1945–1960 Arası Türkiye’de Kapitalist Emperyalizmin Gelişimi-Mehmet Türkcan

Demokrat Parti, Amerika’dan ithal ettiği anti-komünist propaganda metoduyla bir Vatan Cephesi oluşturmuş ve toplumda ne kadar devrimci-ilerici unsur varsa hepsini baskıyla sindirme yolunu tercih etmişti

Emperyalizm 19.yüzyılın sonlarına doğru kapitalizmin yeni bir biçimi, bir üst evresi olarak ortaya çıkmıştır. Buna göre kapitalizmin bir üst aşaması olan emperyalizmde, üretimin aşırı gelişmesi ciddi oranda sermaye birikimine neden olmuş ve bu da kapitalist tekellerin doğmasında sebep vermiştir. Aşırı gelişen kapitalist tekeller ise sermayenin doğası gereği büyümek mecburiyetinde olduğu için keşfedilmemiş coğrafyalara ve farklı ülkelere göz dikmiştir. Kapitalizmin yeni, tekelci aşamasında sermaye ihracı temel öneme sahiptir[1]. Sermaye ihracının gerisinde ise kapitalizmin aşırı gelişmesi ve sermayenin yeni, karlı yatırım alanları bulamaması yatmaktadır. Kapitalistler karlı yatırım alanları bulmak için birbirleriyle yarışa girmekte ve bu yarış sonucu dünya, emperyalist ülkelerin gücü doğrultusunda paylaşılmaktadır. Kapitalizmin doğası gereği krizlere içkin olması, paylaşım mücadelelerini de kızıştırmakta ve savaşlara neden olmaktadır. İşte I. Dünya Savaşı bunlardan biridir. Bu savaş sonucunda emperyalist devletlerarası güç dengesi değişmiş, tıpkı diğer üçüncü dünya ülkeleri gibi Osmanlı Devleti de emperyalist devletlerarasında paylaşılmıştır.

Daha geriye gidildiğinde ise; “Osmanlı toplumu, 18.yüzyıldan itibaren hızlı bir sömürgeleşme sürecine girmiş, devlet hızla kompradorlaşmış, rüşeym halinde yerli kapitalizm Avrupa kapitalizminin rekabetine dayanamayarak kavrulmuş, ekonomi, feodal-komprador bir yapıya bürünmüştür.” [2] Kapitalizmin açık pazarı haline gelen Osmanlı İmparatorluğu mali çıkarlarla ipotek altına alınmıştır. Duyun-u Umumiye, Kapitülasyonlar, gayr-i Müslim unsurlara tanınan ayrıcalıklar ekonominin yarı sömürge olduğunun en önemli göstergeleri arasındadır. Bu unsurlar Osmanlı’yı iktisadi, siyasi ve askeri anlamda emperyalist güçlerin denetimi altına sokmuştur.

Yarı sömürge bir imparatorluk olan Osmanlı gelişmiş bir sanayiye sahip değildi. Sanayi Batı Anadolu ve Marmara’da oldukça cılızdı. Dolayısıyla Osmanlı hammadde ihracatçısı ve sınaî ürün ithalatçısı bir ekonomik düzenin hüküm sürdüğü imparatorluktu. Uluslararası ihtisaslaşmanın bu klasik biçimi 19.yüzyılın ilk on yılında başlamış ve Avrupa kökenli sınaî ürünler iç piyasaya iyice yerleşmiştir.[3] Savaş yılları ise güç durumda olan ekonomiyi daha da zora sokacaktı. Savaş nedeniyle nüfusun büyük çoğunluğu silâhaltına alındığından tarım da zora girecekti. Tüm bunlar cumhuriyeti kuranlara örnek teşkil edecek ve yeni kurulacak Türkiye Cumhuriyeti iktisadi olarak bağımsız temeller üzerine inşa edilecekti. Cumhuriyet’in geçmişten farklı olarak inşa edileceği, eski rejimle hiçbir alakasının olmadığı kurucu kadrolar tarafından sürekli vurgulanacaktı.

Osmanlı İmparatorluğunun iktisadi durumu kısaca yukarıdaki gibiydi. Tüm bunların bilincinde olmak, Cumhuriyetin hangi şartlar altında kurulduğunu anlamak bakımından oldukça önemlidir. Türkiye Cumhuriyeti, savaşın yarattığı yıkım ve yokluk yanında Osmanlı’nın miras bıraktığı borçlarla 29 Ekim 1923 yılında kurulacaktı. Sıradaki bölümde Cumhuriyetin kuruluşundan 1945 yılına kadar olan tek partili dönem incelenecektir.

  1. Tek Partili Dönem: Korumacı-Devletçi Ekonomi, (1923–1945)

29 Ekim 1923’te Türk ulusal devrimci hareketi, bağımsız bir Cumhuriyet kurarak yarı sömürge olan Osmanlı İmparatorluğunun yerini aldı. Feodal unsurların hakim olduğu Osmanlı’da devrimci bir burjuvazi gelişmediğinden, devrimi küçük burjuvazi üstlenmekteydi. İşte Cumhuriyet de alt orta sınıfa mensup asker, toprak sahipleri ve eşrafın birlikteliğiyle kurulmuştu. İlk Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal oldu. Lakin konumu sağlam değildi. Milli mücadele sırasında birlikte olduğu kimi arkadaşı ciddi tehdit oluşturacağı gerekçesiyle siyasetten uzaklaştırıldı. Tek parti döneminde ordu siyasetten men edilmişti.

