bilsek dahi eski eserleri yakıyor, yıkıyor, yağmalıyoruz. Bundan bize bir şey düşer diye yıkıp geçiyoruz.

Türk aklını öğrenmek istiyorum. Ne garip, örneğin bir İngiliz’in, bir Amerikalı’nın, İtalyan’ın, Yunanlı’nın, hatta Çinli’nin veya Japon’un aklını daha iyi biliyormuşum gibi geliyor. İşin aslı, gerçekten de öyle. Öte yandan kendi insanlarımı tanıyamıyorum. Başka uluslardan insanlar hemen her zaman tam da beklediğim gibi düşünür ve davranırken, kendi ulusumun insanlarının ne yapacağı belli olmuyor.*”* Ne iş!!!

Nedenleri üzerinde düşünüyorum. Birkaç tane bulmuş olabilirim. Öncelikle…

Diğer ulusların hayatta bir amacı var. Buna doğru ilerliyor ve kendi başlarına düşünüyorlar. Kendileri için düşünüyorlar. Türklerin de düşündüğünü varsaydığımız için uzun süre onların belli bir akla göre davranmalarını bekledik. Bir yılda olmazsa beş yıl o da olmazsa on yılda olurdu olmasına. Ne var ki hiçbir zaman olmadı, olmuyor. ((Burada akılcı derken, belli bir ideoloji veya görüş doğrultusunda düşünmelerini/davranmalarını kast etmiyoruz. İnançları ne olursa olsun, akılcı davranmalarını, sistemli düşünebilmelerini kast ediyoruz.)))

Türkler ise başkalarının kendileri için düşünmelerini bekliyor. Uzun süredir her kim Amerika’nın gözdesi olup onun koçluğunda hareket ederse öne çıkıyor. ** Örneğin CHP bu nedenle şimdi onların gözüne girmeye çalışıyor. Ben sürüden ayrı değilim, senin dediğinden fazla çıkmam demeye getiriyor.

Solcuların bir kısmı ise vaktiyle düşünmüş olan Marx’ın sonsuza kadar yetecek bir düşünce sermayesi bıraktığını, bundan sonra düşünmeye gerek olmadığı kanısında.

(((Bir adama sormuşlar niçin okumuyorsunuz diye… “Oh! Vaktiyle Huckleberry Finn’i okumuştum, çok güzeldi. Başkasını okumak için neden göremiyorum” diye yanıtlamış.))) Eh siz de vaktiyle üç kitap okumuşsunuz. Başkasına gerek var mı? ***

İyi de, hep durumu anlatıyoruz. Milyonlarca örnek verebiliriz ama bize bunun nedenleri lazım. Görüntüler malum. Altındaki katmanları nasıl göreceğiz. Bunun yolu var mı? Türk’ün zihnini nasıl anlayacağız. Soğan gibi katlarını soymak mümkün mü, yoksa sondajla örnek mi almalı? Ya da bunlara gerek var mı?

Bu konuyla ilgili olarak, Türklerin hem birey hem de ulus olarak bir hedeflerinin olmamasının onları yönsüzleştirdiği, düşüncelerini vektörsüz bıraktığı söylenebilir.

Türklerin önlerine bir hedef koyup bu doğrultuda sistemli bir şekilde ilerlemeleri ne yazık ki mümkün olmuyor. Dediğimiz gibi, onlara ecnebiler hedef gösteriyor. Bu da çoğunun işine ve kolayına geliyor. Ancak bu ikinci (türev) bir duruma yol açıyor.

Türklerin söylemleri boş. İçlerini doldurmaya kalktığın zaman derhal açık veya kapalı muazzam bir dirençle karşılaşıyorsun. Fizikteki elektrik direnci kadar garantili bir şey. Boş söylemleri tekrarladıkça iyisin. Pekâlâ, bunu programa dökelim, içerik kazandıralım dediğin anda bittin. İçeriksizlik özellikle solcuların en temel özelliğidir. Laf bol. Nasıl yapalım, bunun gerçekleşme koşulları var mıdır, varsa nelerdir diyemezsin. İnsanlarımız adeta dünyaya teneffüse gelmişler. Bahçede biraz hava alıp gideceklermiş gibi yaşıyorlar. Bir de demli çay varsa yeter!

