*1929 Bunalımı ve 2008 Krizi

Benzerlikler, farklılıklar ve siyasi sonuçlar…

 

1929 Büyük Bunalımı ile 2008 krizi arasında hem önemli farklılıklar, hem de benzerlikler var. Öncelikle, her iki kriz de borsalarda oluşan balonların patlamasıyla oluştu. Bu açıdan benzerlik vardır. Ne var ki 2008’e gelindiğinde borsadan satılan yatırım araçları çok daha karmaşıklaşmış ve mali kurumlarla aracı kurumlar çok daha iç içe geçmişti. İkinci olarak, bu krizlere yapılan devlet müdahaleleri farklı yollar izlemiştir. Öyle ki, 1929’da Başkan Hoover piyasaların ve sistemin kendi kendini düzelteceği şeklindeki ideolojik saplantı ile hemen hiçbir şey yapmamıştı. Toparlanma ancak Roosevelt’in 1933 başında Beyaz Saray’a yerleşmesiyle başlamış; kamu harcamaları ve istihdamı artırılarak sistemin çarkları döndürülmeye başlanmıştı. Gene de krizden tam çıkış İkinci Dünya Savaşı’nın devasa harcamaları sayesinde gerçekleşti. Ancak bu arada kapitalist devlet krizlere müdahalenin yollarını öğrenmeye başlamıştı. Bunun en temel yolu da bankaları ve borsaları büyük balonları önleyecek şekilde denetlemekti. Böylece İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra krizler daha sık hale gelmekle birlikte, daha hafif olmakta ve daha çabuk atlatılmaktaydı. Ne var ki Reagan ile başlayan yeni muhafazakarların etkinlik döneminde bu denetimler ardı ardına kaldırılmaya başlandı. Mali sermaye artık hem ekonomi, hem de devlet üzerindeki çok daha büyük bir etki yapacak güce ulaşmıştı. Üniversiteler ve basın ikilisi, siyasi partiler ve bunları destekleyen vakıflar-kurumlarla birlikte bu siyasi gücün sacayağını oluşturdular. Yeni muhafazakar dalganın iktisadi kuramı olan neo-liberalizmin tüm safsatası büyük sermeyenin önündeki kamusal denetim engellerinin kaldırılması ve kamu varlıklarının sömürüye açılmasına yönelikti. Bütün dünyada bunu hem ideolojik araçlarıyla, hem de her türlü siyasi baskı ile kabul ettirdiler.

Kapitalist ekonominin krizleri konusunda gerçeklik payı taşıyan birçok yaklaşım vardır. Sektörler (ve firmalar) arasındaki eşitsiz gelişim, aşırı üretim (ya da aynı şey olan eksik tüketim), kar oranlarının düşme eğilimi gibi. Bunların hepsi gerçekliğin farklı yanlarına işaret eder. Bunun saf kuramı sadece zihni eğitmek içindir. Hayat kaotik ve karmaşıktır. Uluslar arası ekonomik ilişkilerin hacminden sınıf mücadelelerine kadar her şey gelişmeleri etkiler. 2008 krizinde demografik gelişmelerin dahi etkisi görülür (nüfus yapısı fonların miktarını ve yönünü ciddi şekilde etkilemiştir). Ancak hepsinin temelinde kapitalizmin kazanç hırsı yatar. Borsa hisselerle birlikte beklenti satar. Bu beklentiler kar oranları düştükçe fonları daha riskli alanlara yönlendirir. Belli alanlarda biriken yatırımlar balonlar oluşturur. İşte Reaganomics ve Friedman okulu bunu denetlemeye çalışan sistemleri yok etmiş, büyük sermayenin önünü her türlü spekülasyona ve yağmaya açmıştır. Yağma demekte hiç beis yoktur çünkü balonlar patladıktan sonra da sorumlularına trilyon dolarlar yağdırılmıştır. Her halükarda biz şimdi arka plana bakmak için 1929’a dönelim.