Yenilik Kemalist düşüncenin merkezindeydi. Feodal ve yarı sömürge düzenin yerine muasır bir düzen yeğlendiğinden, eskisi yıkılmalıydı. Eski düzenin yıkılması için de milli bir sanayi burjuvazinin inşa edilmesi gerekliydi. Türkiye Batılı medeniyetlerin seviyesine ancak ve ancak güçlü, dengeli ve bağımsız bir sanayi ekonomisiyle ulaşabilirdi. Dolayısıyla sanayileşme, uygarlıkla bir tutulmaktaydı. Yarı sömürge bir imparatorluk olan Osmanlı’da sanayi burjuvazisi gelişememiş, devrim daha sonra bahsedileceği üzere bağımlı gelişen bir zümre ile yapılan iş birliği sonucu gerçekleştirilmişti. Dolayısıyla yeni kurulan Türkiye’de ilerlemenin motoru olarak görülen sanayileşme hamlesini üstlenecek bir burjuvazi sınıfı bulunmamaktaydı. Bu durumda devlet büyük üretimi üstlenerek, ilerici ve planlı bir ekonominin gelişmesi için çaba sarf etti. Cumhuriyetin kuruluşunun hemen ardından gerçekleştirilen İzmir İktisat Kongresi’nde (1923) bu doğrultuda oldukça önemli kararlar alındı. Buna göre ulusal egemenlik ulusal ekonomik egemenlikle bir tutuldu. Ekonomi modern devletin temeliydi ve o olmadan yapılan tüm devrimler de başarısız görülmekteydi. Öncelikle modern bir kapitalizmin oluşması için devlet bireyleri zenginleştirecekti. Bunun sonucu oluşacak olan burjuvazi de yabancı sermaye ile işbirliğine girerek gelişecekti. Bu gelişme ise ekonominin dışa kapanmasıyla birlikte sağlanacaktı. Rejim ekonominin Avrupa rekabetine karşı savunulmasını temel alıyordu. Osmanlı döneminde ise tersi geçerliydi öyle ki Avrupalılara tanınan kapitülasyonlarla Avrupa ekonomisi büyümüş, Osmanlı hükümeti ise yabancı sermayenin jandarması haline gelmişti. Yeni Türkiye böyle bir durumu kabul edemezdi. Türkiye ulusal sanayisini geliştirmek zorundaydı ve bu Türkiye’nin ilerlemesinde hayati bir öneme sahipti. Dışa kapalı korumacı politikalarla gümrük vergileri belirli seviyede tutularak ulusal sanayi geliştirilecekti. Tüm bu korumacı tutum karşısında Kemalistler yabancı sermayeye karşı bir tavır da geliştirmemişlerdi. Öyle ki yabancı sermaye, yasalara uyduğu sürece ülkeye girebilmeliydi zira savaş[4] ülkeyi tahrip etmişti, dışarıdan gelecek sermaye modern bir ekonominin inşa edilmesine yardımcı olabilirdi.

İzmir İktisat Kongresi’nden sonra güçlü ve etkin bir özel sektör yaratmak için Atatürk’ün talimatıyla İş Bankası kurulmuştur. Bankanın kuruluşunda ulusal kurtuluş savaşına katılan cumhuriyet dönemi politikacıları ile tüccar ve eşraf da yer almıştır. Bankanın genel müdürlüğüne CHP’nin liberal kanadını temsil eden Celal Bayar atanmıştır. Banka, yerli ve yabancı sermaye gruplarıyla hükümet arasında aracı bir rol üstlenmekte ve özel çıkar grupları lehine politikalar geliştirmekteydi.[5] Banka ayrıca hem yabancı bankalarla hem de İstanbul’daki gayr-i Müslim kapitalistlerle rekabet edecek ulusal bir kurum olmayı da amaçlamaktaydı.

Türkiye’de yerli bir burjuvazi sınıfı tam gelişmediğinden ötürü, sanayileşme hamlesi gerçekleştirilemiyordu. Dolayısıyla 1930–39 yılları arası korumacı yaklaşımlar benimsendi. Bu dönemde dünyada ekonomik bir buhran yaşanırken Türkiye dışa kapanarak devlet eliyle sanayileşme atılımı gerçekleştirdi. Devlet özel sektörün gücünün yetmediği alanlarda devreye girmekte özel sektöre birçok konuda yardımcı olarak onun gelişmesini desteklemekteydi.

1927 yılında Sanayi Teşvik Yasasıyla devlet yerli kapitalistlerin (ulusal sanayinin) gelişmesi için gerekli önlemleri aldı. Özel servet birikimini teşvik için bazı özel firmalar devlet tekelleriyle doğrudan işbirliğine yönlendirildi.[6] Korumacılık terk edilerek devlet eliyle sanayileşme atılımı gerçekleştirilmeye çalışıldı ve bunun için özel girişimcilerin devlet tekelleriyle ortaklıklar kurması sağlandı. Devlet tarım dışındaki sektörlere (sanayi ve altyapı) özel sermayenin girmeye teşebbüs edemeyeceği büyüklükteki alanlara girmekle mükellef olduğu gibi, özel teşebbüse gerekli imkânları da sağlamayı görev edinmişti.[7] Bu doğrultuda oluşturulan I. Beş Yıllık Kalkınma Planıyla on ikisi devlet toplam on beş fabrikanın kurulması kararlaştırıldı. Bu plan pahalı ithal ürünlerin Türkiye’de üretilmesini sağlayacaktı. Türkiye Sovyetler Birliğinden sonra planlı ekonomi uygulayan ülkeler arasına girdi. İlk plan 1938’de uygulandı ve sanayileşme hamlesi başarıyla gerçekleşti. II. Plan hayata geçirilemeden II. Dünya Savaşı patlak verdi. I. Beş Yıllık Kalkınma Planı’yla Türkiye artık ithal ettiği çoğu malı üretir durumdaydı.