(((Burada önemli bir not koymayı ihmal etmemeli. Son iki yüzyılda Avrupa uygarlığı evrensel kültürün ana unsurlarını belirlemiş, kendi kıstaslarını yaygınlaştırmıştır. Evrensel kültürün daha büyük kısmını onlar temsil etmekte, aslında açıkça damgalarını vurmuş bulunmaktadırlar. Her kültür bir şekilde Avrupa kültürüyle uzlaşmak zorunda kalmıştır. Bu Hint, Çin ve İslam kültürlerinde farklı biçimler aldığı gibi, örneğin İslam kültürü de kendi içinde farklı uzlaşmalar, direnç ve boyun eğme biçimleri sergilemiştir. Her halükarda kapitalizmin dünyaya yayılması, ülkelerde buna uyumlu bir kesimin giderek ve artan bir hızla gelişmesine yol açmış ve Türkler de buna uymuştur. Türklerin tarihi kültürüne en büyük etkiyi yapan unsur (belki de İslamiyet’ten sonra) budur. Buna bin yıl arayla gelen iki büyük etki diyebiliriz. Ama kültür alışverişi hiç durmamıştır. Arada çok önemli bir Bizans da var.))

Amaçsızlık ve içeriksizlik, sonuçta Türkiye Cumhuriyetinin kısa bir süre içerisinde dünya kapitalizmine tabi olmasıyla sonuçlanmıştır. Buradaki özelliği, dünya kapitalist sistemindeki bazı ülkelerin aksine, tam bir teslimiyetle boynunu uzatması ve teslimiyete karşı çıkan kesimleri düşman olarak görmesidir.

Soğuk Savaş sırasında bağımsızlık isteyen unsurlar üzerine büyük bir vahşetle ve katliamlardan çekinmeden saldırmışlardı. Şimdi de tam teslimiyete karşı çıkan unsurlar üzerinde aynı acımasızlığı sergilemekten kaçınmıyorlar.

Amaçsızlık ve içeriksizlik bir başka türeve daha sahiptir ki, bu da kişiliksizliktir. Çünkü dini kimliği gibi ulusal kimliği de üzerinde eğreti durmaktadır.

Türkiye ahalisine yeni bir amaç duygusu kazandıracak uzlaşma ve birlik duygusu da görünür vadede sorunludur. Öncelikle demokratik uzlaşmanın yeni bir anayasa meselesi olmadığını da görmek gerekir. Tarih boyunca hiçbir toplum farklı kesimleri salt anayasa ile uzlaştıramamış, uzlaşma yaratabilmiş olan ülkelerin çoğu bir iç savaş sürecinden geçmiştir. ABD, İngiltere, Fransa, Almanya, İtalya, İspanya, Çin, Japonya açık iç savaş yaşayanlara örnek verilebilir. Kanada ve Avustralya gibi bazı eski İngiliz kolonileri ise iç savaştan geçmeden demokratik bir yönetim kurmuşlardır ama bunları, gene eski bir İngiliz sömürgesi olan Hindistan gibi özel bir kategori olarak düşünmek gerekir. Bazı ülkelerde ise iç savaşlar kurtuluş mücadeleleriyle iç içe geçmiştir ki eski Fransız sömürgesi olan Vietnam buna örnek verilebilir. Balkan ülkeleri de benzeri çatışmalardan geçmiştir.

Türkiye’ye gelince, tarihi boyunca hiçbir zaman açık bir toplumsal hesaplaşma yaşanmamıştır. Bunun yerine bastırılmış olan sosyal çatışmalar vardır ki, bunların hiçbir zaman net bir sınıfsal özelliği olmadığı gibi, hatta siyasi program sahibi dahi olamamıştır. Çoğunlukla ya devlet etrafında, ya da zayıflayan devlet otoritesini tekrar kurma çabası etrafında dolanıp durulmuştur. Yoksul köylü tepkileri de genellikle mezhep çatışmalarında ve mahalli mütegallibe elinde sönüp gitmiştir.

