12 Eylül’le Hesaplaşmak Emperyalizme ve Faşizme Karşı Mücadeleden Ayrılamaz… Mehmet Ali Yılmaz

AKP iktidarı açtırdığı bu dava ile, 12 Eylül’le hesaplaşmayı değil son yıllarda sürdürdüğü tasfiyeyi örtmek,

dikkatleri, görülmekte olan ama inandırıcılığı kalmamış, Özel Yetkili Mahkemelerin baktığı başka davalardan uzaklaştırmayı amaçlamaktadır.

maliyilmaz@anafikir.gen.tr

Emperyalizmin Ortadoğu üzerindeki hegemonyasının devamlılığının sağlanabilmesi için Amerikan Sünniliğiyle boyanmış etkin bir AKP iktidarına ihtiyaç duyulmaktadır. Amerikan emperyalizminin Büyük Ortadoğu bölgesini elinin altında tutabilmesi için ihtiyaç duyduğu, geniş kitleleri etkileyerek daha kolay yönlendirilmesini sağlayacak ideoloji Amerikanın kontrolü altındaki Sünniliktir. Buna İslam’ın, işbirlikçiler vasıtasıyla, Amerikanlaştırılması da diyebiliriz. Kuzey Afrika’dan Pakistan’a kadar bu ideolojiyi benimseyerek ABD’nin stratejisine uygun bir şekilde siyasileştirme kabiliyetine sahip olan en büyük ve etkin güç olarak AKP görünmektedirler. AKP’nin emperyalizmin bölgedeki hâkimiyetini perçinleme politikasını daha uzun bir süre ve en az sorunla yürütebilmesi için, ülke içinde yasama ve yargıdan başka yürütmenin her alanında da güçlendirilmesi gerektiğini düşünüyorlar. Siyasi ve askeri olarak güçlendirilmesinin yanı sıra toplumun daha fazla dincileştirilmesi suretiyle kitle tabanının genişletilmesi ve sağlamlaştırılması amaçlanıyor. Son zamanlarda gerçekleştirilen bütün yasal değişiklikler (Eğitimde 4+4+4 sistemi gibi) bu hedef gözetilerek yapılmaktadır.

 Emperyalizmin yeni politikalarının ihtiyaçlarına uygun bir Türkiye’nin oluşturulması için yeniden yapılandırma’nın gerekliliğine inanıyorlar. Yeni görevlerin ülkesi Yeni Türkiye’nin kurgulanabilmesi için öncelikle Anayasa’nın yenilenmesini zorunlu görüyorlar. 12 Eylül faşizmi döneminde gerçekleştirilen “yeniden yapılandırma” ve o günün koşullarının gerektirdiği görevlere göre düzenlenen 1982 Anayasasının artık yeni ihtiyaçlara ve politikalara cevap veremeyecek durumda olduğunu düşündükleri için bir süredir yeni dönemin, emperyalizmin yeni politikalarının ihtiyacı olan Yeni Anayasanın yapılmasını topluma açıkça dayatıyorlar.

Bu arada 12 Eylül 2010 tarihinde yapılan referandumdaki ittifakın bu Yeni Anayasa için yetersiz kaldığını düşündükleri her hallerinden belli oluyor. Ortadoğu’da yerine getirilecek “büyük görevler”i yürütecek bir iktidara dayanak oluşturacak bir anayasanın çok geniş bir mutabakatın eseri olması AKP’yi her bakımdan güçlendirecektir. III. R.T. Erdoğan döneminin çok geniş destekli bir anayasa ile taçlandırılması iktidarın prestijini uluslararası arenada da yükseklere çıkaracak ve böylece Başbakan’ın bölge liderliği daha da sağlamlaşacaktır. Bu sonucun yaratılmasında en geniş mutabakatı oluşturma potansiyeline sahip olan konu ise 12 Eylül darbesini yapanların göstermelik de olsa “yargılanması” olabilirdi ve iktidar yarattığı bu fırsatı kaçırmadı. “Havuç”u oltaya taktı ve “yetmez ama evet”çilerin sevinç çığlıkları arasında bulanık suya salladı.