  1. Dünya Savaşı sonrası konjonktür değişmekteydi. Türkiye II. Dünya Savaşına girmedi ama savaş ekonomisinin yarattığı tüm ağır şartları yaşadı. İthalat azalmış, yetişkin nüfusun önemli bir kısmı silah altına alındığından üretim düşmüştü. Savaş öncesi planlanan sınaî atılımlar gerçekleştirilemediği gibi savaş sırasında gelir dağılımında ciddi adaletsizlikler gözlenmişti. Halk savaşın yarattığı yokluktan derin bir biçimde etkilenirken karaborsacılık ve stokçulukla ticaret burjuvazisi ve hatta yüksek bürokrat kesimi ciddi karlar elde etmişti. Savaşın hemen ardından İnönü hükümeti biri iç biri de dış olmak üzere iki baskı odağıyla karşı karşıya kaldı. II. Dünya Savaşı sırasında CHP, belirli uygulamaları hayata geçirdi. Öyle ki savaş zamanı hayatını ithalatla kazanan ticaret burjuvazisi karaborsacılık ve stokçulukla oldukça zenginleşmişti. Bu zenginleşmenin önüne geçmek adına Varlık Vergisi hayata geçirildi (1942) ve ayrıca topraksız çiftçiyi topraklandırmak için Toprak Reformu[8] gündeme (1945) getirildi. Gene bu dönemde Köy Enstitüleri gibi kültürleyici işleve sahip kurumlar açıldı. Tüm bu uygulamalar CHP bürokrasisiyle yakın ilişki içerisinde olan toprak ağaları ve ticaret burjuvazisi gibi asalak bir zümrenin tepkisine neden oldu. Bu tepki CHP içindeki liberal kanadın, ilerici devrimci kanada karşı ciddi bir biçimde muhalefet etmesine sebep oldu. İçerde bu şekilde bir baskıya maruz kalan CHP dışarıdan da Sovyet tehlikesiyle gerilmekteydi. Öyle ki Türkiye II. Dünya Savaşına girmeyerek hem batıyla hem de Sovyetlerle arasını bozmuştu. Savaşın hemen ertesinde Stalin 1945 yılında Rusya-Türkiye saldırmazlık anlaşmasını feshederek Boğazlar ve Doğu Anadolu’da hak iddia etmeye başladı. Türkiye daha fazla yalnız kalamayacağını anlayarak Batı’ya yanaşma kararı aldı ama Batı’nın kapıları Türkiye’ye kapalıydı. Nihayet Amerika’yla görüşüp önemli askeri yardımlar koparabilmişti. 1946 yılında Missouri Zırhlısı İstanbul Boğazına girdi ve Türkiye artık yalnız değildi. Ardından Truman Doktrini’yle yüz milyon dolarlık askeri malzeme geldi. Bu yardım Marshall yardımlarına kapı aralayacak ve Türkiye üç milyar dolar daha para alarak ekonomik ve askeri açığını kapatmaya çalışacaktı.[9] Amerika’dan alınan bu yardımların elbette bir karşılığı olacaktı zira Amerikan emperyalizmi masaya oturduğu devletlere eşit şartlarda bir anlaşma sunmamakta, devletlerin belirli bir ekonomik ve siyasi politikayı benimsemesi için önemli dayatmalarda bulunmaktaydı. Böylece onları pazar ekonomisine çekmek için elinden geleni yapmaktaydı. Türkiye’nin ödeyeceği bedel ise ekonomisini liberalleştirmek ve devletçilikten vazgeçmekti. Öyle ki Refik Saydam’ın ölümünden sonra yerine geçen Şükrü Saraçoğlu piyasa üzerinde, bir önceki dönemden (Saydam dönemi) kalma sıkı denetim mekanizmalarını gevşetmeye girişti. Bu da ülkede dörtnal bir enflasyon yaratarak, Marshall, Truman yardımları paravanası altında, Amerikan emperyalizminin ülkeye iyice girmesini sağlayarak yabancı sermayeye geniş imtiyazlar sundu (Ülkenin sömürgeleşme sürecinin başlaması).[10] Bu yardımlar ileriki satırlarda da aktarılacağı üzere sonraki dönemlerde yoğun bir biçimde artarak devam etti ve ülke gittikçe emperyalizmin boyunduruğu altına girmeye başladı. Tüm bunlarla birlikte devir barışın ve demokrasinin devriydi dolayısıyla tek adamlara, führerlere, şeflere yer yoktu. Haliyle çok partili siyasi hayata geçilmesi için dış baskılar giderek artmaktaydı.

Parti içi muhalefetin sivrilmesi ve dış baskılar sonucu İnönü, muhalefetin oluşturulacak başka bir oluşum içinde yapılmasının uygun olacağını belirtti. Uyarıya kulak asmayan hizip kısa bir süre sonra partiden ihraç edildi. İhraç edilen isimler arasında Demokrat Parti’nin kurucu kadrosunu oluşturan Adnan Menderes, Fuat Köprülü, Fatin Rüştü Zorlu gibi isimler vardı. Celal Bayar’ın istifası ardından 7 Mart 1946 tarihinde demokrat parti kuruldu.

  1. Çok Partili Dönem: İlerici-Devrimci Kanadın Tasfiyesi, Liberallerin Zaferi

Demokrat Parti’nin (DP) kuruluşu İnönü tarafından desteklenmekteydi. Öyle ki bu parti, iktidar partisini denetleyip, halkın tepkilerini ölçen bir emniyet vanası olacaktı. Demokrat Parti belirli nüans farkları olsa da gerek siyasi gerek iktisadi olarak CHP ile benzer bir programa sahipti. Liberal ve özgürlükçü bir söylemle iktidara gelen DP, CHP’yle kıyaslandığında daha sağda bir partiydi. CHP ile arasındaki temel fark ekonomideki devlet müdahalesinin azaltılması ve kamu iktisadi teşebbüslerinin özel kesime devredilmesiydi. Devlet ekonominin içinde değil ekonominin üstüne bir yapı olmalıydı. DP kısa sürede özel girişimcinin sözcüsü haline geldi. Liberal aydınların yanı sıra iş adamlarının desteğini alan parti, savaşlar ve yokluklardan bıkmış bir halktan, ayrıca devrimleri pek hoş karşılamayan ciddi bir kesim tarafından destendi. Böylece DP en gerici kesimlere kucak açarak onların parlamento içinde sözcüsü haline geldi. Birçok kaynakta Demokrat Partinin Cumhuriyet Halk Partisi ile iktisadi ve politik bakımdan benzer programlara sahip olduğu dile getirilmektedir. Bu durum belki başlangıç için uygun olabilir. Öyle ki gerek iç gerekse dış baskılar sonucu CHP hükümeti liberalleşme kararları almak zorunda kaldığından bu durum parti içindeki ilerici-devrimci kesimin susturulmasına neden oldu. Bunun sonucunda da devletçi politikalardan vazgeçildi ve Türkiye’nin serbest pazar ekonomisiyle bütünleşmesinin önünü açan uygulamalar hayata geçirildi[11]. CHP’nin savaş zamanı icraatlarından memnun olmayan liberal kanat muhalefete geçerek DP çatısı altında yeni bir siyasi oluşum olarak gün yüzüne çıktı. Dolayısıyla CHP içinde devletçiliği savunan devrimci-ilerici hizbin susturulmasından[12] sonra CHP’nin DP’yle iktisadi ve politik bakımdan benzer programlara sahip olduğu kısmen söylenebilir. Burada kısmen olduğunu belirtmekte oldukça yarar var zira daha sonra görüleceği üzere DP Cumhuriyet ilke ve değerlerini yontarak siyasi yaşamına devam eden, ülkeyi emperyalist talana açan bir parti haline gelecekti.