Birinci Dünya Savaşı’nın en çok ABD’ye yaradığı bilinir. Diğer ülkeler savaştan yıkıntı ve devasa borçlarla çıkarken Amerikalılar sürekli yatırım yaptılar ve zenginliğin görülmemiş derecede arttığı bu yıllara “çılgın 1920’ler” denildi. İnanılmaz paralar kazanılıyor, kurnaz borsa oyuncuları her ay kapışılan yüz milyonlarca dolarlık hisse senedi çıkarıyorlardı. Bu yılların başkanları Harding, Coolidge ve Hoover, yönetimleri sırasında devleti tümüyle iş çevrelerinin emrine verirken, havadan para kazanmakta olan orta sınıf da memnundu. Biraz hisse senedi alıyordunuz ve kısa sürede bunlar ikiye, üçe, kim bilir kaça katlanıyordu. Amerika “ebedi refah ve zenginliğe kavuşan ilk ülke” olduğuna inanıyordu. Otomobil, buzdolabı ve elektrikli süpürge gibi yeni mallar yok satıyor, sinemalar adam almıyordu. Kozmetik, spor malzemeleri ve hazır giyim büyük sanayi konusu oluyor, nihayet radyo da evlere giriyordu. Tüketimin öne çıktığı yeni Amerikan hayat tarzı bir yanıyla “had safhada bireycilik” üzerinde yükseliyordu. Otomobil sayısı 1920’lerin başında 10 milyondan, 1929’da 30 milyona çıkmıştı.

Diğer yandan çiftçiler ürünlerini giderek daha ucuza satıyorlar ve işçiler de yeni refahtan fazla birşey kazanmıyorlardı ama bunu söylemeye cüret edenler “Amerikan karşıtı” ve “bolşevik” olarak  baskı altına alınıyor ve tecrid ediliyordu. Amerika’yı karakterize eden “Big Business” orta sınıfa standart tüketim malları verirken, zihinsel gıdalarını da standartlaştırıyordu. Süpermarketlerle aynı anda ülkeyi saran sinemalar  ve radyolar, gazetelerle birlikte herkese aynı mesajları veriyor, ve bu kitlesel tüketimin hacmi o denli büyük oluyordu ki, “sistem” muhalif seslerin ciddi bir alternatif teşkil edeceğine inanmıyor, bundan fazla endişe duymuyordu. Harding döneminin bütün skandalları halk tarafından adeta kabulleniliyor, öte yandan da 1927 yılında Sacco ve Vanzetti’nin idamı, sisteme karşı çıkanların kurban edileceği mesajını zihinlere kazıyordu.  Böylece tüketime ve istikrara duyulan güven ile borsa şiştikçe şişiyor, kağıt üzerinde milyarlarca dolar kazanılıyordu. Spekülatörler hisse senedi almak için dolar üzerinden % 10 faizle para alıyorlardı. Normal koşullarda bu hisseler onlara sadece % 2 kazandırırdı. Ama 1926 yılında 100 dolarlık hisse alan, 1929’da, krizden önce bunu 225 dolara satabiliyordu.

Ne var ki doğada olduğu gibi toplumda da hiçbir şey, bir bedel ödenmeden elde edilmez. Sonunda herkese bir fatura gelir. Tüm karşılıksız şeyler gibi bir gün borsanın da sonu geldi. 24 Ekim 1929 günü insanlar ellerindeki hisseleri hızla elden çıkarmaya başladılar. O gün oniki milyon hisse el değiştirdi. Ama esas felaket 29 Ekim günü patladı. “Black Tuesday” (Kara Salı) adı verilen bu gün General Electric, General Motors ve ATT gibi en sağlam sayılan hisseler bile tepetaklak gitti. 1 Kasım günü hisse sahipları kağıt üzerinde onbeş milyar dolar kaybetmişlerdi. … Amerikalılar bir hafta içinde servetlerinin yedide birini, altı ay içerisinde de yarısını yitirdiler.