Bunun bir nedeni sürekli savaş ve isyanlarla dolu olan tarihimizdir. Mücadele sınıflar arasında olmaktan çok, otoritenin etrafında olunca halk için buna taraf olmak da küçük çıkarların ötesinde bir anlam taşımıyordu. Sonuçta, iktidarı her kim alırsa alsın aynı vergileri getirecekti. Sorun devletin hangi sınıflar / kesimler arasındaki mutabakata (ki bu pekâlâ zora dayanan bir mutabakattır) dayanacağı değil, bürokrasinin hangi fraksiyonlarının öne çıkacağı ve merkez bürokrasinin taşra üzerindeki denetiminden ibaretti. Tabii buna dış güçlerin müdahaleleri, farklı dinler ve halklar arasındaki uzlaşmalar vs. de katılmalıdır ama burada önemli olan sınıflar meselesinin öne çıkmayışıdır. Bu adeta bir gelenek olmuş gibidir.

Ortada uzlaşma olmayınca huzur da olmamıştır doğal olarak. İşin ilginci, Osmanlı düzenine en büyük uzlaşmayı ve sahiplenmeyi azınlıklar ve kapıkulları göstermiş, en büyük muhalefet Türkler tarafından yapılmıştır.

Osmanlı toplumunda mücadelelerin temelde devlet etrafında cereyan etmesi ve merkezi otoritenin her türlü alternatif otoriteye kuşkuyla bakması, Türkiye Cumhuriyetine demokrasi mirası bırakmamış, hadi, meşrutiyet hareketlerini saysanız bile, ancak çok zayıf ve köksüz bir miras kalmıştır. Esasen, Osmanlı’nın son yüzyılı ulusal hesaplaşmalarla geçmiş de denilebilir.

Bu mirasın zayıflığının bir başka yanı da yerel yönetim geleneğinin olmamasıdır. Düşünün, Türkiye’de ilk belediye ancak 20. yüzyılın eşiğinde Beyoğlu’nda kurulan 6. Daire’dir (6. daire olarak adlandırılması psikolojik bir nedenledir-sanki diğerleri da hazırmış gibi). Osmanlı’nın son yıllarına denk düşen bu dairede daha çok azınlıklar yer almıştı. 1926 yılında tüm belediyelin toplam bütçesi ise orta büyüklükte bir Avrupa kentinin bütçesinden küçüktü. (20. yy’a kadar hiçbir kentimizde çöp toplanma hizmeti ve kanalizasyon yoktu).

Yerel yönetimler daima devlet vesayetinde kaldı. Bunun iki nedeni var. Birincisi, bunların kurulması zaten devlet tarafından yukarıdan yapıldı. Tabandan gelen bir talep olmadı. İkinci neden de devletin ahaliye güvenememesidir ki bunda da tam haksız değildir, çünkü ahali yurttaş olmaktan çok memnun olmamış, bunun getirdiği kural ve yükümlülüklerden rahatsız olmuştur. Bu rahatsızlığın aşılması için ahaliye yağma serbestisi tanınması ise rejimi dejenere etmiştir. Bugün yaşadığımız şey de bu dejenerasyonun sonuçlarından birisidir.

Belediyeler de (birkaç istisna hariç), tıpkı devlet ve siyaset gibi yağmanın ajanı haline gelmiş, hangi parti gelirse gelsin buna hizmet edecek şekilde faaliyet göstermiştir.

Prensip “en çok yağmalatan en çok oy alır” şeklindedir. Aynı şekilde “en çok yağmalatan en çok dış destek almaktadır.”

Bu en büyük geleneğimizi gelecek sayıda ele almaya devam edeceğiz. Geçmişle gelecek arasında bağın görünen-görünmeyen bin bir şekli var.

***              ***              ***

Kontra punctus:

“*” Batı ile işbirliği sadece Sünnilere özgü değildir. Şiilerin de –özellikle diğer Müslümanlara karşı- batı ile işbirliğine girdiği birçok tarihi örnek vardır. Günümüzde olayların gelişimi Sünnileri işbirlikçi olarak öne çıkarmıştır.

*”* Belki başkaları anlıyor da ben anlamıyorumdur, eksiklik bendedir. Ya da belli bir rasyonellik beklediğim için çoğu zaman havaya bakıp kalıyorum.