1944 yılında piyasa üzerindeki sıkı denetimini kaldıran Saraçoğlu hükümeti, lirayı devalüe etti, ithalatı kolaylaştırdı. Bunun sonucunda enflasyon açığa çıktı. Tüm bu serbestleştirme politikaları 1950 seçimlerine kadar sürecekti. 1946-47 yılları CHP’nin iktisadi ve siyasi politikalarında önemli değişikliklerin gözlemlendiği yıllardır. Öyle ki liberalizasyon kararıyla korumacı-devletçi bir kalkınma modelinden vazgeçilerek, serbest pazar ekonomisine geçiş desteklendi. II. Dünya Savaşı sırasında dış ticaret fazlası olan bir ülke anlamsız bir biçimde kredilerle dışa bağımlı bir hale getirilmeye çalışıldı. Bağımlılığın temelleri Truman Doktrini ve Marshall Yardımlarıyla atılmıştı.1949 yılında Marshall Yardımlarıyla ilk traktörler ülkeye geldi. Amerika kontrolünde askeri amaçlı karayolu demiryoluyla koordineli olmayacak bir biçimde inşa edilmeye başlandı. Bu yıllarda ayrıca CHP’ye olan toplumsal muhalefet kendini şiddetli bir biçimde göstermekteydi. Öyle ki kuruluşunun aynı yılı daha taban örgütlenmesini tamamlayamayan DP seçimlerde mecliste 61 sandalye kazanabilmişti ve bu oldukça büyük bir başarıydı. 23 yıllık iktidar partisi yoklukla, savaşlarla, kuyruklarla anılır olmuştu ve kitleler oldukça tepkili olduğundan DP ciddi bir destek almaktaydı. Bu destek daha sonra Adnan Menderes önderliğindeki partinin popülist bir politika izlemesine yol açacak ve ülkeyi felakete götüren bir sürece sokacaktı.

1950 seçimlerinde DP ezici bir üstünlükle iktidara geldi. DP milletvekillerinin toplumsal özelliklerine bakıldığında, Kemalist dönemdekilerden ayrılan birtakım farklılıklar göze çarpmaktadır. DP milletvekilleri ortalama olarak daha gençti, seçim bölgeleriyle çok daha köklü ilişkilere sahiptiler, üniversite eğitimi görmüş olan daha az, ticaret veya hukuk formasyonuna sahip olan çok daha fazlaydı. CHP’yle olan en çarpıcı farklılık, bürokratik ve/veya askeri formasyona sahip neredeyse hiç milletvekilleri olmamasıydı. Türkiye seçkinlerinin hayli farklı bir kesiminin iktidara gelmiş olduğu açıktı.[13] Yeni iktidarın sınıfsal yapısı eskisinden farklıydı.

1950 seçimleriyle iktidara gelen demokratlar alınan dış yardımlar doğrultusunda sanayileşmeden vazgeçerek, tarım ve hammadde ihracatına dayanan bir kalkınma programı izleyeceklerini ifade ettiler. Cumhurbaşkanı Celal Bayar, sanayileşmiş batılı ülkelerin Türkiye’nin sanayi alanında kendini geliştirmesine olanak tanımayacaklarını ifade ederek, tarım sektöründe ihtisaslaşmanın önemine vurgu yapmaktaydı. Kendisi de büyük çiftlik sahibi olan Başbakan Menderes ise, Türkiye’nin %80’ninin tarımla geçimini sağladığını belirterek tarımın daha önce tarım dışı sektör tarafından ezildiğini ifade etmekteydi. Ayrıca üretimin en kolay arttırılacağı alan DP’li liderlere göre tarım sektörüydü. Kaldı ki krediler Türkiye’ye bir tarım ülkesi olması için veriliyordu dolayısıyla Türkiye savaştan yorgun çıkmış Avrupa’ya hammadde ve gıda maddesi ihraç etmek mecburiyetinde bırakılmıştı.

Savaştan sonra Türkiye’de asalak olarak gelişmeye mahkûm büyük toprak ve ticaret unsurlarının ön plana çıktığı anlaşılmaktadır. Bu tutucu kesim, Toprak Reformu’nun uygulanmasını engellemekle birlikte Köy Enstitüsü gibi kırsal kesimin kalkınmasında hayati önem arz eden kurumlara da karşı olduğunu göstermekteydi. Bununla birlikte yabancı sermayenin ve dış yatırımların baş savunucusu durumundaydılar. Öyle ki bağımlı gelişebilen bu sınıf, ülkenin emperyalizmin boyunduruğu altına girmesinde kilit rol oynamaktadır.

Eski anlamda sömürgecilik terk edildiğinden emperyalist kapitalizm büyük toprak unsurları ve ticaret burjuvazisi gibi bağımlı gelişmeye mahkûm unsurları destekleyerek, geri bıraktığı ülkeleri ekonomik, siyasi ve askeri olarak boyunduruk altına almaya çalışmaktaydı. Bu da sömürünün yeni biçimi olarak adlandırılmaktadır. Ortaklıklar, anlaşmalar, elbette iki eşit devletin aynı şartlar altında bir araya gelmesi olarak anlaşılmamalıdır.