12 Eylül faşizminden zarar görmüş olanlardan bazıları iktidarın düzenlediği bu yeni anayasa mutabakatı oluşturma oyununu görmeyerek ya da bu oyunu bozacaklarını sanarak seremoniye dâhil oldular. Önümüzdeki dönemde yeni yargılamalarla bu oyun daha da genişletileceğe benziyor ve daha da fazla insanı bu çarkın içine çekmeyi hedefledikleri anlaşılıyor. Bu oyuna girmemekte direnenlere de malum koroları vasıtasıyla saldırmaya devam edecekleri de besbelli. Böylece çok geniş bir kesimi Yeni Anayasa imal etme işine doğrudan veya dolaylı iştirak ettirerek şimdiden “suç ortağı” yapmaya çalışıyorlar ve bu yargılama oyunuyla muhalefeti parçalamakla kalmayıp birbirine de düşürmenin hesabı içindeler. Özellikle sosyalist, devrimci kesimlerin arasına bu oyunu bıçak gibi sokarak kurulan iyi ilişkileri birer birer doğruyorlar. Bu sinsi taktiklerle sağladıkları avantaj sayesinde, emperyalist politikaları hayata geçirmekte fazla zorlanmayacakları ve bölge halkının büyük çoğunluğunun geleceklerini daha fazla karartacakları kesin.

12 Eylül’le gerçek anlamda hesaplaşmanın nasıl ve hangi düzlemde olabileceğini 25 Ocak 2012’de Muhalefet org’da yazmıştım. Yaklaşık iki buçuk ay önce yazdığım “12 Eylül’le Hesaplaşmak Emperyalizme ve Faşizme Karşı Mücadeleden Ayrılamaz” başlıklı bu yazıyı olduğu gibi yeniden yayınlamanın yararlı olacağını düşünüyorum. (Not: Yazıda anlam değişikliği yaratmayacak şekilde ifade ediş tarzıyla ilgili bazı düzeltmeler yaptım ve fotoğraflar ekledim.)

***

AKP, 12 Eylül 2010’da yapılan Anayasa referandumunda istediği asıl değişiklikleri geçirebilmek için 1982 Anayasasında yer alan geçici 15. maddeyi yem olarak gündeme getirmişti.  Bu “havuç”a kanan ya da zaten artık AKP’nin görüşlerinden farklı düşünmeyen bazı eskiden solcu kişiler ve sahte liberaller de referandumda “evet” oyu verdiler. Bu açılan davanın, 12 Eylül döneminde görev yapanları bu görevlerinden dolayı yargıdan muaf tutan geçici 15. maddeyi ortadan kaldırarak demokratikleşme yolunda büyük bir adım atılacağını ve bu nedenle anayasa değişikliklerine olumlu oy vermek gerektiğini vaaz eden “yetmez ama evetçi”leri içinde bulundukları zor durumdan bir ölçüde kurtaracağı (!) ileri sürülmektedir. AKP’nin “demokrasi, hukukun üstünlüğü” gibi içi boşaltılmış, çarpıtılmış kavramlarını gördükçe sevindirik olan eskiden solcu ama Anayasa referandumuyla birlikte sağcılaştıkları tescillenenlerin ellerine böylece yeni bir oyuncak da verilmiş oluyor.  Anayasa değişikliğinden sonra mevkileri ve elleri güçlenen iktidarın “hukukçu”larının,  “yetmez ama evetçi”lerin elitleri olan Sorosçulara, bu vesileyle, devrimcilere karşı bir kere daha saldırı düzenlemelerinin erişilmez keyfini yaşatacakları için yaptıkları işten memnun olduklarını sanıyoruz.

12 Eylül yöneticileri hakkında açılan bu davanın bir anlamının olabilmesi için her şeyden önce emperyalizmin ve faşizmin (içerik ve uygulama olarak) birlikte yargılanması kaçınılmaz bir zorunluluktur. Kapitalist-emperyalizm ve bu dönemde Türkiye’deki tüm uygulamaları, politikaları ve bunları hayata geçirenlerin sorumlulukları bir bütün olarak ele alınıp sorgulanmadığı sürece yapılacak yargılama gerçeğin üstünü örtmekten öteye gidemez. Hem isimleri hem de cisimleri tükenmiş iki kişiyi ve belki bunlara eklenecek birkaç ihtiyarı daha yargılıyor gibi yaparak 12 Eylül faşizminin hesabı sorulamaz. Bu şekildeki bir yargılama gerçekleri ortaya çıkarmaz aksine bugünkü iktidarın gizlemek istediği bazı gerçeklerin ve emperyalizmin 12 Eylül darbesindeki rolünün saklanmasına hizmet eder. Karagöze bakarken karagözü oynatanları görmezden gelmeyelim.

