21. Yüzyıl Planlama 2015/Güz Seminerleri

21. Yüzyıl Planlama 2015/Güz Seminerleri

“Bilim ve Aydınlanma”

 1pl

Prof. Dr. Bilsay Kuruç önderliğinde 11-14 Kasım 2015 tarihleri arasında Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde “Bilim ve Aydınlanma”, “Teknolojiye Nasıl Bakabiliriz?” ve “21. Yüzyılda Toprak, Tarım ve Gıda” başlıkları altında “21 Yüzyılda Planlama 2015 Güz Seminerleri” gerçekleştirildi.

Türkiye’nin en yüksek entelektüel birikiminin ülkenin en yaşamsal sorunlarına bilimsel ve samimi yaklaşımlarda bulunduğu seminerlerde ülkenin yeni politik biçimlenmesine katkıda bulunmak isteyen aydın sivil karar alıcılar dahil tüm kesimlerine yararlı olacak denli önemli saptamalar yapıldı.

Toplantıdan anafikir okurları için derleyebildiğimiz konuşmalar şöyle:

 

(11.11.2015 Çarşamba) “BİLİM VE AYDINLANMA”

 

Orhan Bursalı (Oturum yöneticisi): 21. yüzyıl planlaması üç yıldır sürüyor. Kaçak sarayla karıştırmayın ama esas külliye burası. Uçakta gelirken aydınlanmaya taktım. Bilsay hoca da vazgeçsek mi diyerekten biraz geri çekilmek istedi. Ama aydınlanmasız olmaz. Batı’da da aydınlanma üzerine oluyor ama Kant üzerine filan onun düşüncesi bugünle ilişkisi tartışılıyor. Ben sürekli aydınlanma başlığı içinde yaşayan bir insanım. Bu kötü bir şey toplumun bunu aşamaması nedeniyle.

Dünyada aydınlatılmış bir toplum var mı? Acaba aydınlanma yerine başka bir şey mi kullansak? Bilimle cumhuriyeti sentezlemek bilimle eğitimi sentezlemek. Aydınlanmanın temeli bilim ve eğitim birliği ve onun içeriği. Bu aydınlanmanın halklaştırılmasıdır desek nasıl olur? Eğitim aydınlanma düşmanlarınca ele geçirilmiş. Ama tamamen ele geçirmeleri mümkün değil. Dünyayı toplumu anlamaya ihtiyaçları var zaten. İki arada bir derede. Aydınlanmayı yeni bir sistem içinde topluma mal ederiz diye.

 

Prof. Dr. Ahmet İnam (ODTÜ) “Aydınlıklar İçinde Bilimin Aydınlığı”: Bilime çok ihtiyacımız olduğu çok açık. İstiyoruz ki bilim aydınlatsın. Bilimin ışığı derken nasıl bir ışık arzuluyoruz. Şöyle bir korkum var; bilimi mitolojik hâle getirmek. Bizim gibi kültürleri de bilimi dinleştirme dogmatik hale getirip kurtarıcı olarak görmeye yönlendirmek. Bilime böyle bakmak hiç de bilimsel değil. Bilimde tartışılan sorunları tarihini sosyolojisini anlamadan mistikleştirilmiş bilim yolunda koşmak bizi yanlış yollara götürerek tehlike arz ettiğini düşünüyorum.

Bir anarşist bilim felsefesi var. Bilimi açıklığı ve eleştirel yanıyla yaşamak daha doğru. Sağlıklı bir bilim tarihine, bilimin ekonomik sosyolojik kültürel hayata somut etkisi konusunda aydınlanmamız lazım. Daha özgür daha serbest bakmamız lazım. Kant aydınlanma yazısında aydınlanma dediğimiz şey insanın ergin olgun olmayışından çıkma çabasıdır ve bu insanın kendi aklını kullanamayışı, kendi kendine dikte ettiği bir şeydir. İnsanın aklını kullanabilmesi cesaret isteyen bir şeydir. Bizim akademisyenlerin sandığı gibi, bir sürü gibi sistemin içinde bir takım dergilerde yayın yapma işi değildir. Nietzsche’de bilim şendir. Bizde bilim ıstırap olarak yapılıyor. Çatık kaşlı. Sanki oturmuş belli kalıplar var biz ona eriştik mi doğruyu sağlayacağız sanıyoruz.

Bizim kuşaktaki gibi fen kolu-edebiyat kolu duvarlarıyla yetiştik. Bilim bir iklim işi. Üniversitelerde kendini cesaret ve adama işidir. Bilim insanları kendini soruşturmasına adayan insanlardır. Öyle yalapşap olmuyor. Memur insanlarla bilimi yürütmemiz mümkün değil. YÖK’ün bunu anladığını sanmıyorum. Bu ateşi vermemiz gerekiyor. Bilimin aydınlığı diğer aydınlık içindedir. Platonun devletini okumuşuzdur. Sonlara doğru sanıyorum bir insan modeli aydınlanmış çizgi orada insanın nasıl bir varlık olduğu konusunda görüş ileri sürüyor. İnsan dediğimiz varlık 9 bölümde düşünürsek bunun dört bölümü tamamen bedenimiz ve hayatta kalmamızla ilgili. Yemek filan. İki bölümü onun üzerine koyabileceğimiz bilgi malumat yaşamda kalma hüneri içeren… Bilim o dört artı ikiden sonra oluşan kısım. Ufuk açan paradigma değiştiren. Onla ideaları temaşa ediyoruz yeni fikirleri oluşturuyoruz. Dokuz bölümün üçte biri bilim yanı. Bu nedenle bilim her yanımızı kapsayamaz. Hayvanız da biz. Burada bilimin ışığıyla yaşayacağız ne demek? Sevgilisiyle alacaklısıyla bilimin ışığı var mı? Akademik tıraşla olmaz bu. Bilgi hayatımızın neresinde duruyor. Türkiye batıyor. Ne olacak, bilim bizi kurtaracak? Peki, hadi çalışmasını yapalım bilimsel olarak. Liselerden felsefeyi kaldırdılar Türkiye battı diyorlar.

Felsefenin içinde o ışık var zaten. Yaptığımızın içinde o ışık var zaten. Kanttan gelen ışık bize cesur ve bağımsız ol diyor. Kendi kafamızla kendi gözümüzle görmeye çalışıp göreceğiz. Kendi başımıza düşünmek ne kadar zormuş böyle?

Kitaplardan okursanız bakarsınız sizden önce düşünmüşler. Ben sınıfta düşünen öğretmen görmedim.

Bilimde bir sürü yanlışlar var üçkâğıt var olguları çarpıtma var. Kesin doğru da yok.

Kendi hayatımız ve gerçeğimizden çıkarak aydınlanma hamlesi yapmamız lazım. Bu da üniversitelerin işi. Ama orası karanlık. Belki üniversitelerin dışında oluşacak. Dergiler, internet.. Burada aşk ortaya çıkacaktır. Aşk ölünceye kadar devam eden bir heyecandır. Bunu gençlere verebilirsek bu topraklarda aydınlanma sönmez diye düşünüyorum.

 

Prof. Dr. Kadir Cangızbay (GÜ) “Aydınlanma ve Metafizik”: Bilim aşk değil isyandır. Aldatılmışlığa karşı isyandır.

Bilinen bilgileri zaman ve mekân bilgilerini ortaya çıkış koşullarından temizleyip evrensel önermeler haline getirmektir. İnsan zoolojik varlıktır ama özgürlüktür. Yer çekimi beni çekiyor. Ama paraşüt var. İnsan hürriyeti daima bir şeylere karşı gerçekleşen hürriyettir. İnsan hürriyeti daima negatif bir hürriyettir. Neyi olumsuzluyorsa ona göre rölatif bir hürriyettir. Bunun için insan hürriyeti bilime gelen bir özelliktedir.

Hürriyet var hürriyet olmasa zoolojik dünyanın dışında dünyamız olmaz.

Postmodernizm şunu getirmiştir. Marks demişti akıl akıl diyorlar bu burjuvazinin aklıdır. Kapitalizm açısından rasyonel olanı bütün insanlar açısından rasyonel olan haline getirdiler. Postmodernizm ayaklarına insan özgürlüğü dediler çok hukukluluk dediler. Alaattin Şenel yazmıştı. Bu olmaz diye. İnsan hakkı hukukunun karşıtıdır. O da doğru bu da doğru olmaz. İnsanın hakları bellidir.

İnsanın ne yapacağını akıl söylemez zaten nasıl yapacağını söyler. Hayatta en hakiki mürşit bilimdir sözü yanlıştır.

İnanmak insanın kendi beyninden feragat etmesi demektir. Batının farkı tanrıyı parantez içine almasıdır. Vardır yoktur demiyor bilemem kardeşim diyor. Ama benim dünyamda yoktur. Parantez içinde dursun orada. Laikliğin temeli budur. Bilim nesnelerin olguların nasılıyla uğraşır tabiat bilimi. Nedenine gitmeye kalktığında metafiziğe bulaşması hatta batağına düşmesi kaçınılmazdır. Biz yaratmadık ki tabiatı. Nasıl oluştu evrim kurallarını tanrının koymadığının bir garantisi yok. Fransız aydınlanması tanrı var mı yok muyla uğraşmaz onu bir kenara koyar.

Cemil Meriç aramış aramış ama kolunu vereceği bir şey bulamamış. İnanıyor musunuz demişler inanmak için kolumu bile veririm.

Orhan Bursalı: Hayatta en hakiki mürşit ilimdir yanlış bir tanım değil bence. Araştır, merak et, bul, en önemli şey budur demek istiyor. Kavrama değil de Atatürk’ün bu lafının ruhuna bakmak daha iyi değil mi? Bilim ve toplum dergisinin başında durur bu sözler; onu oradan atamam..

 

Prof. Dr. Örsan K. Öymen (Işık Üniversitesi) “Felsefe Bilim Din ve Aydınlanma”: Aydınlanma ortaçağdan çıkış demek. Ortaçağda bilim, felsefe, sanat dinin esiri olmuştu. Dindarla ayırmak gerekiyor. Dinci bir ortamda her şeyin dine endekslendiği bir dönemden bahsediyoruz. Rönesans’la birlikte bilimde sanatta ve felsefede meydana gelen belli başlı gelişmeler aydınlanmanın içini doldurmaktadır.

Ayrıca iki önemli siyasal olay var aydınlanmayı başlatan. 1776 Amerikan devrimi; Filadelfiya bildirisi. 1789 Fransız devrimi. M. Kemal’in devrimi. Bu üçünün özelliği, mutlak monarşiye karşı, feodalizme, teokrasiye karşı devrimlerdir.

Arada, bu uzun süreçte karşı devrimciler var, sahte devrimciler var. Kolay olmadı bu…

Yapay bir takım laiklik tanımları var gibi bir şey yok. Din ve devlet, din ve hukuk, din ve eğitim, din ve siyaset işinin ayrılması din ve ibadet özgürlüğünün garanti altına alınmasıdır laiklik. Açık bir şey bu.

18. yy ile özdeşleştirilen bir dönem. Ama paraşütle inmemiştir. Tarihsel kökeni vardır. Mısır ve Mezopotamya… Antik Yunanda önemli kırılma var. Biri doğa filozoflarının bakış açısı. Miletos’tan çıkmıştır. Aydın, aydınlanma bizim Miletos’ta başladı. Uygarlık tarihinde insanlık tarihinde aydınlanma tarihinde köşe taşı önemli bir kent. Thales orada. Anaksimandros, Anaksimenes bunlardaki kırılma doğada olanları doğanın kurallarıyla açıklamaya çalışıyorlar doğadışıyla değil demeleri. Salgın hastalık tanrıların cezalandırması değil örneğin artık.

İkinci kırılma Sokrates ve öğrencisi Platon. Daha insan odaklı bir felsefe adalet nedir iyilik güzellik nedir güçlü olan haklı değildir yönetici önce adaletin ne olduğunu bilmesi gerekiyor… Sonu ölüme mahkûm olmak oldu. Atina kent meclisinin oy çokluğuyla. (Bu da bize ‘çoğunluğun her dediği doğrudur’u çürüten bir örnek.)

Platonun metinleri var elimizde. İslam dünyasında Eflatun denir ona. Onun metinlerinde bazı kuramlar, düşünceler ortaya atılmış orada bir soru var. Bilgi nedir? Önce bilgi algı olabilir mi diye soruyor. Bilginin olabilmesi için önce bir inancın olması gerekiyor. Dini inanç değil bu. Bir şeyden ikna olma durumu demektir. İlla tanrı olması gerekmiyor inanç tarifinde.

Biliyorum dediğiniz zaman ben buna inanıyorum demek ama bu yeterli değil. İnançlar doğru da olabilir yanlış da. O zaman ikinci bir unsur doğruluk gerekiyor. O zaman, inanıyorum, doğru olmaz. Genellikle düştüğümüz bir hatadır. Platon bunu kurcalıyor. Bu aydınlanma için çok önemlidir.

Doğru olup olmadığını nasıl anlayacağız? Logos yani akla dayalı açıklama… Yani kuram, teori. Kuramsal çerçeve dediğiniz zaman gerekçelendirmeyle alakalı. Genellikle bir iddianız varsa gerekçelendirmeniz gerekiyor.

Üçüncü Aristoteles. Etik, estetik, epistemoloji, astronomiyle ilgilenmiş. Bilimlerin gelişmesinde çok önemli katkısı olduğunu düşünüyorum. Mantık disiplinini sistematik biçimde kuran kişi.

Epikuros da bu geleneği etkileyen bir filozof. Doğru olanla olmayanı nasıl ayırt edeceğiz. Bir şeyi algılıyorsanız o vardır doğrudur bakış açısı getiriyor. Deneyimci akımın teorik temelini atıyor.

Antik Yunanda bugünkü anlamda tanrı kavramı anlayışı gündemlerinde böyle bir şey yok.

Ortaçağ’da peygamberlik meselesi ortaya çıkınca 1300’lere kadar olan dönemde dinin egemen olduğu bir dönem söz konusu.