  1. Kredi ve Yardımlarla Kalkınma Hamlesi: Güzel Yıllar

Marshall Yardımlarının ülkeye gelmesiyle tarımda makineleşme gerçekleşmiş, traktör ve biçerdöver sayısında muazzam bir artış yaşanmıştır. Hava şartlarının da iyi gitmesiyle Türkiye 1953 yılına geldiğinde buğday üretiminde dünya dördüncüsü olmuştur. Tarımsal üretimdeki artış genel olarak ekonomik bir büyümeye de sebep olmuş ve Türkiye 1953 yılına gelindiğinde % 12-13 civarında büyümüştür. Tarım hızla büyürken sanayi gerilemiştir. Makineleşme tarımsal üretimi arttırmasına karşın kırsal kesimde yaşamı dönüşüme uğratmıştır. Öyle ki önceden topraklarda kiracı olan köylü, makinenin tarıma girmesiyle makinenin bir uzantısı haline gelmiş ya da şehirlerdeki cılız sanayide iş bulmak için şehre göç etmeye başlamıştır. Makineleşmeyle birlikte büyük bir doğa katliamı da gerçekleşmiştir. Öyle ki büyük mülk sahipleri meraları ekip biçmeye başlarken orta ve küçük (topraklarından edilen) mülk sahipleri de ormanlara göz dikmiştir. Bu da ziraatın Türkiye’de nasıl plansız bir biçimde geliştiğinin en büyük göstergesidir. Kırda radikal bir değişim dalgası tüm hızıyla sürerken ağır taşımacılığa uygun karayollarının Amerikan kredileriyle inşa edilmesi sonucu kırsal alanların merkezle olan bağlantısı sağlanmaya çalışılmıştır.

Marshall Yardımlarından sadece %1’lik bir kesimi oluşturan büyük toprak ağaları yararlanırken, orta ya da küçük toprak sahipleri yararlanamamıştır. Büyük toprak ağalarının gelir seviyesindeki muazzam artış onların tarım burjuvazisi haline gelmelerini sağlamıştır. Bu kazançların ancak çok küçük bir kısmı üretime yeniden dönmüş, kalan kısmı ise tarım burjuvazisinin lüks giderleri için harcanmıştır. Lüks tüketim mallarının ithali ise dış ticaret açığına sebebiyet vermiştir. Çok partili dönemde toprak ağaları, tüccar burjuvazi oldukça güçlenmiş, toprak reformu gerçekleştirilemediği içinse köylü daha da ezilmiştir.

Marshall Yardımlarıyla Türkiye bir tarım ülkesi olarak konumlandırılıyordu. Motorunu, lokomotifini, trenini kendi üretemeyen bir ülkenin kredilerini sanayiye yönlendirmesi de oldukça anlamsız karşılanıyordu. Kıt kaynaklar bu tür projelere alet edilmemeliydi. Türkiye ancak ve ancak tarımla kalkınmalıydı. Verilen krediler sadece tarım sektöründe kullanılabilme şartıyla verilmekteydi. Bir tarım ülkesi olarak konumlandırılan Türkiye, savaştan yorgun çıkmış Avrupa ülkelerine gıda ve hammadde ihraç edip sınaî ürünleri ithal edecekti. Devlet artık milli bir kapitalist sınıf oluşturmaktan öte Amerikan hazinesinin yardımlarıyla büyüme yolunu tercih etmişti.

CHP döneminde başlayan Truman Doktrini, ardından gelen Marshall Yardımlarına ve Türkiye’nin NATO üyeliğine değinmek oldukça önemlidir zira bu unsurlar Türkiye’yi bağımlı bir ülke haline getirerek, iktisadi, siyasi ve askeri bakımdan emperyalizmin denetimi altına girmesini sağlamıştır.

Türkiye daha önce de belirtildiği gibi Truman Doktriniyle Amerika’dan askeri bir yardım almıştı. Sovyetler II. Dünya Savaşının hemen ertesinde Türkiye’yle saldırmazlık anlaşmasını feshetmiş, Boğazlar, Kars, Ardahan ve Artvin’de üsler kurmak istemiştir. Bu yardımlar aracılığıyla Amerika komünizmin Avrupa’da yayılmasını engellemeyi ve Rusya’nın kuracağı uydu devletlerle güçlenmesini önlemeyi amaçlamaktaydı. ABD bu yardım karşılığında ise Türkiye’den çok partili siyasi hayata geçişi talep ediyordu. Türkiye’nin kalkınması için önemli olan Köy Enstitüleri, I. Beş Yıllık Kalkınma Programları ise uygun görülmüyordu. Çünkü bunlar Sovyetleri hatırlatacak şeylerdi. Truman Doktrinin önemli yanlarından biriyse Marshall Yardımlarına ön ayak olmasıdır.

ABD ekonomik ve askeri yardımları iki devletin klasik düşmana karşı işbirliği olarak görülmemelidir. ABD ilişki kurduğu ülkelerin belirli bir ekonomik sistemi benimsemesini ve kalkınma yolunu izlemesini sağlamaya çalışır. Dolayısıyla soğuk savaş döneminde ABD kapitalizmden yana olan güçleri kuvvetlendirip, kapitalizme karşı olanları zayıflatmayı amaçlar. Bu doğrultuda Türkiye 1947’de Truman Doktriniyle ABD’den askeri yardım aldı. Bu yardımın amacı Türkiye’nin savunulması değil; Türk askerlerinden oluşacak bir birliğin kurulmasıydı. Zira Türk askerleri Amerikalı askerlerin 8 de 1i kadar bir gidere sahipti.

Yollanan mühimmatlar ise ABD’nin isteği doğrultusunda kullanılacaktı. [14] Bu yardımla Türk ordusu Amerika tarafından düzenlenmeye başlandı ve orduda radikal değişiklikler yapıldı. Harp akademilerinde eğitim üç yıldan bir yıla indirildi zira ordunun herhangi bir deniz aşırı savaş gerçekleştirmek için yetenekli personele ihtiyaç duymayacağı düşünülüyordu. Öyle ki ordunun büyük çaplı kara harekâtlarında gerilla tarzı bir savaş yürütmesi amaçlanıyordu ve bunun için bir yıllık eğitim yeterliydi. ABD başka ülkelerde de benzer şekillerle uydu ordular yaratmıştı.