Önemli bir olasılığın da altını çizmemiz gerekir: Artık dış ve iç kamuoyunun gözünde etkisini, inandırıcılığını (inananlar bakımından) kaybeden Silivri yargılamalarını göz önünden uzaklaştırmak için de 12 Eylül döneminin göstermelik yargılanması daha da gösterişli bir şekle sokulabilir. Dava daha da yaygınlaştırılarak ama özünün, asıl üzerine gidilmesi gereken konuların üstü kapatılarak yeni ve sahte bir demokrasi ve insan hakları saptırmasıyla karşılaşabiliriz. Hazırlıklı olmak gerekir. Çünkü bu Amerikan destekli iktidarın varlık nedenlerinden biri dezenformasyon, saptırılmış, çarpıtılmış ve gerçekle ilgisi olmayan bilgiye, propagandaya dayanan psikolojik savaştır.

ABD Emperyalizmini, Yöneticilerini ve Sermaye Çevrelerinin Sorumluluğunu Unutmayalım…

 Emperyalizmin 1979’dan itibaren ortaya attığı yeni dünya politikalarına, Ortadoğu stratejisine uyumlu bir Türkiye oluşturmak ve ülke içinde yaşanan ekonomik, politik ve toplumsal çalkantıları egemen çevrelerin çıkarları doğrultusunda çözmek amacıyla planlanıp hayata geçirilen 12 Eylül darbesinin iç yüzünün gerçek anlamda açığa çıkarılabilmesi için, en başta ABD emperyalizminin bu olayda oynadığı rolü sorgulamayan bir iddianamenin ve açılan davanın hiçbir kıymeti olamaz. 12 Eylül gerçekten yargılanacaksa, bu faşist darbeyi yapanlarla, uygulama sürecinde yer alanlarla birlikte (hiç olmazsa gıyaben) yaptıranlar, azmettirenler ve planlayanların hep birlikte, bölgeye ve Türkiye’ye yönelik amaçları, hedefleri, stratejileri ve uygulamalarının açıkça sorgulanması gerekir.

 12 Eylül faşist darbesinin asıl sorumluları arasında, zamanının ABD Başkanı J. Carter, Paul Henze, ABD’nin Dışişleri Bakanı Muskie ve Ankara Büyükelçisi J. Spain, NATO Komutanı General Rogers, dönemin CIA Başkanı gibi kişilerin yer aldıkları biliniyor. Bu kişiler fiilen yargılanamasalar da zihniyetlerinin, dünyaya ve Türkiye’ye bakışlarının, darbeye neden gerek gördükleri gerçeğinin aleni, toplum önünde sorgulanması gerekir. (Örneğin Carter Doktrini ele alınmadan 12 Eylül darbesinin arka planı ortaya çıkarılamaz.) Başta Friedman olmak üzere Chicago Okulu mensuplarının gerici fikirleri ve Amerikan Ulusal Güvenlik İşleri Danışmanı Z. Brzezinski’nin ileri sürdüğü “İslam’ın komünizme karşı bir kalkan” olduğu tezinin 12 Eylül üzerindeki etkileri değerlendirme konusu yapılmadan bu dönemin iç yüzü açığa çıkarılamaz.

Ayrıca dış ve iç büyük sermaye çevrelerinin de darbeyi ne kadar çok istedikleri ve destekledikleri biliniyor. Bu yönde yaptıkları açıklamalar var.

 TİSK Başkanı Halit Narin, darbenin işçi sınıfı ve egemen sınıflar yönünden ne anlama geldiğini şöyle ifade ediyordu: “Bu güne kadar biz ağladık onlar güldü. Şimdi sıra bizde.”

 24 Ocak kararlarının mimarı olan Turgut Özal, “12 Eylül olmasaydı bu ekonomik programın neticelerini alamazdık” ifadesi ile darbenin gerçek anlamını ortaya koyuyordu.