Bunun kırılma noktası Rönesans’la başlıyor. Edebiyat deniyor ama Botiçelli Leonardo’nun eserleriyle bu aşılıyor. Oldukça antik Yunandan esinlenen bir sanat ortaya çıkıyor.

Rönesans’tan sonra bilim ve felsefede çok gelişmeler oluyor.

Aydınlanma devam ediyor… Marks ortaya çıkıyor. Sanayi sistemini çözüyor. Filozof deyip geçmeyelim. Tarihte filozoflar bunu gerçekleştiriyorlar.

Bilim ve dini aynı kategoriye koymak mümkün değil. Gözleme, deneye dayanan bir bilgi anlayışı diyalektiktir tez vardır-anti tez vardır… Felsefedeki gibi. Donuk bir etkinlik değil bilim. Yanlışlanabilirlik ilkesi var.

Bilimin üzerinde çalıştığı hipotezler var daha… Kesinleşmemiş; üzerinde çalışılıyor. Dinde böyle bir şey yok. Vahiy var. Tanrı seçilmiş insanlara mesaj gönderiyor. Birileri o kitabı yazıyor. Buna da kesin bakılıyor.

Niye bizde bir filozof çıkmadı. Osmanlıda bilim insanı var. Ama kendisinden önceki felsefe geleneğini taşıyamadı kuruluşundan sonra Avrupa’da ortaya çıkan felsefeyi de kendi içine taşıyamadı. Teokratik bir devlet. Bizans imparatorluğunda da Platon, Aristo çapında bir filozof yok. Bizans la Osmanlıyı toplayın 1700 sene uyumuş Anadolu. Mustafa Kemal 1700 yıllık kaybı telafi etmeye çalışmış. Bunu da 80-90 yılda telafi etmek mümkün değil.

 

Prof. Dr. Ergun Türkcan “Bilim Politikasının Geleceği Üzerine Düşünceler”: Bilim politikası yeni bir şey. Bilim teknoloji sisteminden devletin bir talebi olması gerek. Bilim teknoloji ve yenilik politikaları (inovasyon) gündemde. Bilim ve teknoloji sisteminden talep geldiği zaman bir devlet sisteminin MSB’nin uçak istiyor, silah istiyor bunu şirketlerden istiyor.

Bu bakımdan bilim ve teknoloji sistemleri Batıda devletin arada sırada istediği bir takım projeler olarak istenebilir. Bilim ve teknoloji üretmeyen aradaki devletlerin kalkınmasına yardım için kalkınma politikalarına ek bir şeyler isteniyor. Sovyet sistemi, planlama yani aforoz edilmişken bizim gibi ülkelere tavsiye edildi.

OECD’nin hazırladığı bir planı Yunanistan’da uyguladılar. Bilim planlaması uyguladılar. Bilim ve politikanın birbirini tamamlayan bir şey olması lazım. 1963 de birinci plan yürürlüğe giriyor. İlk plan 1963’dür. Planlamamıza TÜBİTAK’ın bir katkısı olmadı. Küçük para veriyordu. Pasif bir politikaydı kendisine gelen projeleri destekledi. Öğrenci yetiştirmek. Artı kendi araştırma sistemini kurmaya başladı Marmara Araştırma Enstitüsü ve diğer enstitüler ama hep pasif vaziyette kalmaya devam etti. Batıda böyle bir şeye ihtiyaç yok. Büyük özel şirketlerin kendi laboratuarları tasarım sistemleri var zaten. Üniversiteler kendi kendilerine büyük araştırmalar yapıyorlar. Çok genel bir destek var üniversitelere. Sistem içinde para bulamazsanız yapamazsınız.

TÜBİTAK böyle bir durumda, yerleşmiş oturmuş bir araştırma iklimi yaratmak gerekir. TÜBİTAK’ta ilk çalışanlarındanım 1965 tam elli yıl. Gittiğimiz zaman adamlarda araştırma kavramı yok. Biz bu sene yardımlarımızı yaptık derlerdi. Bizim para aldığımızı, istediğimizi sanırlardı. Sonra iyileşti hızla adını duyurdu.

1983’te enteresan bir şey oldu. Kurucusu Nimet bey devlet bakanı oldu. 1983-2003 gibi bir metin oluştu. YPK gibi bir kurul ortaya atıldı. 1989’da ilk toplantı yapıldı. Kararnameye göre her yıl iki kez başbakanın başkanlığında toplanır. Hedefi bilim ve teknoloji faaliyetlerini planlayacaklardı. 1993’de ikincisi yapıldı. İki yılda bir yapan bu hükümet oldu. BTYK bilim ve teknoloji yüksek kurulu vardır.

Türkiye’de eksik bilim ve teknoloji iklimi oluşmalı. Türkiye hele Osmanlı hele genelde İslam bilimde ve teknolojiye hiç katkısı yok. Atatürk’ün yazı ve diğer devrimlerini yapmasının nedeni bu işe yaramayan bagajdan kurtulmaktır.

Bilimsel ve teknik ilerlemeyi sağlayan üniversiteler liseler geride okuma yazma isteyen geniş bir kesim olmalı. Fakat nedense Türkiye’de bu sistem kompartmental oldu. Üniversite filan. Üniversiteye dar anlamda bakan bir bakış var. Dekan kim olur vs. Teferruat idari şeyler kanun değişikliği sebebi oluyor. Üniversiteler nasıl bilim ve teknoloji yapar bu yoktur bu kaygı yoktur.

İşin özü bizim çoğalma dediğimiz sayı. Ne kadar çok üniversite sayısı olursa o. Cumhuriyeti kuran Atatürk ne diyor 28 Ekim günü yarın cumhuriyeti ilan edeceğiz diyor şaşırıyorlar. Diyor; bitti. 33 üniversite reformundan pek memnun olmadığını biliyoruz. Ama üniversite kurmaya çalışmadı. Atatürk iki üç milli eğitim bakanı iki üç rektör değiştirdi. Memnun olmadı. Yahu İsmet gel buraya bir başkent üniversitesi kur demedi. Diyemez mi? DTCF Yüksek ziraat var… Karışmıyor. O karışmamış ama şimdi 200 tane üniversiteye sahibiz.

Mesele burada yaygınlık değil yoğunluk. Son derece kritik bir durumdayız. TÜBİTAK harcamaları çok arttı. İşin temeli olan bilimleri desteklemiyor. Gelen projeleri destekliyor ama matematik, fizik bölümlerinde hoca yok öğrenci bulunmuyor.

Nobel alanların çoğu Japon kökenli İtalyan kökensel Amerikalılar var. İtalya’da bayram olmuyor. Türkiye hala bilim teknoloji üretemiyor. Uçak araba yapmak değil TÜBİTAK’ın görevi bu inovasyondur, onların görevidir.

Türkiye’de bugün Arabizasyon var. Yüz yıldır kendisini batının karşısında bir cumhuriyetin ezilmiş kitlenin ayaklanması gibi görüyorum. Bütün o kazanımları almak istiyorlar alacaklardır büyük olasılıkla.

Burada planlamayı bir total planlama eğitimden üniversiteye bütün firmaların çalışmalarını organize etmeliyiz. İcatlar kolektif sistematik olur artık. Tek kişiyle değil. Tıp fakültelerinde en büyük sorun nöbet, döner sermaye şu bu. Bunlarla uğraşıyorlar. Bizim en verimli olduğumuz kesim tıp fakülteleri sistemidir. Teknik üniversitelerinde böyle olamadık.

TÜBİTAK parasını da harcayamıyor. 2 milyar para verildiği halde 800 milyonunu devretmiş. Oldukça liberal kriterlerle devletin üniversitelere tazyikte bulunması lazım.

 

Prof. Dr. Esin Ergin. Piyasanın parasallaşması söz konusu. Burada dile getirmemiz gereken TC’nin aydınlanmasının mimarı Atatürk. 1938 gibi kısa zamanda bitmiş olan bir aydınlanma atılımı.

Ortaokul ve lisede fen bilimleri öğretmezseniz biz üniversitede anlatamıyoruz. Bilimin mutlaka yaşamımızın içinde olması gerekir.

 

Doç. Dr. İbrahim Semiz (Boğaziçi Üniversitesi) “Higgs parçacığı Ne İşimize Yarayacak?”: Bilim bizim ne işimize yarayacak evladım diyorlar. Bilimde o kadar uç şeylerle uğraşılıyor ki insanlar bunu o an anlayamıyorlar. Kansere mücadelede bu bir şey ifade ediyor. Gerekli olduğunu da bilimsel düşünceyle anlatmamız gerekiyor.

Kamuoyu bilimin terminolojisini bilemeyeceğine göre başka yol bulmalıyız. Einstein kavramlar basit anlatılmalıdır ama daha basit değil der.

Biz biliyoruz ki bilim teknolojinin temelidir ama kamuoyuna bunu anlatmamız gerekli.

Eğitimle ilgili şikâyet çok. Kurbağanın sindirim sistemini öğretiyorlar. Ama bugün genetik bilimini kurbağayı merak edenler yarattı.

Çocuklarınızı kendi zamanınıza göre değil onun yaşayacağı zamana göre yetiştirin. 15-20 yıl sonra şimdiki bilgiler işe yaramayacak. Temel bilgiyi o zaman işlerine yarayacak şekilde öğretmek lazım.

Ben şunu okudum o mesleği yapmalıyım. Üniversite bir meslek öğrenme yeri değildir. Aydın bir insan olma yeridir. Meslek eğitimi bir parça ayrıntıdır. Onun bir parçasıdır.

Sağlık ve hukuk… İki önemli kavram çağımızda. Ömür uzuyor. Sağlığa önem veriyoruz.

Osmanlı şehzadelerine marangozluk öğreterek eğitime başlatırlarmış. Maksat mesleği öğrenmek değil o olgunluğu kazanmak.

Bilimin en uç noktası Cern’de higgs parçacığı işidir. 15-20 parçacığı ürettiler saniyede biri kadar yaşayıp parçalanıyor. Bunun için mi bu kadar zahmet.

Şu anda her türlü transistoru fizikçiler icat etti.

Bilimsel bilgide fayda aranmaz. Bu neyimize yarayacak diye sorulmaz. Bilimde bu evreni en uçlara kadar aramak istiyoruz. Eninde sonunda işimize yarayacaktır. Sonunda mutlaka bir fayda olsun diyenlere mühendis deniyor. Onlar yapıyor. Şu an GPS kullananlar fizikle yapabiliyor. O uydulara sinyalin gidip gelmesi fiziğin hesabı.

Kara delikler üzerine doktora tezi yaptım. Hiç birimizin bir kara delikle karşılaşma olasılığı yok. Bunu niye yapıyorum?

İnsanlığın sınırlarını zorlayan faaliyetler. Biz bilimcileri de zihinsel olarak zorluyor. Biz insanı evreni anlamada insanlığın bekçileriyiz.

İnsanoğlu denize açılmaya korkuyordu. Canavar ya da baş aşağı düşersem diye. Ortaçağ Avrupa’sında ormandan korkuyorlardı. Bizim için şimdi temiz hava. Güneşin yarın doğacağından emin değilsiniz. Apollo arabasıyla taşıyor çünkü güneşi. Ya Olympos’ta fazla kaçırmışsa…

Bilimdeki her ilerleme korkunun sınırlarını geri iter. Bilinebilirlik iyidir. Bilim bir keşif yolculuğudur. İlk yolculuklar yakın yerlerdir. Sonra uzak yerlere gidersiniz. Kuralları da evrenin kurlarını da öğreniyorsunuz.

Bizim bilimdeki mesafemiz ölçek ya da enerji.

Bu koskoca evrende bir toz zerresi bile değiliz dünya olarak. Bu koskoca evreni bir ölçüde de olsa anlayabiliyoruz. Bu da gurur duyulacak bir şey.

 

Doç Dr. Mustafa Şen (Ortadoğu Teknik Üniversitesi): Sosyal Bilimler Aydınlanma ve Duygu: sosyal bilimler bir aydınlanma ürünüdür. Hem topluma hem doğaya hem de iktidar yapılarına bakışı değiştirdi. Bu özelliği sürdürüyor.

Bugünün dünyasında aydınlanma ve sosyal bilimlerden nasıl yararlanabiliriz.

Sosyal bilimlerin bugünkü anlamda kurumsallaşması ikinci dünya savaşı sonrası. Amerikan modernleşme okulundan başladı.

Geçmişi inceleyen bilimler ve şimdiyi inceleyen bilimler.

İlginin hayali meta haline gelmesine karşı gelmemiz gerekiyor.

2pl

 

Prof. Ali Ulvi Yılmazer (Ankara Üniversitesi) “Sosyal Bilimler Aydınlanma ve Duygu”: Bilimde neredeyiz geride miyiz yalnızca biz tartışmıyoruz. Bütün Avrupa Amerika tartışıyor bunu. Bilimin neden sosyal ve uluslararası boyutta olduğunu tartışmak istiyorum. Artık teknoloji dev boyutta. Tabi toplumla bilim arasında sancılı bir ilişki var. Günümüz biliminde sosyal ve ahlak sorunları var. Amerika, biz çok farklı toplumlar. Benim kafamda açık bir toplum serbest rekabet ortamı ve hukukun üstünlüğü.

Bilim ve teknoloji hayatın her alanında. Burada mikrofon, aydınlanma havalandırma sistemi.. Arkasında muazzam bir bilim emeği var. Dev adımlarla ilerliyoruz. 100 yıl önce gelen birisi bugün şaşkına dönerdi… Çocuk ölümleri çok fazla.

Ortaçağda skolastik düşünce egemendi. Aristo cisimlerin durgun halde olduğunu söylüyordu. Deneysel ve gözleme dayalı bilim egemen olmaya başladı.

Düşünce dünyasında geçmişle bağların koparıldığını görüyoruz. Doğaüstü güçlerden ampirik akıl yürüterek uygulamalar yapmaya dönülmüş.