Türkiye, Marshall Yardımlarından da yararlanmak istemişti. Bunun için ABD, bir ekip görevlendirdi. Türkiye’nin bütçesinin yarısının savunma sanayine harcandığını, savaş zamanı ekonomisinin ve sanayisinin güçlendiğini, yer altı ve yer üstü kaynaklarına sahip olduğu belirtildi. Türkiye’nin birçok batılı ülkeye yardım edebilecek bir konumda olduğunun altı çizildi. Türkiye kalkınma programının finansmanını kendi karşılayabilirdi. Haliyle ABD kredi vermekte pek gönüllü davranmadı. Bunun üzerine dışişleri bakanı Türkiye’nin tarım makine ve teçhizatına ihtiyaç duyduğunu belirterek yardımlar konusunda ısrarcı oldu ve Türkiye 1948’de Marshall Yardımlarını almaya başladı. Yardımlar karşılığı ise Türkiye’ye bir şart koşulmuştu. Türkiye savaştan yıkık çıkan Avrupa’nın gıda ve hammadde ihtiyacını karşılamak üzere bir gelişme çizgisi izleyecekti. Yani Türkiye aldığı yardımlarla tarımı geliştirecekti. Devlet milli bir sanayiyi kurmak yerine ABD yardımlarıyla boyunduruk altına alındı. Büyük toprak ve ticaret burjuvazisi geliştirilerek yabancı sermayeyle koordineli bir biçimde hareket etmesi sağlandı ve komprador bir kapitalist sınıf gelişti.

Menderes hükümeti, belirli bir ekonomik plan ya da programa sahip değildi. Kalkınmak sadece ekonomik anlamda kalkınma demekti ve bu da ancak ve ancak dışarıdan gelecek yardımlarla gerçekleştirilebilirdi. Amerika’nın gönderdiği yardımlar ise gelişigüzel bir biçimde harcanıyor ve bürokrasiyle ilişki içinde olan kesimlerin zenginleşmesini sağlıyordu. Toplumun geri kalanı ciddi bir yaşam mücadelesi vermekteydi. Askeriye de buna dahildi. Dolayısıyla askeriyenin hem ekonomideki yükünü azaltmak hem de modernize etmek için NATO’ya girme planları yapıldı. Türkiye’nin bu teklifi kibarca birkaç kez reddedildi. Bunun için Türkiye İngiltere ve Amerika’ya tavizler vermek zorundaydı. İngiltere’nin Ortadoğu’daki iktisadi çıkarlarını ve hegemonyasını koruması için Türkiye bölgedeki gerici rejimlere destek verdi. Böylece Türkiye Batı çıkarlarının temsilcisi rolünü üstlendi. Kore Savaşının patlak vermesinin ardından ABD, Sovyetlerin Avrupa’ya yapacağı bir saldırıyı engellemek adına Doğu Akdeniz’i bir karşı saldırı alanı olarak kullanabileceğini düşünmekteydi. İlerleyen zamanlarda Amerika Türkiye’de üsler kurduğu gibi Türk ordusunu Kore savaşında da kullanacaktı. Türkiye soğuk savaş sırasında çok ciddi tehlike arz etmesine karşın kendi topraklarını Amerikan emperyalistlerine Rusya’ya, karşı saldırı amaçlı kullandırttığı gibi Türk askerini hiç alakası olmayan bir savaşa da göndermek mecburiyetinde kalmıştı. Tüm bunlar sadece biraz daha dolar için yapılmaktaydı. Öyle ki ülkenin kalkınması yukarıdaki satırlarda da bahsedildiği üzere dış yardımlara endekslenmiş durumdaydı. Tavizleri karşılığında Türkiye 1952 yılında NATO’ya alındı.

  1. Ekonomi Politikalarının Tıkanması: Krize Doğru

1954’e gelindiğinde ise Menderes hükümeti ilk dört yılda vaad ettiği sözleri yerine getirmişti. Fakat 1954 yılında Amerika’nın kredi musluklarını kısması ve aynı yıl tarımsal üretimde yaşanan düşüş, tek partili dönemde yardımların alınmasıyla birlikte baş gösteren kronik dış ticaret açıklarının artmasına sebebiyet verdi. Bu durum liberal aydınların DP’ye olan desteklerini çekmelerine neden oldu. Hayat pahalılaşıyor, halkın alım gücü azalıyordu. Hayat pahalılığından askeriye de şikâyetçiydi ve DP iktidarının kimi girişimleri (ezanın Arapçalaştırılması, İmam Hatip Okullarının kurulması) onlarda bir tedirginlik yaratmıştı. Bu tedirginlik askeriye içerisinde o yıllarda hücre tipi örgütlenmelerin başlamasına sebebiyet verecekti. Tüm bu grupların desteğini kaybetmesine karşın DP, sözcülüğünü yaptığı büyük toprak ağaları ve küçük burjuvazinin desteğini kaybetmemişti. Dolayısıyla 1954 seçimlerinde DP bir önceki döneme kıyasla oylarını arttırmıştı.

Kredi musluklarının yeniden açılması ve özel teşebbüsü çekebilmek adına Menderes hükümeti tavizler vermeye devam etti. Türkiye emperyalizmin iktisadi, siyasi ve ekonomik boyunduruğuna tamamen girerek, yarı sömürge durumunu sağlamlaştırıyordu. 1954 yılında Truman Doktrini çerçevesinde Yabancı Sermayeyi Teşvik Kanunu’nda bir dizi değişiklik yapıldı zira bu kanun tarım ve ticaret alanlarında yabancı sermayeyi dışarıda tutuyordu. Bu alanlar yabancı yatırımlara açılmalıydı. Yerli sermayeye tanınan hak ve imtiyazlar yabancı sermayeye de tanınmalıydı. Çok uluslu büyük şirketlere, yerli şirketlerle aynı hakların tanınması adil değildi. Bu yabancı sermayeye imtiyaz anlamına gelmekteydi zira yabancı şirketlerle yerli şirketler eşit değildi. Yabancı Sermayeyi Teşvik Kanunu’nun ardından Turizmi Teşvik Kanunu çıkarıldı. Yabancıların artık kıyı bölgeleri ve köylerdeki yerleri satın alması sağlanarak bu yerler ranta açıldı.