Türkiye’nin en büyük tekellerinden birinin sahibi olan Vehbi Koç, Kenan Evren’e 3 Ekim 1980 tarihinde yazdığı mektupta şu görüşü dile getiriyordu: “12 Eylül Cuma günü radyo ve televizyonda yaptığınız samimi ve gerçekçi konuşmadaki düşüncelere katılmamak mümkün değildi” diyerek darbeye destek sağlıyordu. Oğlu Rahmi Koç ise “askeri yönetimin zamanında ve doğru kararlar almasıyla çok değerli zaman tasarrufu” sağladığını belirtiyordu.

İSO Başkanı İbrahim Bodur, “12 Eylülden sonraki yönetim 24 Ocak kararlarının başarısını iki kat artırmıştır” diyerek darbeyi ve yönetimini onaylıyordu.

 IMF, Dünya Bankası gibi emperyalist kuruluşlar da darbe yönetimi ile birlikte çalışmışlardır. Darbeden hemen sonra OECD Türkiye’nin bir kısım borcunu ödeyerek darbecileri rahatlatmıştır. Avrupa Yatırım Fonu ise vakit geçirmeden cuntacılara kredi sağlamıştır.

12 Eylül yönetimine, ABD’nin açtığı ilk krediyi 3 Ekim 1980’de öğrenen cuntanın başı olayı şöyle anlatır: “Ankara’ya döndükten sonra aldığım bilgiye göre Amerika Birleşik Devletleri’ne giden Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Turgut Özal’ın Amerika’dan 200 milyon dolarlık ekonomik yardım almayı başardığını öğrendim, sevindim. Zira ekonomik durumumuzun iyileştirilmesi için dövize ihtiyacımız vardı.” (Kenan Evren’in Anıları, Cilt 2, S.91.)

Kısacası darbecileri cesaretlendiren, onlara destek veren iç ve dış sermaye çevrelerinin yargılamaya konu edilmeleri gerekir.

 

12 Eylül Faşizminden Türkiye’yi Yönetenlerin Hepsi Sorumludur…

Öte yandan Türkiye’de darbeciler beş kişilik komuta kademesinden ibaret değildi. Sıkıyönetim komutanlarının yanı sıra Ulusu hükümetini oluşturan bakanlar da darbeye hizmet ettiler. Danışma Meclisi üyeleri ve devletin üst düzey yöneticileri (MİT Müsteşarı gibi) darbenin başarısı için çalıştılar. Valiler ve kaymakamlar da darbe yönetiminin emirlerini yerine getirdiler. Savcı ve hâkimlerden Sıkıyönetimde görev alanlar, Emniyet teşkilatının üst düzey yöneticileri ve bizzat işkence yapan bütün görevliler de sanık sandalyesine oturtulmalıdır. Askeri cezaevlerinde görev yapan yöneticiler, buralarda tutuklulara işkence yapan görevlilerin de yargılanmaları gerekir. “Emir kuluyduk” gerekçesi insanlık suçu işleyenler için mazeret olamaz.

12 Eylül Faşist Darbesinin Sonuçlarından Cuntayı Destekleyen Gazeteciler, Yazarlar, Öğretim Üyeleri, Siyasetçiler de Sorumludur.

Son yıllarda darbe karşıtlığında başı çeken, başımıza demokrasi şampiyonu kesilenlerin 12 Eylül’den sonra neler yazdıklarına bakınca hayretler içinde kalmamak mümkün mü? Bunların arasında en göze batanı Tercüman yazarı Nazlı Ilıcak darbenin hemen sonrasında bakın neler yazıyordu:

“Birkaç gündür, 12 Eylül harekâtı ile 27 Mayıs’ın mukayesesi yapılıyor ve hemen herkes, birincisinin üstünlüğünü ortaya koyuyor. Biz bu konuda tarafsız olamayız. Çünkü 27 Mayıs, mensup bulunduğumuz Demokrat Parti camiasına karşıydı. Hâlbuki 12 Eylül’de açıklanan hedeflerle yıllardır bizim yazdıklarımız arasında, geniş bir mutabakat mevcuttur.” (abç)

 16 Eylül 1980 tarihinde Tercüman Gazetesi’nde yayınlanan bu makalenin sonunda şöyle bir not yer alıyordu:

 “Kadife eldivenli harekât liderlerle telefon görüşmesine dahi müsamaha ediyor. Bravo. Biz de bu müsamahaya sığınarak Sayın Demirel’e ufak bir mesaj iletmek isteriz:

“İyilik, sıhhat ve selametinizi özler, bu vesileyle hürmetlerimi teyiden takdim ederim.”