Gözlemler yapıyoruz sonsuz gözlem… Bu bilimsel ampirik yöntemde mutlak bir yasa var diyemiyoruz. Onu terk edip yenisini kullanabiliyoruz.

Bilimsel yöntemin bugün eğitim yöntemine uygulama olanağı var. Bence var. Önce gözlemler yaptırmak veriler elde ettirmek kendisine keşif yaptırmak çok önemli bir yöntem.

  1. yy. kadar bilim ve toplum arasındaki ilişki azdı. Teleskobun başındaki adam kimseyi ilgilendirmiyordu.

Esas itibariyle entelektüel bir değişimle başladı. Aydınlanma çağı. Bilim adamlarını himayesine alan krallar bile olmuş. Mustafa kemal Atatürk de TC’yi yeni baştan inşa eden bir adam. Diğer bilim adamlarını inceledim bir de Atatürk’ün yaptığına baktım arada çok mesafe var, çok müthiş.

Toplum teknolojik ürünlerle ilgileniyor. Halk siyaset ve girişimciler çok ilgililer.

Çıkan sorunları çözmenin yolu da hukuk. Temel dinlere yatırım her zaman sorunlu olmuştur. Bilim ve teknolojinin ilişkisi sarmal. Birini kısınca tökezlemeye başlıyor. İkisini birlikte sürdürmek lazım.

Yarı iletkenler biraz daha stratejik bir yalandır. Atom fiziğinde 1920’lerde, bugün manyetik rezonansın tıpta kullanılacağı kimsenin aklına gelmezdi.

İşin boyutu değişti. Biyoteknoloji yapay kalp göz bacak başladı. Hukukun önünde en büyük sorunlardan biri bu olacak. Suç işleyen bir kişinin takma gözü varsa nasıl ceza vereceksiniz. Çok büyük tartışmalara neden olacak. Bir gözlük kullanıyorum altında kuantum mekaniği matematik var. Türkiye’de daha gözlük camını iyi üretemiyoruz.

Dünya küresel artık. Globalleşmenin getirdiği sorunlar ortak. Termonükleer füzyon projesi Fransanın güneyinde. Hedef şu: güneşte üretilen enerjinin aynısını biz burada üretebiliriz. 12 milyar euro bütçeli.

CERN gerçekten büyük başarıya imza atmış. Herkese açık. Gizlilik asla söz konusu değil. Bir deney için hazırlıklar 30 yıl sürüyor. Bir teknoloji harikası. Cern’deki bilgisayarlar piyasadakinin 100 katı hızla çalışıyor. Bunlar yakında piyasaya gelecek. Cern basit ama zorca sorulara yanıt bulmaya çalıştı. Kütlenin orijini nedir? İçinde ne var? Proton elektron nereden geliyor. Bunu ancak insanoğlu 2012 yılında yanıtlayabildi. 4500 bilim insanı çalışıyor %2’si Türk. Fena bir rakam değil.

Demek ki burası bir eğitim öğretim projesi aynı zamanda. Doktora tez binlerce öğrenci var. Milliyetini kimse kimseye sormaz. Kimin işini yaptığı önemlidir. 4 Temmuz 2012 günü biz insan olarak X parçacığını bulabildik.

Bilimsel bilgiye karşı başka bilgi türleri de var. Bilim insanları hata yapmamak için çok dikkatli davranıyorlar. Bilime güven azalmasın diye. İnternet teknolojisini insanoğlu öğrendi. İşbirliğini öğrendi vardiyayla çocuklar çalışıyor orada.

Bilinmeyenin keşfi konusunda uç nokta teknolojiler kullanıyor. Cern’de kanser tedavisinin terapisi yapılıyor.

2035 yılına kadar nelerin yapılacağı planlamış durumda. Bu tür projelerin benzerleri diğer ülkelerde var. Türkiye’de bu yok. Nükleer elektron parçacığı yok çünkü.

 

Dr. Murat Katoğlu “Sanat Yaratıcılığında Gelecek”: Ahmet Hamdi Tanpınar, ne zaman sanattan konuşmaya başlasak sıra bir türlü ona gelmez der.

Asırlar boyu bilim ve sanat hısım ve akrabadır. Bu iki meslek gurubu da toplumların çok küçük azınlıklarının faaliyet alanı içindedir. Türkiye’de daha da az. Hiçbir zaman kitlelere mal olan sanat bilim yoktur. Ama insanlığın en değerli ürünlerinin eserlerinin verildiği faaliyet alanlarıdır.

Bizim aydınlanma konuşuluyor. Bu terimler Türkiye’nin hayatında çok taze çok genç terimler. İtseniz- kaksanız bu bilim denen şeyin bizde 250 senelik geçmişi vardır. O zaman da bu yoğunlukta başlamış değildir. 1930’larda tefekkürün kalemin serbest olması. Bilimle bilimsel düşünceyle bu coğrafyada bir temas olmamıştır diyor. Tanpınar da “ah Namık Kemal” diyor, “ne olurdu bize her şeyden önce hürriyet kelimesi yerine medeniyet kelimesini söyleseydin”.

Bizde aydınlanma geçmişi derinliği arkası yoktur. 18. yyda Avrupa’daki hareket gökten inmedi herhalde. Yüzlerce büyük sanatçı bilim adamı var. Hümanizma diye bir düşünce var. Esaslı düşünce hareketleri var. Erasmus nedir soruyorum çocuklara Erasmus denen adamdan haberleri yok. II. Mahmut ne yapsın 33 sene tahtta kalıyor ama son yıllarında 1826’dan sonra padişah olabiliyor. Etrafında okumuş yazmış adam yok. Sanat bütün bunlarla bağlantılı. Yaratıcılık istediği için düşünce hareketlerine muhtaçtır. Toplumsal vasat ister.

Yahya Kemal şairliğiyle beraber bir düşünce adamıdır. O Nizamı Cedidin kurulmasını büyük iş görür. 15 bin yeniçeriyi öldürmüştür II. Mahmut. Her şey kolayca olmadı. Büyük çileler çekilmiş.

Üçüncü hamle Tanzimatı Hayriyedir diyor. Hep hamle kullanıyor. Dördüncüsü Abdülaziz, Genç Osmanlılar… 1876 Anayasası… Jön Türkler… İttihat ve Terakkinin hanedana karşı teşekkül açması… Türk ve merkezi Anadolu’da olan hareketi milliye ve cumhuriyettir.

Aydınlanma meselesine Cumhuriyetle başlamak doğru değildir. Cumhuriyetle taçlandığını söylemek doğrudur.

Cumhuriyet bir şeyi başardı, idarede düalist anlayışı tasfiye etti. Tanzimatçıların, II. Meşrutiyet aydınlarının çektiği çileyi anlamışlardı çok iyi. Hem üfürükçü hem tıbbiye, hem mahalle mektebi hem modern mektebin olmayacağını gördüler.

Ali Paşa, Fuat Paşanın çektiği acıları unutmayalım. Halife sultanlar bunu başaramadı. Cumhuriyeti kuran adam bu çileleri bilen adamdı. Onun için hata yapmadı.

Sanat alanı yaratıcılıkla yenilikle ilgilidir. Az bir çevreye hitap eder fakat toplumları ileri götüren.

Yeni Türk sanatının doğması için taklitten mektepten çıkmak gerekir. Eskiden şarktan çıkmak gerekirdi çıktık Avrupa mektebine girdik. Alafranga Türklerle konuşmak faydasız oldu. Avrupa medeniyeti gibi bir hüviyet oluşturmamız gerekir. Mektepten memlekete gelmek gerekir. Bu milliyetçi ideası değildir bu sağdan sola kadar herkesin iddiası olmalıdır. İklim ve cemiyeti edebiyat yapar. Rus edebiyatı kadar bunu yapan yoktur.

Bizdeki tüm sanat formları ilk kez 19. yy’da gelmiştir. Hatta ortasından itibaren tanışmıştır. Diyeceksiniz ki bunlar yok muydu yoktu. Musiki yok muydu, şekil sanatları yok muydu, şiir yok muydu? Vardı, fakat bunlar insana, bireye ve topluma onun sorunlarına, onun iç hayatlarına hitap eden sanatlar değildi. Divan şiirinde kalıplar şema minyatür ve süslemelerde daima şemalar dramatik muhteva gerçeklik arayışı yoktu. Avrupa sanatının temel farkı figürle, insan bedeniyle, toplumla ilgilenip işlemesi. Şark dünyası nakışla yapar. İnsanı keşfetmeye, bireyi keşfetmeye yönelen bir sanatı yoktur.

Batıda insanın keşfi var. Hem antik sanatta hem 14. yydan itibaren batı sanatında görürüz. Ülkemiz üniversiteyle 1850’li yıllarda tanıştı ama yalnızca tanıştı. Kolay değil. Yüzyıllarca süren deneyim birikimlerle olur bu. 1865’e kadar üniversitesi olmayan ülkeydi. O da olmadı zaten, teşebbüs edildi. 1890’larda denediler, Galatasaray lisesinin içine sakladılar başarılı olamadılar. En sonunda Abdülhamit’i çocukça denen bir oyunla ikna ederek Darülfünun kuruldu.

GSA ister istemez yabancı hoca kullandı. İlla ki yabancı hocalar. İşin püf noktası budur. Bunun doğru tarafları olmuştur işlerin çatallanmasına neden olmuştur.

Sabahleyin Boratav, Anadolu’daki Müslümanlığın farklı bir Müslümanlık olduğunu, ulusal bir duyarlılık olduğunu söyledi. Bizim buna dikkat etmemiz gerekir dedi. Ahmet İnam tamamen Anadolu toprağından kaynaklanan bir aydınlanma gerekir dedi.

Ama zorluk şu: 1800 modernleşme çabasında çok geç bir tarihti. Bu 500 senenin telafisi kolay değildir. Sanatta yaratıcılık-bilimde yaratıcılık 250 senenin derdidir.

Türk toplumu zaten hafızasız bir toplum, bugün artık bu hafızasızlaştırma dünyayı yöneten aklın beslediği bir unsur oldu.

Dünü hatırlamaya ihtiyacı kalmıyor ya da istemiyorlar. Ama buna pabuç bırakmamamız lazım.

Osmanlının adalet sarayı bile yoktu. Anadolu coğrafyası yönetilmesi çok zor bir ülke.

Afrika’daki ülkeler yeni bilgisayar bulmak gibi hemen takır takır uyum gösteriyor. Türkiye içeri kapalı bir toplum. Geçmişi çok derin bir toplum.

Buna rağmen Cumhuriyetten sonra son yirmi otuz yılı saymazsak Türk edebiyatı müthiş bir ilerleme sağladı. Hem şiir, hem roman, hem öyküde büyük atılımlar yaptık.

 

Prof. Dr. Bilsay Kuruç (Günün değerlendirmesi): Bugün de güzel bir toplantı oldu. Hepimiz memnuniyetle yorulduk. Bütün konuşmacıları dinledikçe onlara yetişmeye çalıştık. İlk sonuçlardan biri; fizikçilerle ayrı oturum yapacağız. Fizikçilerle kültürcüleri buluşturup birlikte oturum yapacağız.

Orhan Bursalı ile başlayan hem fizikçi dostlarımızın hem de diğer arkadaşlarımızın. Önemli bir entelektüel enerjinin ortaya çıktığını düşünüyorum. İlk kez bazı konular konuşuldu.

Bu saatte tekrarlamaya niyetli değilim.

Burjuvazinin rasyonalitesine ne kadar güvenebiliriz?.. Bilimin ekonomik hacmi gitgide büyüyecek.

Geçen yıl 200 bin teorem üretilmiş. Bu bizi küreselleşme teorisine götürür. Dünyayı tanıma mecburiyeti kapalı Türkiye toplumu için daha önemli olacak. Yeni Mengeleler çıkabilir bilimde. Bizi şu anda bekleyen tehlike değil ama bunu yaratmak isteyebilirler.

Bilim teknolojiye yöneliyor. Müthiş artı değerler yaratan ekonomi. Dünya bunun üzerinde yürüyor. Biz bunun dışında kalırsak bu şekilde kalırız diye çok büyük bir tehlike var.

Bilim adamı hem cesur hem vicdan sahibi olmalıdır. Bu bizi hümanizmaya götürür.

Fen bilimlerinde uç noktalarda araştırma yapılıyorsa sosyal bilimlerde de gelinemez mi? Bugünün ortaya çıkan entelektüel enerjisi çok değerliydi.

 

 

(12.11.2015 Perşembe): “TEKNOLOJİYE NASIL BAKABİLİRİZ?”

 

Prof. Dr. Metin Durgut (Alanya Hamdullah Emin Paşa Üniversitesi) “Bölgesel Üstünlüklerin İnşasında Kavramsal Gelişmeler”): Bölgenin teknolojideki yeri. Oyuncular kısa vadede bir takım ilişkileri yaratır ama uzun vadede bu ilişkiler oyuncuları değiştirmeye başlar. Bilgi teknolojilerinde de böyle. Ekonomik faaliyet çok basit bir ilişkidir. Bölgesel bir ekonomi yığışması ekonomiye hâkim olabilir. İnovasyon sistemi ortaya çıktıktan sonra o bölgedeki bütün işleri değiştirir.

AB’nin her karar ve uygulamasının arkasında müthiş bir entelektüel faaliyet var.

Temel olarak bilgi ve becerinin öne çıktığı ve bu yüzden etkileşimle ilişkilerin ortaya çıktığı yer, bölge mekânıdır.

Yerel üstünlükler ne kadarsa orada uluslararası firmaların yoğunlaştığını görüyoruz.

Bu yaratıcı yıkım: Gününü dolduran bir paradigmanın yerine ciddi yeni teknoloji ve faaliyetlerin oluşması. Belli bölgelerin bu tür değişimlerde öncülük yaptığını görürsünüz. İnovasyon günlük bir süreçtir. Kaynaklar işgücü veya ulaşım açısından kendisine yarar sağlayacak girdiler arar.