“Kağıt üzerinde gelen kağıt üzerinde gider.” Ne var ki insanlar tüm servetlerini bu kağıtlara yatırmışlardı ve kağıtlarla birlikte battılar. 1929 yılında 103 milyar dolar olan ABD’nin gayrısafi milli hasılası 1930’da sadece 55 milyar dolarda kalacaktı. Kül olup uçan 48 milyar doların günümüzdeki değerini hesaplamak için oniki haneli hesap makinesi gerekir.

Tabii ki tüm kayıp borsadaki kağıtlardan ibret değildi. Fabrikalar, bankalar, işyerleri birbiri ardına kapanmaya başladı. İşsiz sayısı tüm çalışanların üçte biri olan onaltı milyona ulaştı. Yaklaşık iki milyon kişi yük trenlerine kaçak binerek; otostop yaparak, yürüyerek etrafta dolaşıyor, iş arıyordu. Yerel yönetimler öğretmenlere verecek maaşlar kadar bile vergi toplayamıyor, her yerde yarım kalmış inşaatlar göze çarpıyordu. En büyük tepki ise bankacılara yönelmişti. Kısa sürede 5.000 banka topladıkları mevduatlarla birlikte battı. Bunların en büyüklerinden birisi olan “The Bank of United States” 1930 yılında  yarım milyon kişinin tasarruflarını geri ödemeden kapanırken (o dönemde mevduat sigortası diye birşey yoktu)  ileride New York’un belediye başkanlığına seçilecek olan Fiorello LaGuardia bankacılar için “bu piçler tefecilikleriyle halkın belini kırdılar” diye bağırmıştı. Will Rogers ise bir bankacının gözlerinden birisinin cam olup olmadığının nasıl farkedileceğini anlatmak için : “içinde biraz insancıllık pırıltısı görürseniz, bu göz cam olandır” diyordu.

Kriz ABD’de, o yıllarda herhangi bir başka ülkede olabileceğinden daha fazla sefalet manzarası yarattı. Bunun birinci nedeni burada yerleşik olmayan çok sayıda insanın bulunmasıydı. (Kırsal nüfusu çoğunlukta olan bir toplumda insanlar yine fakirleşir ama herşeye rağmen geçimlik birkaç şey üretir.) İkinci nedeni ise krizin çok ani gelerek insanların servetlerini sıfırlamasıydı. Herkes hazırlıksız yakalandı ve afalladı. Bankada parası olanların çoğu dahi bunun tek kuruşunu alamadan ortada kaldılar. Ve nihayet dönemin bireyci ideolojisi de krize katkıda bulundu. Başkan Hoover sistemin ancak kendi kendisini tamir edebileceğine, her müdahalenin sonunda daha kötü olacağına o kadar inanıyordu ki, devlet olanaklarını kullanmayı tamamen reddetti. Hak arayan halk kesimlerine de sert davrandı. Hatta Birinci Dünya Savaşı’nın gazileri1932 yılının Mart ayında Washington’da barışçı bir hak arama yürüşü yapınca bile, o sırada Genelkurmay başkanı olan eski komutanları Douglas McArthur’a bunları güç kullanarak dağıtmalarını emretti. General de coplu ve kılıçlı süvarilerini sürerek eski askerleri kıyasıya dövdürmekten çekinmedi. Yaralılardan birkaç tanesi hayatını yitirdi. Bu tip olaylar krizi ve etkilerini daha vahim hale getirdi. 1980’lerde, Reagan döneminde tekrar artan, metroda veya karton kutularda yaşayan sokak insanları, o dönemde yaygınlaşmıştı. 1929 krizinin John Steinbeck’in Gazap Üzümleri kitabında anlattığı çadır kentlerin benzerleri ise 2010’larda Amerika’da yeniden ortaya çıktı.

Krizden en çok hatırda kalanlar, köşebaşında elma satan kelli felli adamlar; sayıları milyonlara ulaşan sokak insanlarının belediyelerin önünde çorba kuyruklarına girmesi, hiç umudu kalmayanların üç beş kuruş için son derece onur kırıcı “dans maratonları”na katılmaları gibi manzaralardır. Bu maratonların insanları nasıl insanlıktan çıkardığı 1960’larda “Atları da vururlar” filminde beyazperdeye aktarılmıştı. Bazen bunların organizatörleri topladıkları ufak paralarla ortadan toz oluyor, ödül için canları çıkanlar ortada kalakalıyordu.