Çıkarılan belki de en önemli kanunlardan biri de Petrol Kanunu oldu. Kanun 1954’e yürürlüğe girdi. 1926’da çıkarılan Petrol Kanunu’na göre devlet petrol arama ve çıkarma yetkisine sahipti. 8-9 yıllık aramalar meyvesini vermiş ve ülkede 1940 yılında petrol bulunmuştu. Bu yeni kanunla Türkiye ağır yaptırımlara maruz kaldı. Devlet petrol arama ve çıkarma işini özel sektöre devretti. Devlet kendi kaynaklarını kendi eliyle değerlendiremedi. Türkiye Petrollerine yabancı sermayeyle eşit haklar tanındı ve 8 adet ruhsat sınırı çerçevesinde petrol arayıp çıkarabilme imkânı sunuldu. Oysa yabancı tekeller kurdukları yavru şirketlerle ruhsat sınırını aşarak dilediği yerde petrol arayabiliyordu. Yabancı şirketlere petrol rafinerisi kurma izni de verildi ve bu şirketlere petrol ithal etme hakkı tanındı. İthal edilen petrolün fiyatı yabancı şirketler tarafından rekabet fiyatına göre değil monopol fiyatına göre belirlendi. Fiyatların bugün bile dünya ortalamasından oldukça yüksek olmasının sebebi işte buydu.

Tüm bunlara karşın kredi muslukları açılmamış ve 1956 yılında DP Milli Koruma Kanunu’nu yürürlüğe koymuştu. 1957 seçimlerine gelindiğinde ise demokratlar zayıflamaya başlamıştı. Plansız ve programsız ekonomi politikalarının sebep olduğu sıkıntıları en derinden yaşayan halkın bir tepkisiydi bu. Muhalefet de tepkisini sıkça dile getiriyor, akademi, üniversiteler, basın, Menderes hükümetini yoğun biçimde eleştiriyordu. DP’nin bu eleştirilere yanıtı ise anti-demokratik yasaları hayata sokmaktı. Öyle ki gazeteciler ve öğrenciler ceza evlerine atılacak, akademisyenler üniversitelerden uzaklaştırılacaktı. Menderes, cumhuriyetin kurucu kadrosu içinde yer alan İsmet Paşanın asker olması nedeniyle, ordunun CHP’ye hep daha yakın olduğunu düşünmekteydi. DP’nin İsmet Paşa fobisi yeni anti-demokratik uygulamaların hayata geçirilmesine neden olacaktı. Bu saplantılı düşünceye göre CHP ve ordu gizli darbe planları yapmaktaydı. Böylesi planların ciddi bir biçimde tartışıldığını düşünen DP bir tahkikat komisyonu oluşturdu. Bu komisyon muhalefeti susturmayı hedeflediği gibi, CHP’nin geçmişte haksız kazanç elde ettiğini öne sürerek onun tüm mal varlıklarına el koymayı planlıyordu. Özgürlük ve demokrasi şiarıyla iktidara gelen Menderes, gittikçe otoriter bir devlet adamına dönüşüyordu. Devalüasyonlar sonucu açığa çıkan ekonomik krizlerle Menderes hükümeti bir hegemonya bunalımı yaşamaktaydı ve bu bunalımı zor yoluyla gidermeye çalışmaktaydı. Amerika’dan ithal ettiği anti-komünist propaganda metoduyla bir Vatan Cephesi oluşturmuş ve toplumda ne kadar devrimci-ilerici unsur varsa hepsini baskıyla sindirme yolunu tercih etmişti. Bu dönemde Cumhuriyetin ilerici, devrimci ögeleri anti-komünist propaganda ile dizginlenmek istenmiştir. Öyle ki Menderes tarikat liderleriyle bir araya geldiği gibi, İmam Hatip okullarını, modern din adamı yetiştirme gerekçesiyle İlahiyat Fakültelerini açmış, okullara din dersini koymuştur kısacası din istismarcılığı bu dönemde oldukça popüler bir hale gelmiştir.[15] Daha öncesinde ise kır kesiminin gelişmesi için hayati öneme sahip Köy Enstitüleri komünistlik suçlamasıyla kapatılmıştı.

1957’de iktidar girdiği ekonomik çıkmazlar sonucu kamu kesimini yeniden keşfedecek, kamu yatırımları, iç ve dış denge gözetilerek arttırılacaktı. Devlet ve özel sektörün bir arada yer aldığı karma ekonomi modeli benimsenecek ve ithal ikameci bir montaj sanayi ülkede kuvvetlendirilmeye çalışılacaktı. Lakin artık çok geçti. Demokrat Parti yükselttiği beklentileri karşılayamamış ve Amerika kredileri kesmişti. Hükümet politikaları gerek halk gerekse ordu içinde hoş karşılanmamaya başladı. DP yolsuzlukla, yoklukla anılır olmuştu. Tüm bu rahatsızlık ordu içinde 1954 yılında bir hareketlenmeye neden oldu ve ordu içinde örgütlenmeler başladı. Bunun sonucunda 1954’ten beri darbe hazırlığı içerisinde olan düşük rütbeli subaylar, emir komuta zinciri dışında 27 Mayıs 1960 yılında bir ihtilal gerçekleştirdi.