Amerika’da hep savunma sanayi destekleriyle entegre teknoloji paradigması oluştu. Kişisel bilgisayar, internet, sosyal medya oluştu.

Firmaların aynı mekânda yerleşmesinden ötededir inovasyon. Böyle bölgeler bir şebeke ağ yaratır. Bir inovasyon hafızası oluşur.

O zaman bölge ve ekonomi kısmına buradan bakalım. Ekonomide bir sınai uzam vardır, kendilerini bir toptan yapı olarak dışarı yansıtırlar. Sınai faaliyette her bir faaliyet yeni bir faaliyete onun ipuçlarını yaratarak devam eder.

Birlikte evrilen bu faaliyetler yepyeni bir ekonomiye teknolojiye refah fırsatına geçer. Eğer bir teknoloji faaliyet tarz bütün bir sisteme kendi değerlerini uydurursa bizim elimizde korunan bir sürü devam edecek denge var. Örneğin buharlı makine zamanında bu bir süre devam eder. Fakat bu teknolojik ekonomik paradigma sınırlıdır. Birdenbire dizel motorların ekonominin tüm alanlarına yayıldığını görüyoruz. Rekabet ve savaşlara bile neden olur. Bir ekonomik evre geçmiş ve şimdiki durumu ile şartlanarak geleceğe evrilir. Tarih önemlidir, çünkü gelecek geçmişte başlar. Geçmiş zaman olasılıkları belirler ve işaretler. Şimdiki zaman bu olasılıkların peşinde ilerler. Bugün benzinli motorlar çok güçlü bir teknolojik yörünge. Bunu düzeltmeye kim teşebbüs edecek. Belki de etmeyecek. Güzergâh çok kullanılan bir iktisat deyimidir. Ekonomik yapıyı radikal biçimde dönüştüren yaratıcı yıkım fırtınaları ile yeni güzergâhlar oluşur… Bir sanayi devrimini kaçırmak bu aşamayı kaçırmaktır.

Mevcut ve yeni sanayiler arasında paylaşılan yetenekler daha çok bölge ölçeğinde etkinleşmekte ilgili faaliyetler bölge düzeyinde dallanmaktadır.

Kapitalizmin kendi iç işleyişi var, kendi kendini idare ediyor savı yalandır. Dışarıdan müdahale çok vardır. Küresel sistem budur. Müdahale bu sistemin bir parçası halindedir. Örneğin kalkınma stratejisi kuruluşu gökten inmez. O işin bir parçasıdır. Görünmez değil gayet güzel görünür. Müdahale bağlamın parçası bir süreçtir. Müdahale global bir kavramdır, siz yapmazsanız onlar mutlaka yapar.

 

Müfit Akyos (Endüstri Mühendisi): “Bölgesel Üstünlüklerin İnşasında Yeni Bir Yaklaşım: Akıllı Uzmanlaşma (Smart Specialization)”: Sümerbank o dönemde biz bir teknolojiyi bir kez ithal ederiz sonra biz yaparız anlayışındaydı. Bu 80’de ortadan kalktı. Gelinen noktayı hep beraber görüyoruz.

ABD’de kamunun 40 araştırma merkezi var. BizdeTÜBİTAK, faaliyetlerini özel kesime devretti.

Küreselleşmeyle üretim değişti. Mühendis gözüyle bakıyorum. İşgücü makine malzeme sermaye arasında bilgi giderek artmaktadır. Her adımda artan değer zinciri katma değere bakılıyor. Eski bir KOSGEB’li olarak kobilere gittiğimizde gördük; bizim insanımız gözle öğrenmeye çalışır. Bir ustamız bir makineye bakar yapmaya çalışır. Şimdi yazılım var. Gözle bunu kopya etme olasılığı kalktı oradan.

Ne nasıl nerede niçin kim’i bir araya getirenler çok başarılı oluyorlar. Boeing’in bütün parçaları değişik yerlerde yapılıyor. O halde bunun sahibi kim?

Otomotivde maliyet belli yere geldi tıkandı. Oradan aşağıya inmez. Üç boyutlu yazıcı çıktı derin etkiler yarattı.

Bilgi temelli ekonominin üstünlüğü şu: Bilgiyi tek değil birçok kez sayısız kullanabilirsiniz. Tarih kurumlar ve coğrafya bilgi temelli ekonominin gelişmesini güçlendirir. Kurullar çok önemli yeni bilginin üretimi ve kullanımı için ortamı biçimlendirirler.

 

Dr. Faruk Yarman “Teknolojiye Bir Bakış”: Teknoloji doğal kaynakları araca dönüştürmekle başlar. Antik dönemle Rönesans arasında bir fark yok. Sanayi devrimi su gücünden buhar gücüne geçişle başladı.

Bugün yenilikçilik ve teknoloji bilim toplumuyuz. Soğuk savaş bittiği zaman çok sevindik. Karşılıklı kesin tahribat dengesi vardı o zaman.

Tek kutuplu olduk. Ben da olsaydım 1990’dan sonra küreselleşelim derdim ABD’nin başında. Bu tek kişiye biat etmek anlamında.

Tarihin çağları farklı coğrafyalarda eşzamanlı olarak yaşanır. Hem öküz arabası hem uzaya gitmek aynı zaman diliminde.

Toplumsal değerlerde erime var. Mutluluk saplantısı teknoloji saplantısı haline geldi. Bireysel mutluluk vaadi toplumsal mutluluk vaadi gibi vaatler sanayi devriminden bu beklenti, tarihin sayfalarının arasında kaldı.

Modern dünyada efendimiz teknoloji. 11 Eylül sonrası dünyanın en geri ülkesine en ileri ülkesi saldırdı. Şu anda ülkemizin dibinde Suriye’deler ve biz hala meleklerin cinsiyetini tartışıyoruz. Teknoloji sınır tanımıyor, sermaye sınır tanımıyor ama siz işgücüne pasaport verirseniz o da kaçak hale gelir.

Bilgi devrimi ulusal kurumlarda uyumu gerektiriyor. ABD, 1986 da silahlı kuvvetler savunma sanayi kurdu. Arge harcamalarının yarıdan fazlası askeri. Ne yazık ki böyle.

Elinizden gelen her şeyi yaparak girişimci ruhunu her yerde teşvik edin. Yeni fikirleri iş alanına aktarıp yolumuza çıkan her engeli aşmalıyız. 2018’deABD’nin üzerine çıkacak Çin. Çin’in pasifik kıyısında 350 milyon nüfusu var ki Avrupa nüfusundan 3 kat ileri nitelikte.

Ortadoğu’da hiç istemediğimiz biçimde ABD’nin peşine sürüklendik.

Obama şunlara öncelik verdi:

  • Siber güvenlik ve internet politikaları
  • Patent sisteminin modernizasyonu
  • Teknolojiyi laboratuvardan pazara taşıyın
  • yy dijital altyapısını kurun.
  • Açık ve hesap sorulabilir devlet.

Bilgi harbi ve bilgi toplumu endeksi 55 ülkeyi seçmişler; diğerlerine hayat hakkı yok.

Öncüler bilgi çağına girmiş 15 ülke…

Peşinden ayrılmayalım diyenler İspanya,Yeni Zelanda- 2. Lig.

Türkiye, koşturanlar kısmında 3.ncü.

Uydularla kuşatıldık… Türkiye en çok saldırıya uğrayan ülkedir internette; THY. Kim nereye gidiyor?

Üretmeden tüketenler hep altta kaldı. Önlerine sürüleni yemek zorunda kaldı. Kalacak.

İnanç dünyanız ortaçağda, teknolojide bilgi çağında sürüklenmek hayalden ibaret. Teknoloji sorununu tartışacaksanız temel bilimlere felsefeye olan ilginiz de olmalı. Senteze dayalı yoruma bilimin ihtiyacı var. İkisi arasındaki köprüyü dağıtmayın.

 

21. Yüzyıl Planlama 2015/Güz Seminerleri
“Toprak, Tarım ve Gıda”

3pl

(13.11.2015) “21. YÜZYILDA TOPRAK TARIM VE GIDA”

 

Prof. Dr. Mustafa Koç (Ryerson Üniversitesi – Kanada) “Küreselleşme Çağında Dünya Tarım Gıda Yapısının Analizi ve 21. Yüzyıl”: Sosyologlar ormana bakmaktan ağaçları göremezler. Sosyal bilimciler genele bakarlar. Kapitalizm talan ekonomisi üzerine kuruludur. Köylülüğün tasfiyesidir. Bu trajedi 20. yyda başladı. Köylülüğün tasfiyesi kalkınmayla eş tutuldu. 3. gıda dönemi içinde yaşadığımız üçüncü dönem gıda şirketlerinin market zincirlerinin egemen olduğu suyun vs. meta haline geldiği dönem. Afrika’da toprak kapma çabaları yeni gelişen süper güçlerin rekabetini, mücadelesini yansıtıyor. Kapitalizm bundan önceki krizleri savaşlarda aradı. Bugünün 1915’i anımsatmasının hezeyan olmadığını söyleyebiliriz. Ulusal egemenlik konusunda yeni endişeler doğdu. Ulusal egemenlik açısından çok uluslu tekeller bölgesel ticaret anlaşmaları ulus devletlere sınırlar getirmekte. Kanada’da SETA anlaşmalarını ne milletvekilleri ne Kanadalı vatandaşlar görmüştür. İçinde ne olduğunu bilmeden imzalamış durumdayız birçok anlaşmayı. Ulusal egemenliğe ciddi sınırlamalar getiren bir dünya.

Küresel gıda verimlilik açısından bakarsak, 1996’da dünya gıda zirvesinde 600 milyon aç vardı. 2009 da açların sayısı 1 milyarı geçince FAO’nun yaptığı en başarılı şey ucuz işgücünü yeniden devreye sokmak oldu.

Dünya sağlık örgütünün verilerine göre 1.6 milyon aşırı kilolu 600 milyonu obez. Bunların yaşadıkları yerlere bakarsak zengin varlıklı ülkeler olmadığını bizim gibi ülkeler olduğunu görüyoruz. Obezitenin yeni açlık olduğunu söyleyebiliriz; yaygın diyabet şeker hastalığıyla karşı karşıyayız.

Hindistan Brezilya Türkiye gibi ülkelerde obezitedeki patlama gıda bolluğu değil yeni açlığın göstergesi. Türkiye diyabette Avrupa birincisi olmuş durumda. Türkiye’de 1998-2010 arasında diyabetin % 90 obezitenin %40 arttığı görülüyor.

Kapitalizmde ucuz gıda da emeğin kendini yeniden üretmesinde o denli önemli. Sermaye için dolaylı bir destek aynı zamanda.

Protein tüketiminde ciddi endişeler var. Çin Hindistan Türkiye gibi ülkelerde protein tüketimi artıp eğer Avrupa, ABD halkı gibi beslenme alışkanlığına dönerse bunun sürdürülemeyeceğini dile getiriyorlar.

Modern tarım sisteminde yediğimiz her gıdanın yarısı petrole bağımlı. Yakıt ihtiyacını azaltmak amacıyla biyo yakıtlara yönelindi. ABD’de üretilen mısırın yüzde kırkı biyo yakıt olarak kullanılıyor. Gıda sıkıntısına neden olan faktörler buğday, mısır, petrol fiyatlarındaki artma azalma.

Yeni teknolojik determinizmin yarattığı tehlike: Yeşil devrim… GDO’lar.

20. yy’a egemen olan düşünce bunun dünyayı kurtaracağını söylüyordu. Piyasa değerlerine endeksli bir ekonomide bunun kime çıkar sağlayacağı soruşturulmadı. Gıda güvencesi artık güven sıkıntısı yaşıyor.

Fordist zihniyet karlılığı temel alıp tüketimi artırmak isteyen bir iktisat ekonomisiydi. Bugün gıdanın % 25’i israf edilmektedir. 1 ton tahıl üretmek için 600 kilo yakıt isteyen ekonomi israf ekonomisidir. Meşrubat ekonomisi israf ekonomisidir.

Afrika baharı krizi bunun parçasıdır diye söyleniyor. Milyarlarca araziyi kontrol altına almak isteyen bir zihniyetten söz ediyoruz burada.

Bir diğer sorun gıda sisteminde sermayenin temerküzü. Çok kârlı alan. Yoğunlaşma var. Dünya tohum pazarına dört firmanın kontrol oranı % 58; gübrede % 54; et süt ve diğer sektörlerde de çok bu.. ABD’de 1990’dan 2011e kadar %60’lardan 80’e varan dört şirketin kontrolü var.

21. yy’ın bir başka sorunu su sıkıntısı… Son yıllarda iklim değişimiyle de bizim coğrafyamızı etkileyecek denli su sıkıntısı olacak. Toprak kapatmanın ardında su kaynaklarını kontrol çabasının yattığı söyleniyor. Bir tek badem için 4 kg su. Bir yumurta 3 ton su gerektiriyor. Bunu karşılamamız mümkün olacak gibi değil. Kaliforniya dünya badem üretiminin % 80’ini karşılıyordu; kuraklıkta ise azaldı. Bademin anayurdu Türkiye’nin dünya pazarındaki yeri % 2.

2050’ye vardığımız zaman üretimi %69 artırmamız tarımın ekonomiye olan katkısını azaltmamamız aynı zamanda tarımın yarattığı çevresel sorunları % 24’e indirmemiz gerekiyor.

Neler yapabiliriz?

Gıda güvenliği çevre ve insan sağlığı ile sürdürülebilir tarım politikalarında ekolojik tarım aranmalı. Gıdayı bir hak olarak görmeli. Bugün pek çok bilim insanı gıda güvencesi kavramından gıda güvenliği kavramına geçilmesini savunuyor.

Kürsel sistemde bunların değişmesi ancak tüketicilerin talep etmesiyle olanaklı.