Uzun bir süredir AKP’nin ve cemaatin baş destekçilerinden olan Nazlı Ilıcak, Tercüman Gazetesi’nin 18 Eylül tarihli sayısında da K. Evren’in beyanları ile “tam bir mutabakat” içinde olduklarını belirtmektedir. Yazısının devamında ekonomi ve dış politika alanlarında Demirel hükümetinin belirlediği çizginin 12 Eylül yönetimince de takip edilecek olmasını olumlu bularak şöyle devam ediyor:

“Yeni idare, aynı çizgiyi muhafaza ediyor. İşte bu sebepten ’12 Eylül bir darbe değildir’ diyen Orgeneral Evren’e tamamiyle katılıyoruz. 12 Eylül ne bir darbedir, ne de ihtilal.” (abç).

1970’li yıllar boyunca emperyalizmin ülkemizde uzantısı olan çevrelere “akıl hocalığı” yapan Aydınlar Ocağı’nın G. Başkanı Süleyman Yalçın 12 Eylül darbesine nasıl baktıklarını şu sözlerle ifade etmekteydi:

“12 Eylül, Türkün düşmanlarının ezeli niyetlerinin son meyvasını elde edeceklerini zannettikleri bir anda Türkün öz varlığı olan Ordusunun bu kabusa dur dediği, ‘Türkoğlu, titre ve kendine dön’ dediği günün adıdır. Bundan dolayı Aydınlar Ocağı mensuplarının niyet ve gayretleri ile 12 Eylül mübarek hareketinin istikamet ve hedefi aynıdır.” (Ülkemizi 12 Eylül’e Getiren Sebepler ve Türkiye Üzerindeki Oyunlar. S. 13)

1979’dan sonra ABD’nin Soğuk Savaş politikasını daha da yoğunlaştırmak istemesiyle birlikte Yeşil Kuşak Projesi’ni hayata geçirmeye başladığını biliyoruz. Bu projenin en önemli parçasını oluşturan Türkiye’de gerçekleştirilen 12 Eylül darbesiyle birlikte bir Amerikan projesi olan Türk-İslam Sentezi’nin İslami öğeleri öne çıkarılarak Yeşil Kuşak Projesi’nde yeni bir adım atılıyordu. Böylece ABD emperyalizminin yeni dönem politikalarına uyumlu İslam-Türk Sentezi dönemi başlatılıyordu.

ABD emperyalizminin yeni dönemin politikalarının hayata geçirilmesinde çok önemli roller üstlenecek iki unsur bu yıllardan sonra geliştiriliyor veya yaşam buluyordu. Birincisinin önünü hemen bu dönemde açtılar. Bu İslami kesim Gülen cemaatidir. İkincisinin gün ışığına çıkışı veya çıkarılışı ise daha sonraki yıllara rastlar. Ama alt yapısı, toplumsal dayanakları ve fikri temelleri bu dönemden sonra atılmaya başlanmıştır. Hazırlığı tamamlanıp 28 Şubat’tan sonra ortaya çıkarılan bu oluşumun adı da AKP’dir. Gülen cemaatinin önünün açıldığı, AKP zihniyetinin ise temellerinin atıldığı dönem, 12 Eylül faşist dönemidir.

12 Eylül döneminde, “kendileri içeride fikirleri iktidar olan”lar sadece MHP’liler değildi. MSP’liler de 12 Eylül cuntacılarının Milli Görüş’çülerin fikirlerini takip ettiklerini ileriye sürüyorlar. Erbakan’ın MSP’sinden Devlet Bakanlığı yapmış olan Süleyman Arif Emre, “Siyasette 35 Yıl” adıyla yayınladığı anılarının 3. cildinde bakın neler anlatıyor:

“Bizler 12 Eylül hareketi olunca, gelen askeri yönetimin, bizim ilk defa yeni bir yörüngeye oturttuğumuz dış politikayı değiştireceğinden endişe ediyorduk. (…) Ama tam tersine, bizim bu konuda başlattığımız ve geliştirdiğimiz münasebetleri daha da geliştirmek için çaba sarfediyorlardı. (…) Askeri yönetim, bir taraftan bizleri bu işleri yaptık diye yargılatırken, diğer taraftan çizdiğimiz dış politika çerçevesi dışına çıkmamışlardı. Bizler onların cezaevinden çıkamazken onlar da bizim fikir çerçevemiz içerisinde hapis olup kalmışlardı.”  Cengiz Özakıncı’nın “İblisin Kıblesi” adlı kitabının 229. sayfasından aktardığım bu alıntının devamında Erbakan’ın en yakınında olan Süleyman Arif Emre devamla şöyle diyor:

“Mahkemede ilk ifademizi vermeye başladık. (…) Beyanlarımızda, Milli Görüş’ün unsurları olan 7 prensibin (12 Eylül döneminde) devlet politikası haline geldiğini.(…) anlattık, açıkladık. (…) 12 Eylül hareketinden sonra suçlanan kapatılan siyasi partilerden sadece Milli Selamet Partisi ve onu temsil eden kadrolar aklanarak, yüzü ak, alnı açık olarak çıkmışlardı.” (Aktaran Cengiz Özakıncı, s.229–230).

Bugünkü AKP iktidarının önde gelen yöneticilerinin S. Arif Emre’nin sözünü ettiği dönemde MSP’nin içinde oldukları, kimisinin parti yönetim organlarında, kimisinin de gençlik teşkilatlarında yer aldıkları biliniyor. S. Arif Emre’nin anlatımından, bugünkü iktidar çevrelerinin 1980’de savundukları görüşlerinin 12 Eylül döneminin yöneticileri tarafından “devlet politikası” haline getirdikleri anlaşılıyor. 12 Eylül’ün “ak”ladığı bu kadronun bir kısmının bugün cuntacıları (veli-i nimetlerini mi demek lazım?) yargılamaya kalkışmalarında samimiyet görmek mümkün mü? Yoksa bunlardan işi biten, dönemini kapatan eski dostlarına vefa göstermelerini beklemek saflık mı olur? İktidarlarını korumak için her türlü ayak oyununu, oportünizmi ve adam harcamayı ağababalarından çok iyi öğrendiklerinden şüphe etmemek gerekir.

Öte yandan, yıllardır AKP yöneticilerinin işbirliği içinde oldukları, ABD’nin has adamı Fettullah Gülen’in 12 Eylül darbesi için söylediği övgü dolu sözlerinin bir kısmını buraya kaydetmezsek haksızlık yapmış oluruz.

“Sahnenin bu rengârenk aldatıcılığı, ortalığı inleten valsin korkunç uyutuculuğu ve kostümün gözbağlayıcılığı karşısında, oynanan oyunun gerçek yüz ve vahşetini ilk sezen, son karakolun kahraman bekçileri oldu. Bu sezme, ümit dünyamızda yeniden kendimize gelmemizi ve kendi kendimizi idrak etmemizi te’min etti. Aslında buna bir sezme demek de uygun değildir. Bu, düşmanı kıskıvrak yakalama ve bir zaferdir. İçtimâî bünyenin, haricî bir kısım erâciften (zararlı yanlış fikir ve haberler) temizlenme, arındırılma ve aslına ircâ (çevirme) zaferi. (…)”

Fettullah Gülen, aslında 12 Eylül faşist darbesini de yeterli görmüyor. Daha şiddetli ve şok etkisi daha fazla olacak, daha ağır bir darbe istediğini ifade ediyor:

“Ne var ki, yıllardan beri, binbir saldırı ile rahnedar (bozulmuş) olmuş bir bünye, böyle hemen bir mualece (tedavi) ile iyi edilemeyeceği de muhakkaktı. Daha köklü ve daha gönülden bir hareket gerekliydi ki, millî bünyeyi kemiren yıllanmış seretanlar (kanser) bertaraf edilebilsin…”

Amerikan yöneticileri gibi, Paul Henze gibi Fettullah Gülen de darbenin gerçekleşmesine çok seviniyor. Çünkü onun önü asıl 12 Eylül’den sonra açılıyor. ABD bu tarihten sonra ona ‘yürü ya kulum’ diyor. Fettullah Bey, 12 Eylül 1980’den yirmi gün sonra yazdığı bu yazısını şöyle bitiriyor:

“Ve işte şimdi, binbir ümit ve sevinç içinde, asırlık bekleyişin tulûu (ışığı) saydığımız, bu son dirilişi, son karakolun varlık ve bekâsına alâmet sayıyor; ümidimizin tükendiği yerde, Hızır gibi imdadımıza yetişen Mehmetçiğe, istihâlelerin (dönüşüm) son kertesine varabilmesi dileğimizi arz ediyoruz.”  (F. Gülen, Sızıntı Dergisi, Cilt 2, Sayı 21, 1 Ekim 1980.)