Kaynakça:

Ahmad, Feroz, Modern Türkiye’nin Oluşumu, (Çev: Yavuz Alogan) Kaynak Yayınları, İstanbul, Mart 2006

Akşin, Sina, Kısa Türkiye Tarihi, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul, Haziran 2014, s.249-273

Avcıoğlu, Doğan, Türkiye’nin Düzeni, Dün-Bugün-Yarın, Tekin Yayınevi, İstanbul, 1976,Cilt1, s.515-576

Avcıoğlu, Doğan, Türkiye’nin Düzeni, Dün-Bugün-Yarın, Tekin Yayınevi, İstanbul, 1976,Cilt2, s.776-793

Birand, Mehmet Ali, Dündar, Can, Çaplı, Bülent, Demirkırat Bir Demokrasinin Doğuşu, Doğan Kitapçılık, İstanbul, Ağustos 2007

Boratav, Korkut, Türkiye İktisat Tarihi 1908-2007, İmge Kitabevi, Ankara, Eylül 2009, s.7-107

Çayan, Mahir, Toplu Yazılar, Birgün Kitap,Ankara, 2013, s.329-349, 363-366

Zürcher, Erik Jan, Modernleşen Türkiye’nin Tarihi, (Çev: Yasemin Saner), İletişim Yayınları, İstanbul, 2014, s.323-350

                                                                                               Mehmet Türkcan

[1] Konu ilerledikçe fark edileceği üzere sermaye ihracı beraberinde mal ihracını da kapsamaktadır. Örneğin Amerika, Truman Doktrini ve diğer boyunduruk altına alma metotlarıyla sadece sermaye ihraç etmedi beraberinde mal ihracını da teşvik etti. Kendini belirli alanlarda (tarım sektörü, ordu) belirli ürünlerin tek satıcısı haline getirdi. Kaldı ki yardımlar çerçevesinde ihracı planlanan mallar için 1940’lı yılların sonuna doğru Amerika, tren yollarıyla koordinesiz bir şekilde kara yolları yapımını teşvik etti.

[2] Mahir Çayan, Toplu Yazılar, Birgün Kitap Yayınları, Ankara, 2013, s.329–330

[3] Detaylı bilgi için bkz: Korkut Boratav, Türkiye İktisat Tarihi 1908–2007, İmge Kitabevi, Eylül 2009,

[4] I. Dünya Savaşı.

[5] Zamanla bu banka çatısı altında cumhuriyet yöneticilerinin bir kısmı bürokrat burjuvazi haline dönüşerek, eşraf ve tüccarla önemli yatırımlar yapmışlardır. Bu grup kartelleşme, tröstleşme ve yabancı sermaye yatırımlarına karşı olan devlet üzerinde gücünü arttırmıştır. Detaylı bilgi için bkz: Çayan, a.g.e., s.334

[6] Feroz Ahmad, Modern Türkiye’nin Oluşumu, Kaynak Yayınları

[7] Lakin ticaret burjuvazisi ve büyük toprak ağaları sanayi sektörüne girmede oldukça çekingen davrandılar dolayısıyla Sanayi Teşvik Kanunuyla özel teşebbüs çok fazla sanayiye çekilememiştir. Özel girişimcinin sanayiye soğuk bakmasının sebepleri arasındaysa müteşebbis bir ruhun gelişememesi gösterilmekle birlikte, ticaret burjuvazi ve büyük toprak unsurlarının bu alanı yağlı bir kazanç kapısı görmemeleri yatmaktadır.

[8] Topraksız köylüyü topraklandırmak için hayata sokulmaya çalışılan Toprak Reformu’na Çukurova’da büyük bir toprak ağası olan CHP milletvekili Adnan Menderes karşı çıkıyor ve bunun faşizanca olduğunu öne sürüyordu. Devlet özel mülke el koyamazdı. Hem böyle bir uygulama toprakları da bölmekteydi.

[9] Mehmet Ali Birand, Can Dündar, Bülent Çaplı, Demirkırat, Bir Demokrasinin Doğuşu, Doğan Kitap, İstanbul, 2007

[10] Çayan, a.g.e., s.335

[11] Örneğin, DP döneminde daha da şiddetlenecek Truman Doktrini ve Marshall Yardımları adı altında ülkeye sermaye ihracı gerçekleştirildi.

[12] Doğan Avcıoğlu’nun yerinde bir tespitiyle milliyetçi-devrimci hareketin tasfiye edemediği, aksine güçlendirdiği bey, ağa ve tefeci ile komprador nitelikteki kapitalist sınıf iktidara eskisinden çok daha güçlü biçimde yerleşmiştir. Toprak reformunu gerçekleştiremeyen bağımlı ticari yapıyı değiştiremeyen ve siyasi bağımsızlığı ekonomik bağımsızlıkla sağlam temeller üzerine oturtamayan milliyetçi-devrimcilerin kendi politikalarıyla güçlendirdikleri bu tutucu sınıflar, çok partili hayatla ön plana çıkmışlar ve milliyetçi devrimcileri etkisiz kılmışlardır. Detaylı bilgi için bkz. Doğan Avcıoğu, Türkiye’nin Düzeni Dün-Bugün-Yarın, Tekin Yayınevi, İstanbul,1976, I. Cilt, s. 520–521

 

[13] Erik Jan Zürcher, Modernleşen Türkiye’nin Tarihi, (Çev: Yasemin Saner), İletişim Yayınları, İstanbul, 2014, s.323

[14] Mesela Türkiye bunları Kıbrıs mücadelesi sırasında kullanamadı.

[15] Avcıoğlu, I.Cilt, s.565-566

Benzer yazılar

2 Yorum

  1. Ayşegül Cihan

    Aslında 1930 yılında Fethi Okyar ve Serbest Fırka’nın ilk liberal girişim olduğunu söylemek de mümkün. .. Çünkü Okyar, Osmanlı borçları başta olmak üzere pek çok konuda İnönü’den farklı düşünüyordu. Aslında bu bizzat Atatürk tarafından öngörülen bir ekonomik arayıştı. … Bu partiye girdiği ilk tek seçimler olan 1930 yerel seçimlerinde özellikle Ege ve Akdeniz bölgesinden yoğun oy çıkıyordu. ..

    Yanıt
  2. Onur Aydemir

    Mehmet Türkcan bu yazısıyla, gözümüzün önünde olmasına rağmen “unutmayı” başardığımız ve bu yüzden başımızın dertten kurtulmadığı bir gerçeği; “emperyalizme bağımlılık ilişkilerimizi” tarihsel bir perspektifle ele alıyor. Bunu da titiz bir araştırmayla taçlandırıyor. Ellerine sağlık Mehmet, daha nice yazılarını okuyalım böyle…

    Yanıt

Yanıt verin.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Time limit is exhausted. Please reload CAPTCHA.

Do NOT follow this link or you will be banned from the site!