Neoliberalizmin en büyük tahribatı bireylerin toplumsal istemler için mücadele yetisini kaybettirmesi oldu. Bu sistem karamsar bir bireycilik yarattı. Bu tarım gıda işinde büyük sorun yaratıyor. Vatandaşlık hakları için ortak mücadelenin faydası için umudunu yitiren birey dar grup haklarıyla bunu yapmaya çalışıyor. Diğer ezilen gruplarla dayanışmayı engelleyen tutucu bir durum yaratıyor.

Korku kitleleri paralize ediyor. Bunların gerçekçi çözüm üretmesi gerekiyor, toplumu ikna etmemiz gerekiyor.

Hepimiz bir üst aklın endişesini yaşıyoruz. O üst aklın coğrafyamızda son yüz yılda neler yaptığını bilmemiz gerekiyor. Bu ortak aklı biz 1920’de gerçekleştirdik. Yeniden bu ortak aklı aramamız bulmamız gerekiyor.

 

Prof. Dr. Ahmet Şahinöz (Başkent Üniversitesi): Gıda sistemi büyük ölçüde tarım politikalarına bağlıdır. 21. yüzyılda tarım politikalarını küresel eğilimlerden bağımsız düşünemeyiz. Ancak biliyoruz ki yine de tarım doğal nedenlerle bu sistemin dışında kalmayı başarmıştı. Son yıllarda tarım kesimi de teslim oldu. Elbette tarımı diğer ekonomik unsurlardan yalıtık düşünemeyiz. Ama tarım ürünü de herhangi bir iktisadi mal değildir. Çünkü tarım kendine özgü bir yaşam biçimidir. Köylerimize gidiyoruz artık 5-6 tane yaşlı kalmış. Tarım kesimi başlı başına sosyal sistemdir. Bu bağlamda tarım kesimi gıda güvencesini sağladığı için, kırsal kesimin gelirini sağladığı için hem stratejik hem sosyal bir şey. Aynı zamanda oy deposu olarak değerlendirilmiş. Tarım kesimi aynı zamanda ekonomik büyümenin dinamosu olmuştur. Tarım kesimi bu yüzden baştan beri devletin müdahalesine neden olmuştur.

Ancak bir tarım politikası, İkinci Dünya Savaşından sonra yaşanan açlık sefalet soğuk savaştan sonra gündeme geldi. Hemen o arada ABD’nin sahip olduğu tarım gücünü bir silah olarak kullanması ikinci dünya ülkelerin kalkınma hamlelerine başlamasını getirdi.

Bunların hepsinde hedef daha fazla üretimdi. Bizde destek, girdi desteği olarak var. Bu politikalar da bir ekonomik rasyonalite var, sosyal rasyonalite yok.

Tarım politikalarını sosyal bir boyut kazanması sosyal devletle olmuştur.

90’lı yıllarda buna çevre boyutu da eklendi. Kırsal kalkınmanın temel taşı olarak anlaşıldı. AB’de şu an tarımsal destek koşulu çevredir. Tanımlanarak verilir. Buna uymayana tarımsal destek verilmemektedir.

Küresel çağda Dünya Bankası, IMF, Dünya Ticaret Örgütü’dür egemen olan. Bunlar piyasa yapıcı, piyasa düzenleyici, proje danışmanı destekleyicisi en önemli bir paydaşı olmaktadır.

Dolayısıyla bizim tarım politikalarımız da bu kurumların nasıl bir dünya tasavvur ettiklerine bağlıdır. Küresel idarenin yönlendirilmesine bırakıldı tarımımız.

Küresel dünyada gıda krizi yaşanıyor. Kuraklık oluyor, kuraklık olunca %60 filan çok artıyor (kriz). Arzdaki artıştan çok uluslararası finans piyasalarının spekülatif ataklarından kaynaklanıyor.

Tarımda devletin stokları artık yok. Eskiden olduğu gibi piyasa sürüp düzenleyeceği stokları yoktur.

AB 2007 de politikalarında yeni güvenlik ağı denen bir politika belirliyor. Devletin stok yapabilme mekanizmaları geliştiriliyor. Tarım politikalarında paradigma değişiyor.

Tarım politikaları ve ticaret çevreden bağımsız düşünülemez. Bu gelişmekte olan ülkelerde tepkiyle karşılandı. Gelişen ülkeler onların gelişiminin önüne bunu koruma olarak, bahane edip koymaktadırlar.

24 Ocak 1980 de tarım politikalarının yerelliği ulusallığı sona ermiş, IMF tarafından planlanmıştır. Fatura tarım kesimine ve tüketicilere kesilmiştir. IMF dünya bankasınca 10 yıl uygulanmış ama ne uygulanmış belli değil. Bugün bunu anlayan yoktur. Türkiye tarımını büyük bir çıkmaza sürüklemişlerdir.

 

Doç. Dr. Gökhan Günaydın (Oturum yöneticisi): Tarımımız gümrük birliği anlaşmasının dışında bırakılmıştır. Ama son dönem hükümetin bakanının tarımı gümrük birliğine sokuyoruz demesi hiçbir tepki görmemiştir. Bunun gb’ye dahil edilmesi AB’den ithalatı patlatacaktır. Bu öneri Türkiye’de tartışma konusu bile olmamıştır.

Dünya tarım örgütü gümrük duvarları arasında tarım yapmayın diyor. Gümrük sıfırlanırsa Türkiye’de bir gram çay üretmek olası değildir. İhracat sübvansiyonlarınızı kaldırın, DTÖ’nün önerisi de, buna neden olacaktır.

Gelişmiş ülkelerin tarıma para desteği azalmamıştır… Dışsal kısıtlayıcılığın tarıma etkisini bilmek ve bu tür yaşamsal kararları bürokratların kararlarından çıkarıp toplum olarak uyanık olarak açıklamalıyız.

 

Prof. Dr. Tayfun Özkaya (Ege Üniversitesi): 21.yüzyıldan söz ediyorsak petrol yiyoruz ve petrol yediğimizin farkında değiliz. Ciddi etkili planlama yapacaksak bu söz edilen hegemonyayı da aşmamız gerekiyor. Buğday ve ekmek bir düşman haline geldi. Bu hegemonyayı kırmak kolay değil ama kırarsak o zaman sağlıklı bir tarım politikası yapabiliriz.

Tarım politikaları endüstriyel şirketlerden yana. Prim kime veriliyor örneğin. Bu primler piyasa fiyatlarını etkilememek üzerine veriliyor.

Toprak kanununda çiftçilerin ürettiği malın fiyatları ya artmıyor ya düşüyor ama tüm girdiler son derece hızlı artıyor ve bu makas içinde eziliyoruz. İki yıl üst üste Malatya’da kayısı üretilemedi. Böyle olunca makas daralınca köylü köyünü terk ediyor. 1965’lerde yeşil devrim denen şeyin sonucu bu. Buna çok az sayıda şirket sahip oldu egemen oldu.

Ne yapılmalı? Bu makası açmaktır çare. Kolay değil ama mümkün. Az ve ekolojik tarıma dönüşmemiz gerekiyor. Buğday verimliliği filan toplumun üzerine de aslında çok büyük yük oluşturuyor.

Bunun için büyük bir mücadele vermemiz gerekiyor.

İki kuşak önce hiçbir tarım ilacı olmadan üretim yapan çiftçilerimiz bugün asla mümkün değil diyorlar. Bu mücadelenin uzun süreceğini düşünerek yerel güzel otonom tarım birlikleri oluşturulabilir. Doğrudan pazarlama yapılabilir. Aracılara, süpermarkete bağlı kalmadan çiftçilerin doğrudan pazarlama yapabilmelerinin yollarını aramak gerekir.

Dünyada tohum işinin tekeli dört ya da beş. Bize genetiği değiştirilmiş tohumu kullanırsanız daha az kimyasal kullanırsınız diyorlar. Ama bakıyorsunuz aynı firmalar dünya kimya sanayisinin dörtte üçüne sahipler.

O halde geleceğe ilişkin bir tasarım istiyorsak o başka tarım modelini bilmemiz gerekiyor. Yıkmak istediğimiz çokuluslu tekelin Türkiye’de ne gibi ağlara sahip olduğunu bilmemiz gerekiyor.

Organik tarım ürününü pahalı veriyorlar. Biz organik tarımı zenginler için mi istiyoruz. Hem masa, hem alan çalışmasına gerek var.

 

Prof. Dr. Levent Şaylan (İTÜ) “İklim Değişikliğinin Türkiye’nin tarımsal Yapısına Olası Etkisi”: iklime insan kaynaklı etkiler, sera gazlarındaki artışlar için bazı tahminler yapılmaktadır. Küresel ve bölgesel anlamda iklimin nasıl değişeceği tahmin edilmektedir. Bunlar yalnızca tahmindir. Bu tahmine göre dünya rekoltesi nasıl değişebilir tahminine gidilmektedir. Bunlardan ülkelerin sonuçlar çıkarıp kendi araştırmasını yapması gerekmektedir.

Türkiye çevre ve şehircilik bakanlığı yapmış, tarım, iklim değişikliğine adapte olabilir mi? Ne gibi bir stratejimiz vardır bu konuda. Geçmişte yaptığımız projeler iklim değişikliğinden nasıl etkilenecek? Uygulanan projeler. Bunlar Türkiye’nin önündeki en önemli sorunlardır.

Tarımda kuraklık Türkiye’nin başına önemli sorunlar açabilir. Önümüzdeki 40-50 yıla bakınca pek iyi görünmüyor. Ülkemizdeki araştırmadan göstereceğim. Dışarıdan örnek alışkanlık oldu araştırma örneği.

Emisyon senaryoları, karbon senaryoları uygulanarak iklimin nasıl değiştiği tarıma etkileri belirleniyor. En çok verimin etkilerine bakılıyor. Kalitesine bakılmıyor. Batıda yağış azalması öngörülüyor. Bazı yerlerde su kaynaklarımızın azalacağı görülüyor.

Nüfusun birden artması volkanik felaketler gibi senaryolar da var.

Bizde sorun sıcaklıkta artış yağışta azalış olarak görülüyor raporlarda. İklim değişikliğinin tarıma etkisi hassaslık uyum ona bakılmıyor.

Tarımda sigorta gibi şeyler var bunlar da sıkıntıya girer. Trakya’da Türkiye’nin ilk tarımsal meteoroloji enstitüsünü kurduk. İstasyonu kurduk. Yerel çalışmalar ama teknolojisi yüksek. Hepsiden çıkan sonuçlar iklimin nasıl olacağını ancak modelle bulabilirsiniz.

Biz ülke olarak dışarıdan gelen şeyleri hemen kabul ediyoruz. Adım Levent değil de Hans olsaydı daha iyi dinleyecektiniz.

Dış ülkelerdeki model çalışmalarına eleştirel bakmasam doğru değil. Bundan yirmi yıl sonra ne olacak diye söyleme şansımız var.

Bunları uluslararası ölçekte yabancıyla birlikte yapmamız gerekir dedik bizim çalışmayı kanıtlamak için.

Tarım alanının görünmeyen kesimi iklim değişikliğinin nasıl olacağıdır.

Dünyada % 14 ortalama emisyona katkı var sera gazına. Türkiye % 8. Ama devamlı artış gösterdiğini görüyoruz. Türkiye sonunda hayvanlara atıyor suçu. Sera gazı sorumlusu hayvanlar. Çeltik ülkemizde oldukça iyi üretim olmasına karşı dış kaynakların emisyon verileriyle kısıtlıyoruz. Trakya’da yürütüyoruz. Arazi çalışmaları detay çalışmalar. Bugün Trakya’da buğdayın ne kadar sera gazı yaydığını hesabını yapıyoruz uluslararası standartlarda. Eksik yerlerimiz, bu alanları çalışan kurumların eksiklikleri var.

Neden biz tohum alıyoruz dışarıdan. Biz o adamlar kadar tohumla ilgili çalışma yapmamışız. Organik tarım yapalım kolay. Ama tarım bazına inince işler öyle değil. Kırklareli’ndeki bir üreticiye sorduğum zaman ayçiçeği üreten köylüye bir tek broşür okudun mu bu konuda dedim, hayır dedi. Siz üreticiyi eğitmezseniz ne yaparsanız yapın. Sizin dediğinizi anlaması lazım. Kurumların çiftçiyle ilişkisi olması lazım. İç içe olması lazım. Sadece üreticinin farkındalığını artırmak için ne yapmamız lazım. İnan çiftçi eğitilirse iki katına çıkar kalite ve üretim. Biz kendi insanımıza güvenmiyoruz.   Japonya’da kuraklık araştırma merkezine çalıştım. Orada en yağmurlu bölge. Başka ülkelerdeki kuraklığı araştırıp kendi ülkelerine sonra gelecek tehlikeyi arıyor. Japonlar korumacı; tohumunu koruyor. Karpuz 10 dolar. 10 sente başka ülkeden de getirebilir.

Her Avrupalının bize önerdiklerini şüpheyle karşılamalıyız. Japonlardan öğrendiğim, emekli olan hocalar o enstitüden ayrılmıyor ortak kararlara katılıyorlar. Sağcı solcu bakmadan ortak ülke çıkarlarımıza bakmamız lazım. Kim gelirse gelsin kim bu organizasyonu kuracaksa onu desteklerim. Gelir gider. Pakistan, Romanya iklim değişikliği bakanlığı kurmuş. Bizde çevre bakanlığının dibinde bir yerde. Kaç tane iklim değişikliği başkanlığı var. Vardır elbet.

Ulusal tarımı ne yapıp edip korumamız lazım. Üretici sayısını korumamız lazım. Bir araya gelmesi lazım. Üretiyoruz ama satamıyoruz.

 

Pelin Cengiz (Taraf Gazetesi): İklim değişikliği %90 oranında insan faaliyeti sonucu ortaya çıkıyor. Türkiye 1960’dan sonra 2.1 oranında ısınma var. Türkiye’nin kuraklık ve çölleşme tehlikesini biliyoruz. Türkiye bölgesindeki 41 ülke içinde en fazla tarım alanına sahip üçüncü ülkeyken tarım üretiminde 5’inci sırada. Yerli tohum %5 civarına inmiş. Bütün tarım ürünlerin ithal ediyoruz. Bu etkiliyor. Aslında tarım arazileri çok kıymetliyken yanlış uygulamalar sonucu kaybediyoruz. Ama gidip Sudan’da tarım arazisi kiralıyoruz.