*” Hoşnut olmadığımız huylarımız çok ama ikisine daha değinmek gerekirse bunların tepki göstermeme ya da yanlış zamanda yanlış tepki gösterme huyumuz ile hesap sorma alışkanlığımızın olmaması, ya da yanlış zamanda yanlış kişilerden yanlış şekilde hesap sorulması olduğunu söylemek isterim. İleride kısmet olursa, bu konudaki en çarpıcı örneklerden bir sayı yaparız.

* Toplumun temel özellikleri ve sorunları bir iki nesilde ortaya çıkamayacağı gibi, bir iki nesilde de düzelemez. Cumhuriyet’in son derece kısa sürede dejenere olması, hatta daha doğrusu bu dejenerasyonun tohumlarını taşıyarak doğmuş olması hatırlanmalıdır. Yeni bir rejim gelirse de (hangisi olursa olsun) temel özelliklerin kısa sürede değişmesi umulmamalıdır. Tarihte, farklı ülkelerdeki çoğu örnekte, yağmacılar -en sağından en soluna kadar- yeni iktidar partilerini belli bir süreçte ele geçirmiştir. Bunun ne ölçüde değişeceği, değişim sürecinin biçimine çok bağlı olacaktır.

** Türklerin bir kısmının Atatürk’ten nefret etmelerinin temel nedenlerinden bir tanesi onun getirmek istediği “akıl” toplumundan, düşünmek zorunda kalmaktan nefret etmeleridir. İkinci neden de ruhlarındaki kirli Hürriyet ve İtilafçılık lekesidir. İkisi çoğu zaman (ama her zaman değil) birbirine bağımlıdır. Bunun karşısında Atatürk’ü içeriksiz bir şekilde ezberletenler de amaçlarına hizmet etmemiştir.

*** Sol bir alternatif üretilmesini istiyorum ama düşünmeyen (ve değişime direnen) solcuların yok olma zamanı geldi, geçiyor. Onların sonsuz içeriksizliklerine artık tahammül edemiyorum. Düşünmekten bu kadar korkan bir kesim olamaz. Bambaşka bir dünya ile karşı karşıyayız. Kaldı ki tarihin gelişme eğrisi giderek hızlanıyor. “Bir kısım” (ama çoğunlukta olan) solcunun öğrenme eğrisi ise giderek yavaşlıyor. Sonsuzlukta iki farklı yöne giden bu eğrilerin kesişmesi olanaksız. Onlara samimi tavsiyem Marx-Engels-Lenin Müzesi (ve Kütüphanesi) kurup orada vakit geçirmeleridir. Şimdi bilinmeyen bir gelecekte mutlaka yeni bir sol gelişecektir ama müzecilerin bunun içinde yeri olmayacaktır.

Geçmişle gelecek arasında bağ çok farklı şekillerde sürebilir…

Her sene bahçemde otları dalları ufalayıp, diğer atıklarla birlikte kompost yoluyla üç-dört metrekare verimli toprak yapıyorum (her bölüm üç-dört senede olgunlaşıyor). Bulunduğum ilçede bunu yapan sadece bir-iki kişi daha var. Hâlbuki her sene büyük bir vilayetin arazisi kadar toprağı yanlış kullanımla yitiriyoruz. (Bunda ve az okumada dünya birincisiyiz). Bazen kendime “oğlum sen salağın önde gidenisin, ömrün boyunca yaptığının birkaç yüz katı her saat yok oluyor, ne uğraşıyorsun” diyorum. Ama gene de yapıyorum. Tıpkı yazmak gibi. Neye hizmet ediyor diyorum ama bırakmak elimden gelmiyor. Öğrendiklerimi paylaşmak ve tartışmak istiyorum.

Gelişmiş ülkeler bütün atıklarını değerlendiriyor. Suyunu toprağını koruyor. Aynı zamanda hem geçmişlerini koruyan, hem de bilim ve sanat dallarında da ileri giden ülkeler bunlar. Belki diyorum iki-üç kişi yirmi-otuz oluruz. Bir avuç daha çok toprak kalır ileride yaşayacak olanlara. Tarihe ilgi de artmıyor mu? Geçmişini, seven, atalarını bilen toprağını ve insanları da sever. Sevmeyi öğrenebilir en azından.

Mehmet Tanju Akad

 

Benzer yazılar

Yanıt verin.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Do NOT follow this link or you will be banned from the site!