Komünizmle Mücadele Derneği’nin Erzurum’da kurucusu olan F.Gülen’in hayatını kaleme alan Faruk Mercan’ın yazdığına göre, “Gülen’e göre oynanan oyunun gerçek yüzünü ve vahşetini ilk sezen, ‘Son Karakol’un kahraman bekçileri olarak askerler oldu. Demokratik sistem pahasına da olsa, emir komuta zinciri içinde bir ihtilalle duruma el koyarak komünist bir ihtilale ‘dur’ demiştir.”

12 Eylül darbesini başından itibaren destekleyen F. Gülen, bu darbenin Türk toplumunu silkelediğini, sosyalizmden dinsellik yoluyla uzaklaştırdığını ve sadece bu nedenden dolayı bile darbecilerin cennete gideceklerini belirtmekten de geri kalmamıştır.

İddianame 12 Eylül Faşizmini Yargılamıyor…

 İddianamede ne 12 Eylül darbesini yaptıran emperyalizmin ne de faşizmin yargılanması isteniyor. İddianamenin AKP iktidarının ideolojisi doğrultusunda, neo-liberal bir bakışla hazırlandığını görüyoruz. Bu yaklaşımın 12 Eylül’ün Başbakan Yardımcısı Turgut Özal’ın dünya görüşüyle de uyum içinde olduğu anlaşılıyor. 12 Eylül darbesinin gerçek bir yargılaması yapılacaksa esasen Turgut Özal’ın sağcı, muhafazakâr, neo- liberal görüşlerinin yargılamasının yapılması gerekir. Turgut Özal’ın Fiedman’cı görüşleriyle uyumlu bir iddianameye dayanan yargılama ile amaçlanan, olsa olsa hakikatlerin üstünü örterek veya çarpıtarak toplumun zihnini bulandırmak, kafaları iktidarın işine gelecek şekilde yönlendirmek ve AKP’ye yeni politik manevra alanları açmak olabilir.

12 Eylül’ün gerçek hazırlayıcılarından olan ve iki devrimcinin (Hıdır ve İlyas’ın) ölüm fermanını da imzalayan Turgut Özal’ın ve onun fikirlerinin takipçisi olduğunu rahatlıkla söyleyebileceğimiz AKP’nin sağcı zihniyetinin temelinde egemen sınıfların çıkarlarını korumanın ve sosyalizm düşmanlığının yattığı bilinen bir gerçektir. Başbakan Turgut Özal’ın 14–15 Eylül 1984 tarihinde Aydınlar Ocağı’nın düzenlediği “Ülkemizi 12 Eylül’e Getiren Sebepler ve Türkiye Üzerindeki Oyunlar” adlı seminerinde yaptığı konuşmanın, o dönemin ABD doktrin ve stratejisine uygun olduğunu ve bugün AKP’nin BOP çerçevesi içinde izlediği politikalarla da uyum sağladığı açıktır:

“Türkiye’yi bölmek, parçalamak isteyenlerin esas hedeflerinin bir kere tarihi, sonra stratejik, coğrafi stratejik sebepleri vardır. Çok derinden biliyoruz, boğazlar meselesinden tutunuz da, memleketimizin Ortadoğu’da, Ortadoğu’nun petrol zengini ülkelerinin önünde bir nevi set vazifesi gördüğüne kadar birçok önemli sebepleri vardır.” diyor.