ABD krizden çıkmaya başlamak için Roosevelt yönetimini bekledi. Cumhuriyetçilerin oturup piyasaların kendi kendine düzelmesini beklemesi üzerine, demokratlar “New Deal” adı altında yeni bir program geliştiren New York valisi Roosevelt’i 1932 seçimlerinde aday yaptılar. Bunalımdan yorulan ve yıpranan Amerikalılar krizden çıkmak için devlete daha büyük bir rol veren demokrat adayı seçtiler ve New Deal’ın başarısı Roosevelt’i üst üste dört kez seçilen yegane başkan yaptı.

Kimilerince abartılı olarak “Roosevelt Devrimi” olarak da adlandırılan bu politikaların özü, devletin harcamalarını iş ve talep yaratacak şekilde artırmaktı. Daha önceleri sadece en büyük bankalara para aktaran federal kurumlar şimdi küçük sanayilere de fon aktaracaktı. Bunun yanında bir “Kamu İşleri İdaresi” oluşturularak çok sayıda iş yaratıldı. Tarım üretimi azaltılarak ve destekleme alımları yapılarak çiftçi gelirleri artırıldı. Arazisinin bir kısmına toprağı koruyacak bitkiler eken çiftçiye yüz dolar gibi o yıllarda mühim sayılacak bir para veriliyordu. 1939’a gelindiğinde çiftçi gelirleri altı yıl öncesinin iki katına çıkmıştı. Kent işçileri içinse, hem asgari bir haftalık ücret belirlendi, hem de çok sayıda iş imkanı sağlandı. Hükümet 18 ila 25 yaş arasında 500.000 kişiyi işe alarak ağaç dikmeye ve yol yapmaya gönderdi. Bunlar dokuz yıl içerisinde tam bir milyar ağaç diktiler. Devlet bunlara ayda otuz dolar veriyor, ancak bunun yirmibeşi doğrudan çalışanın ailesine gönderiliyor, beş dolar ise eline veriliyordu. Daha yaşlılara da farklı olanaklar yaratıldı.

Roosevelt’in büyük eserlerinden birisi de Tennessee Nehri üzerinde kurduğu özel bir idare (Tennessee Valley Authority – TVA) yoluyla burada barajlar, ağaçlandırma, ucuz elektrik ve eğitim programlarından oluşan kapsamlı bir sosyal gelişme projesiydi. Projenin belkemiği kamu tarafından kurulan dokuz büyük enerji barajı idi ve bunlar çok sayıda daha ufak tesis ile destekleniyordu. TVA bölgesel kalkınma anlamında dünyadaki ilk ve en başarılı örneklerden birisini oluşturdu.

Bunlar ve benzeri çok sayıda proje belli bir gelişme ve umut havası yarattı. Ne var ki krizden tam olarak çıkış ancak Roosevelt’in üçüncü dönem başkanlığına denk gelen İkinci Dünya Savaşı’nın yarattığı harcamalar ile elde edilebildi. İngiltere’den Çin’e kadar, Mihver güçlerine karşı olan bütün dünyanın silahlandırılması, bunların ulaştırılması, ayrıca beslenme, giyim ve sağlık yardımı yapılması o denli büyük bir işti ki, iş sahiplerinin  yanı sıra, ABD çiftçisi ve işçisi tarihte görülmediği ölçüde para sahibi oldu. Bu gelişme savaştan sonra önce Avrupa’nın imarı; sonra da dünya ülkelerini uluslararası pazara açan altyapı yatırımları ve soğuk savaş harcamaları ile devam etti. Öyle ki, ABD’de çalışanların milli gelirden aldıkları pay, 1940-50 arasındaki bu büyük çıkıştan itibaren altmış yıldır sürekli azalıyor. 2008 krizinden sonra gelir dağılımı daha da bozuldu.