Son yasalarla birlikte hem tarım alanlarınızı iyi korumak, hem biyo çeşitliliğinizi iyi korumanız lazım.

Geçen yıl çıkan üç torba kanunla sulak alanlar, milli parkla,r sit alanları orman kanununda çeşitli değişiklik yapılarak tarım alanlarını etkileyecek şekilde değişikliğe gidildi. Mera alanlarıyla ilgili geçen gün bir değişiklik yapıldı.

Geçen gün 32 civarında GDO’lu yem ithalatı serbestisine ulaşıldı. Toprak ve arazi kullanımı korumaya değil de koruma açısından kapsamı gittikçe gelişiyor. 1 milyon hektarı geçmiş vaziyette tarım alanının tarım dışı alana açılması. Ağırlık olarak sanayileşmeye, enerji kullanımına açılmış durumda. Bu kadar enerjiye ihtiyacımız var mı? Binlerce HES, 80 termik santral, 4 nükleer santrala ihtiyacımız var mı?

Son üç yılda % 3 büyümüşüz. 10 yıllık kalkınma planlarında % 5 ti. Sanayinin enerji talebi planlanan kadar olmamış böylece.

GDO’lu yem sorununda tarım ve hayvancılığı ayırmamak lazım. Türkiye’nin tarımsal desteklerinin ne kadar yetersiz olduğunu görüyoruz. Köylülük çiftçilik demode görünüyor. Bu geleneksel tarım işlerinin bırakılması gibi geleneksel bir moda algı var.

12 yılda 61 milyar destek var ama 271 milyarı ithalata vermişiz. Pek çok tohum için yurt dışına akıtılmış para var. Biz bunlar için hiçbir önlem almıyoruz. Enerjide olduğu gibi gıda konusunda da dışa bağımlı olacağız gibi görünüyor.

 

Baran Bozoğlu (ÇMO Eski Başkanı): Dünyada su durumu pek adil değil. Nüfusun çok olduğu bölgelerde su az nüfusun az olduğu yerde su bol. Bizim suyumuz az olanlardan. Tatlı suların

Karbona gelince 2100 yılına kadar sıcaklığın artışının 2 dereceyi aşmaması planlanıyor. Bunu aşarsa riskin çok olacağını söylüyorlar. Karbon büyümesinin son 40 yılda oluştuğunu unutmayalım.

BM iklim değişikliğine göre karbondioksit miktarı çok istikrarlı arttığını görüyoruz. Okyanuslarda ve kutuplarda sıcaklığın düzenli arttığını görüyoruz. Balıkçılık ve hayvancılık anlamında çok problem olacağını görüyoruz.

Kendi ülkemizde Karadeniz’in 1228 sahilindeki uydu gözlemine göre 2100 yılında suyun yükseleceğini gösteriyor. Karadeniz sahiline etkisini düşünelim.

Gelişmekte olan bir ülke Türkiye ama asıl olan şu: 1990’dan sonra % 100 karbondioksit salan bir ülke oluyoruz. Gidişat dünyadan farklı değil. Çevre bakanlığında iklim değişikliği dairesi var. 2010’da kapattılar. Şimdi yeniden açtılar şükür.

Tuz gölünde madencilik devam ediyor. Kuraklığın en fazla yaşanacağı bölge ama korumak için hiçbir çalışma yapılmadığını görüyoruz. Hatta yasadışı 10 tesisin daha kurulduğunu görüyoruz. Suç duyurusunda bulunduk. Tuz kullanmayalım. Şereflikoçhisar arıtma tesisindeki sular tuz gölüne gidiyor. Tuz gölüne aslında arıtmadan gönderiyor. Burdur gölünü besleyen tüm dereler gölet yapıldı. Sorun bu.

Suyu az tüketen üretim biçimi bu bölge için çözüm olabilir. Lavanta üretimi gibi.

İçtiğimiz suyun yalnızca % 4’ü ileri arıtma olarak arıtılıyor. 20 yy’ın ilk çeyreğinde suyunu üretemeyen bir ülke olarak tarihe geçiyoruz.

Samsun Havza beldesinde sürekli sel felaketi olur. Bunun sebebi şu. Oradaki dereye atık su atılıyor. Çok koku yapıyor. Üstünü kapatıyorlar. Sonra üstünü imara açıyorlar…

Yer altı suyu kaçak kuyularla çok büyük bir sorun. Konya, Ergene ovasında büyük facia var.

İklim değişikliğinin büyük kaynağı fosil yakıtlar…

Çanakkale bölgesinde planlama alanında ithal kömürle termik santrala izin verilemez.

 

Prof. Dr. Melahat Avcı Birsin (AÜ) “Bitkisel Üretimimiz”: Ekilen alan 2002’de 18.03 milyon hektar, 15.02’ye gerilemiş 2014’de, %80’i meyvesi yenen tarım ürünü olmuş.

2014’de 11 milyon ton olan toplam meyve üretimimizde, yumuşak çekirdek turuçgiller 22, üzüm 4 milyon ton, 2.5 milyon tonla elma takip ediyor.

Tarla bitkilerinin oranı 60 milyon ton. Tahıllar %57, %34 nişasta şeker ürünleri, %2 baklagiller.

Tarla bitkilerinin çeşitleri. Buğday: 2.4 milyon hektar tarım dışı alanın 1.4 milyon hektarı buğday alanlarında maalesef. Buğday ekim alanı bu kadar düşmüş olmasına karşın üretim 20 milyon ton civarında. Verimle açıklanabilir. Dünyada buğday birim alan verimi 320 bizde 140 oranında. Çok gerisinde dünyanın.

2000’de 9 400 milyon tonken 2014’de   7 900 milyon ton. Türkiye buğday tohumunun anavatanı. Üç yüzden fazla buğday çeşidi var. Dışarıdan da alıyoruz doğru. Adaptasyon araştırması yapılıyor, uyum gösterenlerin ekimine izin veriliyor. Gazetecilerin dediği gibi çok dramatik durumda değiliz. Buğdayın gen merkezi yabani biçimleri bizde 22 çeşit. Haksızlık yapmayalım.

Arpada da benzer durum var. Ekim alanları arpada azalmış. Üretimde de azalma var buna oranla. Yetiştirme biçimleri aynı. Su gereksinimleri karşılandığında birim alan verimlerinin yükselmemesi için hiçbir neden yok.

Mısır yüzümüzü güldüren ürünlerden. 2000’lerde 2 milyon ton, 2014’de 6 milyon ton. Daha güzel birim alan üretimi de arttı. Artış buradan.

Çeltik de mısır gibi üretimi artan bir şey son yıllarda. 2000’de 60 bin alanken 2014’de 110 bin hektar alan. Birim alan veriminde 2 milyon tondan 9 milyon tona çıktı. Kişi başı 8 kg prinç tüketiliyor. Çeltik pirinci % 60 randıman veriyor. Artırılması lazım gereksinim için.

Fasulye konusu, 2000’de 176 hektardan 91 bin hektara düşmüş. Bitkisel protein kaynağıdır. Üretim 2014’de de aynı; 240.

Bunlar hem hayvan hem insana. Baklagillerin gen merkezi de Türkiye’dir. Potansiyel var. Nadas alanlarının daraltılmasıyla 80’li yıllarda bu güzeldi. Ama sonraki planlar bozdu. Hem Türkiye için çok kıymetli. FAO 2014 yılını baklagiller yılı yaptı. Bunları düzeltmekten başka şansımız yok.

Ekim alanımız az üretimimiz düşük olabilir ama birim alan verimimiz dünya genelinin çok üzerinde.

Ayçiçeği ve yan sanayi birlikte tartışılıyor. İki binli yıllarda 800 bin tonken bugün 1. 6 milyon ton üzerinde. Ama yine yetmiyor. 1.8 milyon ton sıvı yağ üretimini ihtiyacımız var. Yetmiyor. Yağlı tohumlar yurt dışından getiriliyor.

Şekerpancarı yasayla mağdur edilen bir bitki. Şeker yasası ve getirilen kota fabrikaların özelleştirmeye alınmasıyla bitiriliyor. 2000’lerde 19 milyon tonken 16 500 milyon tona düştü. Sanayi ve tarıma sağladığı istihdam yan ürünleri var. Sosyo ekonomik boyutu olan bir bitki olarak potansiyelini kaybetmiş durumda.

Patateste de benzer durumda; 5 milyon 400 tondan 4 milyon 300’e düştü. Bunun da üretiminin geliştirilmesi gerekir.

Pamuk da bir sanayi bitkisi. Tekstil hammaddesi. 8900’den 8700e inmiş ekili alan. Güneydoğu Anadolu’ya pamuk tarım ekiminin kaydığı görülüyor. Liflerimiz dünya veriminin çok üstünde. Verim yüksek dünyada üretilen pamuk daha ucuz maliyette. Bizde çok yüksek. Üretici ve sanayici dışarıdan getirmek durumunda kalıyor pamuğu.

Tütün: 210 bin tonken, 2002’de tütünün serbest piyasaya terk edilmesi, tekelin sigara kısmının özelleştirmesi tütün tarımından vaz geçirdi üreticileri. Yaşadıkları sıkıntıları biliyoruz. 70 bin tona düştü.

(Ziraat Mühendisleri Odasında tüm rakamlar var.)

İstatistikler ne kadar gerçek ona bakacağım. Planlama için en önemli şey doğru bilgiye sahip olmaktır. İstatistikleri olduğu gibi alıp iyiye gidiyor ya da kötüye gidiyor diye yorum yapıyoruz.

Tarım topraktan çeşitli ürünler elde etmek için yapılan yaşamsal etkinlik. Yaşamak için temel faaliyetlere tarım diyoruz. Bu kadar önemli konuda biz kimlere emanet ediyoruz.

Bitkisel üretim ve tarımsal üretim yıllar boyunca geriliyor. Önemli olan payın düşmesi önem azalması anlamına geliyor. Cari fiyatlarla ya da cari tarım diğer sektörlere göre daha az gelişiyor. Ama nüfus sektör ayırımı yapmıyor.

Batılı ülkeler, Müslüman ülkeleri, teknoloji satabilecekleri bir pazar düzeyinde tutma çabası içindedirler.

4pl

Prof. Cemal Taluğ (Ankara Üniversitesi Eski Rektörü) “Toplumun Beslenme Hakkı” : Tarımda ithalat artışını ihracat artışıyla dengeleyemezsiniz. Bu geliş gidişler bu alışverişler daha çok kimin işine yarıyor? Bu sorunun cevabını arıyorum. Doğaya yükü ne kadardır ve kimin omuzlarına biniyor. Bir gün tarım ürünleri ithalatı zorlaşırsa ne yapacağız? İthalatı durdurun ihraç ediyorsanız edin. İnsansız insafsız küresel gıda saldırısı Anadolu’nun güngörmüş topraklarına yakışmıyor.

 

Prof. Dr. Hicran Yavuzcan (AÜ) “Su Ürünleri Üretimi”: Türkiye’de su ürünleri üretimi almış başını gidiyor. Danimarka uluslararası tahkim mahkemesine başvurdu AB’de. Türkiye destek verip haksız rekabette bulunuyor diye. Biz kaybettik. Bu tür şeylere dikkat edersek durumumuz iyi.

 

Özen Güngör (Oturum başkanı): Doğayı korumak tarımsal gelişmenin ön koşuludur. Tarımsal hatta hayvansal üretim topraktan sağlanıyor ve toprak üretilemeyecek bir kaynak ise arazi kullanımını planlamak gerekir. Bu ülkede su varlıkları nasıl kullanılmalı planlamak gerekir.

 

(14.11.2015) “21. YÜZYILDA TOPRAK TARIM VE GIDA”

 

Doç. Dr. Yücel Çağlar “Çevre Yönetiminin Planlaması”: Birçok kavram ülkemize geliyor bir gecede bir daha da gitmiyor. Düşünsel olarak kirleniyoruz. Küresel, küreselleşme, yeşil, kırsal kalkınma… Ekolojik…

Çevre orda bir yerde çevre var hesap ediyoruz. Verim, verimlilik artışı bir ülkü oldu. Ne pahasına… Ciddi yaklaşım sorunlarımız var. Hep sona odaklıyız. Yüzlerce kırsal çevre vs. kurumu var resmi. Ama hiç biri birbirini ve yaptıklarını tanımıyor.

Organik tarım, iyi tarım, yeşil üretim, mavi hayvancılık… Önümüze atılan her şeyi yememeliyiz!

Organik tarım da kapitalizmin bize gösterdiği kaçış alanıdır. İskandinav ülkelerindeki büyük süpermarketler iyi tarım yapılan yerlerden alıyor. Bu mümkünse niçin diğerlerini yapıyorlar. Çevre sorunları bir fırsattır diyor bir Fransız şirketi.

Kooperatifler hem şans, hem küçük köylülüğe bir tehdittir.

Daha az gübre kullandıramazsınız. Mümkün değil… Çevre sorunu teknik bir sorun değil çevreyle birlikte yaşama sorunudur bir anlam sorunudur.

(Toprağa kaynak demeyelim toprak diyelim. Kaynak tüketilir!..)

 

Doç. Dr. Mustafa Pala (Bitkisel Üretim Sistemleri Yetiştirme Tekniği Uzmanı) “Tarımsal Araştırmanın Dünü Bugünü ve Geleceği”: Altyapısı hazırlanmış her arazi parçasında kentler kurabiliriz ama her arazide iyi tarım yapamayız.