12 Eylül döneminin ve sorumlularının yargılanmasını isteyen bir iddianamenin Türkiye’yi iç savaş ortamına sürükleyen emperyalizmi ve politikalarını yargılamaya konu etmesi gerekir. Soğuk Savaş ve Yeşil Kuşak politikalarını ve bu politikalara ülkemizi alet edenlerin düşünceleri, politikaları sorgulanmadan,  12 Eylül döneminin yargılaması yapılamaz. Başbakan Özal’ın yukarıdaki konuşması tam da Soğuk Savaşçılığın ve Yeşil Kuşak projesinin gerekliliğini savunan bir zihniyetin dışa vurumudur. Öncelikle bu anlayışın mahkûm edilmesi gerekir ki 12 Eylül faşizmi yargılanabilsin. Ama bu anlayışı mahkûm edince AKP’nin bugünkü politikalarını da mahkûm etmek gerekir. Hiç şüphesiz 12 Eylül referandumundan sonra yapılandırılan yargıdan böyle bir yaklaşım beklemek saflık olur.

İddianame’de Fatsa Gerçeği Çarpıtılıyor…

12 Eylül darbecilerinin sola, sosyalizme yaklaşımı ile güya bu darbeyi yapanlara karşı hazırlanmış olan İddianame’deki yaklaşım aynı kapıya çıkmaktadır. Suçlular ile suçlayanlar devrimci düşmanlığında anlaşıyorlar. Bu durumun iddianamedeki en somut göstergesi Fatsa örneğinde ortaya çıkmaktadır. 1980 yazında Fatsalılara karşı girişilen Nokta Operasyonu’nu olumlayan bir bakışla ancak 12 Eylülcülük yapılır. 12 Eylülcülük yapılarak ne darbe ne de o dönemin uygulamaları yargılanabilir, ancak 12 Eylül faşizmi temize çıkarılmaya çalışılır. Fatsa’ya ve Fatsalılara karşı girişilen faşist saldırıların üzerine gitmek gerekirken devrimcileri ve mücadelelerini mahkûm etmeye kalkışmak Soğuk Savaşçılıktır, faşizme ve gericiliğe prim vermektir.

Fatsa’da devrimciler halkla birlikte faşizme ve gerici düzene karşı can güvenliklerini sağlama ve hak mücadelesi yürütmüşlerdir. Halkın ve haklının devrimci demokrasisini kurmaya çalışmışlardır. Fatsa’daki devrimci mücadeleyi, ne 12 Eylül zihniyetine de İddianame’ye damgasını vuran zihniyet mahkûm edemez. O mücadelenin zihinlerde yarattığı olumlu algıyı, bütün çabalarına rağmen neo-liberalizmin “cazibe”sine kapılmış eskiden solcu olan çevrelerin çok yönlü saldırıları, saptırma gayretleri de yok edemez. Çünkü Fatsalıların devrimci kavgaları Karadeniz’in hırçın dalgalarında gizil bir güç olarak saklıdır.

12 Eylül’ler Sola Karşıdır

12 Eylül esas olarak devrimcilerle, sosyalistlerle emperyalizmin ve ülkemizdeki uzantılarının hesaplaşmasıdır. Yapılış amaçlarının en önemli nedenlerinden birisi solu ortadan kaldırmaktır. 12 Eylül’den sonra zirve yapan bu hesaplaşmayı egemenler kazanmış olsalar da bu mücadele bitmemiştir ve devrimciler kazanıncaya kadar da sürecektir.

AKP iktidarı açtırdığı bu dava ile, 12 Eylül’le hesaplaşmayı değil son yıllarda sürdürdüğü tasfiyeyi örtmek, dikkatleri, görülmekte olan ama inandırıcılığı kalmamış, Özel Yetkili Mahkemelerin baktığı başka davalardan uzaklaştırmayı amaçlamaktadır. Ayrıca sahte demokrasi şampiyonluğunu kimselere bırakmadığını da bilmem kaçıncı kez gösterme fırsatı yaratmış oluyor. Bu açılan dava ile, başta 12 Eylül referandumunda “evet” oyu veren eskiden solcu olanların ve “her gördüğü hıyara tuz alıp koşan” aklı evvellerin AKP’nin bu tezgâhına da geldikleri anlaşılıyor.

“Lenin’i ölü olarak görmek çok güzel” diyecek kadar sol karşıtı olan kişilerin yönettiği bir iktidarın yapılmasına öncülük edeceği anayasadan da, bu zihniyetin egemen olduğu yargıdan da ne devrimcilere, ne halka, ne de ülkeye bir hayır gelir.

Mehmet Ali Yılmaz

 

 

 

 

 

Benzer yazılar

Yanıt verin.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Do NOT follow this link or you will be banned from the site!