Roosevelt’in ülkeyi krizden çıkaran programlarına en büyük engel ise Amerikan Yüksek Mahkemesi’nden geldi. Bu mahkemenin gerici üyeleri Roosevelt’in bütün yaptıklarını anayasa dışı ilan ettiler. Ancak Roosevelt mahkeme ile mücadeleye girişti; bir yandan onlara 70 yaşında tam maaşla emeklilik olanağı tanırken, bir yandan da aydın görüşlü kişilerle üye sayısını artırarak kararlara denge getirmeye çalıştı. Bazı yaşlı üyeler ölünce veya çekilince Roosevelt üye kompozisyonunu daha da açık görüşlü kişilerden (bunun nispi bir tanım olduğu unutılmamalıdır) oluşturma olanağı buldu. Bu tartışmalar Yüksek Mahkemenin kendisini yasa koyucu yerine koymasından ve hükümete ortak olan bir anlayıştan uzaklaşmasını sağladı. Yani yargıyı yasama ve yürütmeden birazcık uzaklaştırabildi. Ne var ki Reagan’dan itibaren Yüksek Mahkeme’nin kompozisyonu tekrar daha tutucu bir hale geldi.

1929 krizi bütün dünyada talep daralması, işsizlik ve krizlere neden oldu. Dünyanın diktatörlüklere ve savaşa sürüklenmesini hızlandırdı. En azından devlet müdahaleciliğinin artması kaçınılmaz oldu. Düşünsel planda, Keynes’in kamu harcamalarını artırarak talep yaratma teorisi, Adam Smith’in görünmez el teorisinin yerini aldı. Türkiye’de bundan etkilendi. Başta tütün olmak üzere geleneksel ürünlerinin ihracatı azaldı. Çiftçi gelirleri düştü. 1930’ların başında devletçiliğe geçiş için zemin hazırlandı ki, Türkiye’de bu yeni yaklaşım her ne kadar Roosevelt’in başkanlığından biraz daha önce ilan edilmişse de, Rusya’daki, komünizm adı verilen  devlet kapitalizmi dahil, dünyadaki müdahaleci eğilimlerin tümünden etkilendiği söylenebilir.

1929 bunalımı bir borsa krizi ile patlak verdi. Ancak diğer nedenlere de kısaca değinilmesi gerekir. Birinci Dünya Savaşı’nın yarattığı üretim kapasitesinin nasıl kullanılacağının bilinmemesi, savaş tazminatlarının ticaret sistemini bozması, başta Almanya olmak üzere bazı ülkelerdeki hiperenflasyon, dünyanın birbirine kapalı ticaret bölgelerine ayrılması, ülkelerin gerçekçi olmayan kur politikaları vs. gibi bir dizi başka nedeni de vardı.  Amerikalılar ve İngilizler İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra böyle bir durumun tekrarlanmaması için tedbir aldılar. 1944 yılında yapılan Bretton Woods Konferansı ile savaş sonrası dünya ekonomisini planladılar. Dünya ülkelerine altyapı kredisi veren IBRD (Dünya Bankası) ile uluslararası ödemeye sıkışan ülkelere kredi açan IMF (Uluslararası Para Fonu) gibi kurumlar burada doğdu. Bunların amacı dünya pazarının giderek büyümesi –yani tüm ülkelerin uluslararası pazarın bir parçası haline gelmesi- ve dış ticareti tıkayabilecek sorunların aşılması idi. Her iki kurum da görevlerini genelde başarıyla ifa ettiler. 1945 sonrasında dünya pazarlarındaki olağanüstü gelişme kapitalizme yeni bir hayat verdi. Sonradan globalizm adı verilen bu gelişme dünyanın çok büyük bölümünde emperyalist kapitalizmi içselleştirdi.

1918’in hayaleti Orta Avrupa ve Balkanlardan Kafkasya’ya, oradan da Mağrip ve Maşrık’a dolaşıp duruyor….

Mehmet Tanju Akad

Benzer yazılar

Yanıt verin.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Do NOT follow this link or you will be banned from the site!