Çiftçilerle başlayıp çiftçilerle sonlandırılmayan bir anlayışı anlayamıyorum. Yoksul kırsal kesimin gelirini artırmak amacımız. Paydaşların tümünün katılımı öncelikle çiftçiler birlikte yapmalı. Geliştirmeyi biz araştırma için yapıyoruz. Raflarda çalışmalar bir anlam ifade etmez.

Su kısıtlı bir dünya ortalaması ülkesiyiz. Suda kalite ve verimlilik sorunumuz var. Biyo çeşitliliğimiz zengin.

Kadınların verimli kaynaklara yetişmede dezavantajlı olduklarını vurgulayalım. 2050’de 9 milyar olması düşünülen nüfus var.

Üreticiler genellikle yoksul çiftçiler ormancılar balıkçılar… Tüketiciler yine yoksul…

 

Yrd. Doç. Dr. Ozan Zengin (AÜ) “Büyükşehir Yasası ve Etkileri”: Büyükşehir Yasası 2004-2005’de ilk dillendirildi. Merkezi yönetim esas yetkilidir ülkemiz siyasi yönetiminde.

Merkezi yönetimin tüm yetkileri sayılmıştır. Yerel yönetimlerde ise böyle bir yetki sayımı yok. İdari ve mali yapıları özerktir vurgusu başka bir döneme geçildiğinin işareti oluyor. Ama idari vesayet kaldırılmış değil devam ediyor.

2012 Kasımında 6360 sayılı kanun büyükşehir yasasında değişiklik yapan kanundur.

Bu yasada büyükşehirler tarımsal işletme işletebilir gibi bir laf var. İşletir demiyor doğrudan. Köylerin sayısının azaldığını görüyoruz. 16 büyükşehir belediyesi 30’a çıkmış. İl siyasi sınırlarına kadar genişletilmiş. Bu yasadan sonra kent ve kır neye diyoruz; bilmiyoruz.

İktisadi bir gözlükle yabancı yatırımcı küresel ve bölgesel gözle görüyor. Kent yerleşimlerini de aşan geniş bir kır yaşamını da katıyor. İmar açısından iç içe geçmiş yapılar var.

243 belde belediyesi kapatıldı. 43 tane ilçe kuruldu.

Şu an 1397 belediyemiz 18143 köyümüz var.

Nüfusu 750 binin üzerinde kentler büyükşehir belediyesi olabilir.

Büyükşehirler her türlü hayvancılık tarım faaliyetinde bulunabilir. Bulunmak zorunda. Kaçarı yok büyük şehirin.

Kapatılan köylerin büyük kısmı orman köyü. Ziraatla, tarımla, ekolojik sistemle çok ilişkili köyler.

Özel ve tüzel kişiliği kaldırılan köyler için emlak vs vergi 5 yıl alınmayacak. İçme ve kullanma suyu için ücret 5 yıl süreyle alınmayacak.

Mera, yaylak, kışlak gibi yerlerden mera kanunu hükümlerinden yararlanabilecektir. Tüzel kişiliği kaldırılan bir yönetsel birliğe yasada olmayan bir hak ve yükümlük sağlayamazsınız.

Ruhsat almada da işletme ruhsatı almış kabul edilmiş. Muhtarlara zam yapıldı.

Örneğin Polatlı ilçe belediyesi büyükşehir belediyesi ilçe belediyesi olarak birçok haktan mahrum bir ilçe belediyesidir artık.

Küçük ilçeler ama bazı büyükşehir meclisi belediyesinde temsilde adalet sorunları çıkıyor. Kent merkezi sosyal yaşamında olmayan birimler kent yaşamında belirleyici oy sayısına ulaştı.

Kırsal olan nedir? Kentsel olmayan, kır yaşantısına ait olan demek. Doğa insan ilişkisinin yoğun yaşandığı tarımsal üretimin egemen olduğu dayanışma üzerine ilişkilerin yoğun olduğu küçük ölçekli yaşam alanları.

2000’in altında yerleşim yerleri köy olacaktır. Daha da yaklaşırsan ormanlar göller bağ ve bahçeler sulak alanlar da köyün bir parçası.

İçişleri bakanlığı böyle bir yasa yokmuş gibi davranıyor. Hiçbir veri yok.

Kent ve kır ayırımını bu yasayla yapamıyoruz. Bu yasa sıradan bir düzenleme değildir. Kırsal alanlara hizmet veren temel yapılar yok oluyorlar. Son verildi. Köydes’e de son verildi.

Yeni bir göç hamlesi mümkündür. Kırsal alan imara açılarak arsalara dönüşecektir.

Muhalefetiyle iktidarıyla rant odaklı köylülerle her toplum kesiminin olaya kişisel çıkar odaklı bakması hiç de iç açıcı bir durum yaratmıyor.

Kırsal alanın yok edilmesi gelişmişlik kıstası olarak kabul edilmemelidir.

 

Prof. Dr. Mehmet Ecevit: (ODTÜ – Köylülük Siyaset ve Bilgi İlişkisi): Kapitalizmde metaların sermayeleşemediği durumlarda üretim biçimi tartışmalıdır. Üretim biriminin kapitalist karakteri tartışmalıdır. Üretim ve yeniden üretimde aile hane emeği kullanılmaktadır halen. İşletmenin aile hane üyelerini çalıştırması, onların sürekli işçilik yapmaları veya işletme işçi kiralaması da onu kapitalist işletme haline getirmez. Emek gücünün metalaşması gerekir. Emek gücünün sermaye haline gelmesi gerekir.

Tarım işçilerinin güvenceli koşullar halinde emek gücünü gerçekleştirmesinin önünde önemli engeller söz konusudur.

5pl

Prof. İlhan Tekeli “Tarımsal ve Kentsel Yapı”: Kent nedir kır nedir yalnızca bizim yasada değil dünyada belli değil. Bunun dayanakları ortadan kalkmış durumda. Bütün dünyada bu aranıyor. Köy ve kent karşıtlığı ortadan kalkmış durumda. Bu karşıtlık bugünkü realiteyi göstermeye yetmiyor. Kent ve köy arasında çizgi çizemeyiz. Çünkü gerçek o değil. Eski köy kafamızdaki, yok artık.

Yeni kavramsallaşmayı nasıl yapmalıyız? Soru bu. Bu dünyada tartışılıyor. Bir varsayım şu: Dünya artık tek kent haline gelmiştir. Kır diye bir şey yok. Böyle bir teorik çerçeve varsa bunun nasıl yönetileceği gibi bir kavram var.

Bugün Türkiye’de kırdaki dönüşüm önemli. Bizim yerleşme morfolojimizi değiştiriyor.

Tarımdaki değişme. Ben 60’larda tarımı biliyorum sanıyordum. Bugün oturdum baktım hiç o zamanla ilişkisi kalmamış.

Köy ve kent arasındaki çizgi çizilemez.

Eğer bir yerleşme sistemini tasarlayacaksınız o yerleşim sisteminin morfolojisini bilip ona göre tasarlamanız gerekir.

Buna çalışmadan kararlaştırılamaz. Sorun şu dakikada Türkiye’de ve dünyada yerleşim morfolojisi ne durum alıyor. Buna bakmak lazım.

Bugün biz bu morfolojiye ilişkin yeni kavramlar ileri sürebiliriz. Çizginin kaybolması sonucu yeni bir kategori üstünden kavramlaştırmaktır. İkinci seçenek, yok olan kırdır, kent hakimdir, o zaman kenti yeni bir tarihsel anlam kurgusu üzerinden düşünmek bir yoldur.

Üçüncü yol bu ikisini ortadan kaldırıp yeni bir gerçeklik üstünden. Kent yerine yığılmayı kullanmak tarihsel bir kavram değil ama bir işlev içeriyor. Bizim geçmişte metropol kavramı vardı. Şimdi kentsel bölge kavramı kullanıyoruz. Çok odaklı yığılma olgusu var. Aktif saldırgan dünyanın her yerinde ayak izi bırakabilecek potansiyel yığılma.

Böyle bir saldırgan yığılma varken nasıl sürdürülebilir bir şey olabilir. İnsanın ayak izi bulunan alanlarla ayak izi bulunmayan alanlar arasında bir ilişki kurulmaya çalışıyor.

Yeni morfoloji içinde öyle bir yaşam kalitesi problemiyle ele almak gerekir.

Karşımızda olan problem karmaşık bir problem. Derin bir meseleye kadar gidebilir. Çok sınırlı bir yerden tartışırsak yetkiler filan. Bunu başaramayız.

Yerel yönetimler yasasında yasayı yaptığınızda bir tarafta morfolojiye uygun olması gerekir diyorum diğer tarafta güç dağılımının yeniden inşası diye bir problem var.

Güç dağılımını tartışmazsak bu yasaları anlayamayız.

Bu son yasada aşırı derecede büyük şehrin yetkilendirilmesi söz konusu. Burada iktidara yakın büyük kentler yetkilendirildi. Merkeze resen oraya müdahale yetkisi veriliyor. Yasanın kurgusu iktidarın selektif bir yetkilendirmesi haline geliyor. Bir anlamda büyükşehir yetkilendirilmiş gibi görülüyor ama merkez gelip onun canına okuyor. Bu Melih Gökçek yasası.

Yetkinin kaynağı probleminin önemli olduğunu düşünüyorum.

Köyler merkezi yönetimin taşranın en ücra yerine uzandığı temas ettiği noktalar.

Marina Dos Santos (MST): Merhaba herkese. Davet için teşekkür ederim. Hepimizin ortak sorunlarını konuşacağız. Kendi hareketim Brezilya Topraksız Köylüler Örgütü adına burada olmak benim için bir onur.

Brezilya uluslararası düzeyde plajlarıyla, sporuyla, karnavallarıyla ve kadınlarıyla ünlü bir ülke. Ama elbette yalnızca böyle değil.

Ama çok fazla çok sosyal sorun var. Hiç biri medya tarafından ne ülke içinde ne ülke dışında konuşulan konular değil. Bunun için siz de habersizsiniz. Brezilya nüfusu 200 milyon % 65’i şehirlerde yaşıyor, % 35 kırda.

Şu anda çokuluslu şirketlerin çok büyük saldırısı var. Tüm doğal varlıklarımıza erişmeye ve yönetmeye çalışıyorlar. Su, toprak, tohum en büyük hedefleri. Bu saldırı sonucu politik ve ekonomik krize yol açıyor. Hükümet aynı zamanda maliye politikalarıyla bunu karşılamaya çalışıyor. İşçilerin haklarından alarak çözüm bulmaya çalışıyor.

Tarım alanlarındaki sorunlar toprakların az sayıda elde toplanması. Brezilya toprak mülkiyetinin nüfusun azı tarafından kontrol edilmesi açısından dünyadaki ikinci ülke. Tarım topraklarında yaşayanların sadece %1’i % 45 toprağa sahip. Bunun karşısında da 5 milyon ailenin hiç toprağı yok. Bir aileyi 4 kişi sayarsak 20 milyon insan topraksız. Ve okuma yazma oranı çok düşük. Çok okuma yazma bilmeyen var. 14 milyon insan okuma yazma bilmiyor. Çoğu da kırsal alanda yaşıyor.

Gıda üretim sistemi tamamen endüstriyel ve ticarete, ihracata yönelik. Soya, şekerpancarı, pamuk, portakal, okaliptüs. Gıda tüketim sisteminde de yerel kültüre ait ve ona daha uygun olan gıdaları desteklemeyen her yerde aynı tüketim biçimini Mc Donalds gibi yapmak isteyen bir sistem.

Endüstriyel tarım sistemi tamamen stok sistemine dayanan yemek, toprak hepsini kirletiyor. Alfatoksin deposu yiyecekler. Kanser vakalarında çok artış var. Anne sütünde bu zehirlerden bulundu.

Tabi bu sürece mücadeleler var. Başka bir üretim olabileceğine karşı mücadele. Küçük çiftçiler bunu yapıyor. Ama hükümetin desteklediği sistem endüstriyel tarım modeli.

Bu hareket mücadelesinde topraksız olan köylülerin toprak sahibi olması. Üzerinde tarım yapılmayan boş toprakları işgal edip daha adaletli bir ortam yaratmayı amaçlıyorlar. Son otuz yılda birçok mücadele verdik. 150 bin aile toprak mücadelesine devam ediyor. 450 bin aileyi de toprak sahibi yaptık işgal ederek.

İşgal edilen ve yeni bir yaşama başlanan topraklara yerleşim yeri (Atentamento) kuruyoruz. Yerel girişimi kuvvetlendirmek köylülerin hayatlarının daha iyi bir yaşam kurabilmek. Dolayısıyla bu yeni üretim ve hayat modeliyle yeni bir eğitim sistemi de var. BST’nin 2 bin okulu var. Burada 100 bin öğrenci var. 5 bin genç de kamu üniversitelerinde okuyor. Sao Paolo’da politik ve ideolojik formasyonun verildiği bir kendi okulları da var. 300 tane üretim kooperatifimiz var. Hem pazarlama yapıyor. MST’nin işgal ettiği topraklar öncelikli olarak tarım üretimi için kullanılıyor. Amacımız hem doğayı korumak ve iyileştirmek hem de şehirler için sağlıklı gıdalar üretmek. Bizim bir tarım programımız var. Hem kendi prensiplerimiz var. Hem devletin nasıl bir tarım politikası olması gerektiğini içeriyor. Birincisi toprak mülkiyetinin yeniden yapılanması. İkincisi bu bir devletten talep tarım endüstrilerinin geliştirilmesi ama bu küçük çiftçiler için entegre tesis olarak.

Devlet düzeyinde de yeni bir üretim modelinin geliştirilmesi dördüncüsü de çok büyük kitlesel bir eğitim planının oluşturulması.

Bizim hareketimizi sadece tek başımıza yürütmüyoruz. Hem Brezilya içinde hem uluslararası olarak ortak hareket ediyoruz. Farklı toprak ve tarım reformu veren gruplarla ve şehirlerdeki işçi hareketleriyle birlikteyiz. Dört kıtada 10 bölgede 70 ülkede örgütlüyüz. Bolivarcılık olarak bunu çevirebiliriz. Hugo Chavez’in önderliğinde başlamış bir birliktelik Latin Amerika ülkelerinin.

Toplumsal halk hareketlerinin bir araya geldiği bir dayanışma ağı: Toprak, barınma ve emek.

Nasıl sermayeler uluslararası düzeyde örgütlülerse bizim de toplumsal hareketler olarak bir arada olmamız gerektiğini düşünüyorum.

 

Mahmut Eskiyörük (Tire Süt Kooperatifi Başkanı): Tarımı Türkiye geç anladı. Dünya da erken öğrendi. Anladık ama nasıl bir yol izlememiz gerektiğini bilmiyoruz daha. Önümüzde tarıma önem veren ülkeler zenginleşecek, vermeyen fakirleşecek. Türkiye’nin iki katını doyuracak Türkiye bugün hayvan ithal ediyor.

Çok vahşi gördüğüm 10 başın altında 50 dekarın altında tarım yapan bir oran. Tarımsal üretimimizi ele geçirmek isteyen ülkelerin bir oyunu. Bu oran bize büyük şirketlere tasfiye. Bunları yok ederek değil birleştirerek başarılı olabiliriz. Bizim üreticimize siz ticaretine başlamayın cehennemde yanarsınız. Sonra bunlar kooperatif kurarlarsa diye korkmuşlar. Kooperatif komünistlik demişler. Hollanda 86 milyar tarım ürünü biz 17 milyar satıyoruz.

Kooperatifle gıda güvenliği, üretim maliyeti düşecek. Bakanlığın tek işletmeleri denetlemesi mümkün değil. Kooperatiflerle denetleyebilir. Avrupa’nın üçüncü süt üreticisiyiz. Ama elimizde veri yok son görünüyoruz. Bedava da mazot vermek değil. Planlama vermek yol göstermek daha iyi. Para kazandırmak gerekir. Bana para verme para kazandır.

Kooperatifçilikle ancak göçü önleyebiliriz. İthalattan tomarla para kazanmak isteyenler var ortamı bozmak gerekir düşüncesindeler.

Üretici örgütleri tek örgüt altında birleşin. Benim bir genel başkanım olmalı. Köy Kooperatifleri her ilçede merkezi kooperatiflere verilmeli.

Köy kooperatifçiliğiyle bir yere varamayız ilçe bazlı olmalı. Bu bir kültürdür. Bizde olur bu. Desteklenmelidir. Yardım değil ne yapmak istediğinizde bir unsur olarak.

Denetleme ve destekleme kooperatiflerce yapılmalı.

Gıda güvenliği için sütü toplarken antibiyotik kontrolü yapıyoruz. Benim almadığım sütleri birisi arkadan alıyor. Hiç kimse kontrol etmiyor.

205 ton süt topluyoruz. Akaryakıt süt kooperatifi akaryakıt istasyonumuz var. Gübre arıyoruz. Makine ekipman oluşturduk herkese kullandırıyoruz. Ortaklarımızın günlük ihtiyacını karşılıyoruz. Marketimiz var.

Eğitim öğretim ege üniversitesiyle yapıyoruz. O bilginizi bize yansıtmıyorsanız bizim için bir şey ifade etmiyorsunuz. Salonlarla eğitimle o insanlara çiftçilere giderek yapmalıyız göstererek.

Sütümüzü soğuk zincir altında 63 köy merkezinde alıyoruz. Ağır ceza yazıyoruz antibiyotik katanlara.

Çiftliklerimizi Avrupa’dan daha kaliteli duruma getirdik. Düz fiyatımız yok kaliteye göre fiyat veriyoruz.

Süt işletme tesisimizi kurduk. Çünkü sanayicimiz kaymağını yiyor bunun.

Eğer çiftçilik yapacağımızı bilseydim ilkokula bile gitmezdim. Türkiye’yi en çok sömürenler marketlerdir.

Et işleme tesisimizi kurduk. Okul sütü. İzmir belediyesi pastörize okul sütü anlaştık. Hiçbir çocuk hastaneye gitmedi. Süt kuzusu adı altında 125 bin aileye süt dağıtıyoruz.

Alo süt hattıyla evlere süt satıyoruz. Hayvanlar için ortak kentsel dönüşüm yapıyoruz. Hayvan barınakları. Ortak sağım hane. Biyogaz merkezi kuralım. Köyün yaşam standardını iyileştirelim. Tire’de süt üretimi % 400 arttı.

Ya birleşeceksiniz ya yok olacaksınız. Durum budur çiftçiler için.

Abdullah Aysu: (Çiftçi Sendikaları Konfederasyonu Başkanı): 29 milyon kişi gıda sağlıksızlığından ölüyor. 1 milyar açlık çeken. 1 milyar da çok yemekten dolayı hasta olan var.

Gıda güvenliği gıda egemenliğinin alt başlığını almalıdır ama esası olmamalıdır.

Ne üreteceğiniz nasıl üreteceğiniz ne kadar üreteceğiniz önemlidir.

Tohumla gıda egemenliğine başlamalısınız. Gübre de olmasa toprağa tohum atın bir miktar verim elde edersiniz.

Şirketler bunu ele geçirmek için önce özelleştirdiler, hibritleştirdiler, kısır döngüye soktular. Bol su vereceksiniz gübre vereceksiniz…

Tabi gübreyi diğer otlar da alır çoğalır. Bu kez ilaç atmanız gerekir.

Böyle bir fasit daireye düşünce 10 tane şirketin eline geçersiniz. Hepimiz bu gübre- ilaç- tohum şirketlerine çalışıyoruz. Tohumumuzu tekrar ele geçirmemiz şart. Aksi egemenliğimizi kaybederiz.

BM küçük çiftçiliğe dönmezseniz dünya aç kalacak diyor. Endüstriyel tarıma değil. 2014 yılını küçük çiftçiler yılı koydu.

Organik tarım cepheden karşıyım. Endüstriyel tarıma karşı güzel bir cazibeydi. Oluşan paniği ranta çeviren şirketler el attı. Binlerce ziraat mühendisi ortada dolaşıyor. 12 şirketin organik tarım sertifikası verme yetkisi var. Bu mühendislerin verme yetkisi yok.

Endüstriyel organik bunun adı. Bunun karşısında kimyasalsız, küçük çiftçiliğe dayalı, ilacını bulunduğu bölgenin ekolojisinden yapabilme, ev ilaçlarıyla engelleyebilme, ilaca ve kimyasal gübreye ihtiyaç duymadan. Bunun temeli de kooperatifçiliktir. Eğer bir araya gelmezsek yeniliriz.

 

Tunç Soyer (Seferihisar Belediye Başkanı): Seferihisar’da 4 temelde tarım girişimi yaptık:

Yalnızca kendi malını satmasına izin veriyoruz. İnsanımız tekrar toprakla buluşmaya başladı

İkincisi, kooperatifleşme. Mandalina için ayrı zeytin için bir birlik kurduk. Almanya’ya Hollanda’ya doğrudan ihracat yapmaya başladık.

Üçüncüsü, tarım ürününü işlemeye başladık. Mandalina marmelat lokum yapmaya çalışıyoruz.

Dördüncüsü, yerli tohuma sahip çıkmaya çalışıyoruz.

 

Dr. Taylan Kıymaz (Kalkınma Bakanlığı Tarım Dairesi Başkanı): Kalkınmanın amacı ekonomik büyüme olmayıp temel olarak insanın yaşam kalitesini artırmaktır. Devlet önceleri böyle örgütlenmesine karşın sonra ekonomik kalkınmaya odaklanmıştır.

İnsan ve doğa arasında dengeli büyüme. 1960’lardaki çevre ve ekolojik hareketler 1970’lerde uluslar arası boyut kazanıyor. 1983’de BM’de dünya çevre kalkınma komisyonu kuruluyor.

1992 Rio de Jenerio Birleşmiş Milletler Çevre Kalkınma Zirvesi yapıldı ilkin.

2000 yılında 189 ülke Binyıl Kalkınma Hedefi 800 bin aç sayısını yarıya indirmek hedeflendi. Bugün 1 milyara çıktı aç insan.

 

Prof. Dr. Yaşar Uysal (Dokuz Eylül Üniversitesi) “Türkiye Tarımı ve Planlama”: Türkiye tarımı küreselleşme sonuçlarının damıtılmış halidir. Buna inanıyorum. Gelişmiş ülkeler bir biçimde bizim kaynaklarımızı tırtıklıyorlar. Gelişmiş ülkeler asla kendi kaynaklarıyla bugünkü durumlarına ulaşmadılar. Finansal kapitalizmden elektronik hatlarla ütüyorlar.

Küresel koşullar tarım sektörümüz için çok da olumlu şeyler getirmiyor. Tüketim olarak bilgi toplumu halindeyiz. Ne tarım ne sanayi toplumu arasındayız. Coğrafi konumu itibariyle rekabete katılan işi kolay olmayan ülkeler içindedir. 1970’de de 17-19 arasında ekonomiyiz. Kore 30’dan 15’e geldi. Bu kadar büyük bir coğrafyada yan gelip yatarsanız böyle olursunuz zaten.

Türkiye’nin temel sorununun arz ve talep dengesinin oturmamasından kaynaklanması ve bu aranın da giderek açılmasıdır esas sorun.

Biz karşılaştığımız sorunun sonucunu ortadan kaldırmaya çalışıyoruz. Bu zihinsel dönüşümü yapamadık. Örneğin enflasyon. Dünya pazarında fiyatı düşen malları satıyoruz daha çok. Çok çalışkan toplum değildir. Övün çalış demiş Atatürk.

Hayatım boyunca test sınavı yapmadım. Kolay yönetilebilir kandırılabilir bir toplum yaratmaktır bu test sisteminin amacı.

Eski Türklerde doğayı paylaşmışız, Osmanlıda ganimet paylaşımı. Şimdi devleti paylaşıyoruz.

2002’de büyüme hızı 6.2, 2014’de 2.9.

Sıcak para Türkiye’ye geliyor. 2014’de 155 milyar dolar sıcak para stoku var.

Biz tüketimle büyüdük. Ülkenin kaynaklarını kullanarak değil. Dış ticaret açığında 105 milyarı gördük. Paradan para kazanan ülkeler bizim gibi kazıklanma ihtimali yüksek ülkelere geliyorlar. Üç kanaldan doğrudan mal ve hizmet üretmek. Portföy sıcak para. Borç ve kredi. Bu üç kanaldan 1984-2014 arası zamanda 625 milyar para gelmiş. 540 milyar doları bu sıcak paranın bu hükümet zamanında gelmiş. 218 milyar dolar faiz ödemişiz.

Türkiye’nin niteliksel sorunları nicel örtüyle kapatılmaya çalışılıyor.

Tarımda yeterince büyümüyoruz. Türkiye de doğru dürüst büyümüyor. 10 yıl içerisinde çiftçi bulamayacağız… Kürt sorunu filan birbirimize düşmedik ama tarım kesilirse ciddi sorunlar yaşarız.

Türkiye’nin en iyi sosyal subabı tarımdır.

Pamuk tarlasına mısır ekiyoruz. 1 liralık pamuktan 10 lira katma değer kazanırsınız…

Yabancılara 31 milyar dolarlık tarım arazisi sattık. Köye geldiler.

Türkiye’nin ithalata dayalı büyüme modelini değiştirmesi gerekir.

Tarım sanayi hizmetler sektörlü büyüme modeli yapması lazım. Tarım sanayi hizmetleri entegre eden bir alt yapı oluşturmamız gerekir. İnşaat, emlak buralara çok vergi konulmalı.

Tamamıyla kayıt altına alınmış tarım. Kim çiftçi? Sakın doğrudan destek vermeyin diye mektup yazdım. Bizim insanımıza yatkın değil. Parayı alır yatar. Onun için çayır mera havan yabani bitkiler haritası çıkarılmalı.

Havuzlarla toprak ve arazi kullanım planı yapmamız lazım bölge bazında. Hangi ürün hangi bölgede daha verimli. Pamuğa desteği kaliteli ve verimli bölgede vereceğim.

Çiftçi numarası lazım. Sertifikası olmalı çiftçinin. Eğitimini görmeli. Sertifikalı çiftçi.

Dinamik tarımsal gözleme sistemi. İç ve dış talep gözleme sistemi yapmamız lazım.

Bütün ziraat fakülteleri bulunduğu bölgeden sorumlu olsun. Her ziraat fakültesi devlete kaynak vermeli.

Türkiye’nin stratejik ürünleri seçilmeli. Pamuk, buğday, fındık, mısır stratejik ürünlerdir.

Havza bazlı ürün bazında yönlendirme ve destekleme yapılmalı.

Türkiye ekonomisindeki sorunlar tarımdaki sorunlar aşılmadan çözülmez.

 

Doç. Dr. Gökhan Günaydın “Doğa Çevre Üretici Tüketici Dostu Tarım Modeli”: Memleketin sorunları çözülmeyecek sorunlar değil. Enseyi karartmayalım.

Nüfusu arttıkça dünyanın gıda çok stratejik bir şey olacak. Bu arada bir sürü insan açlıktan ölecek.

Bu topraklar neolitik devrimin başladığı topraklar. Tarım devriminin başladığı yer. Urfa’da göbekli tepe bunu ortaya daha iyi çıkardı. Bereketli topraklarla su birleştiriyor 13 bin bitki türü. 4 bini endemik. Bütün Avrupa’nınki sadece Anadolu kadar değil. Bir yem bankasıyız.

1980’de 44 milyonduk bugün 78 milyon. 90-100 milyonu bu topraklar görecek. Buna göre plan yapmalıyız. Kuru fasulye pilavı seven milletiz. Pirinçten fasulyeye ithal ediyoruz, 180 bin hektardan 80 bin hektara düştü. 250 bin tondan 190 bin tona düştü üretim. Nüfus 10 milyon arttı bu 12 yılda, TÜİK rakamlarına göre. Kuru fasulye pilav yemek o kadar kolay olmuyor artık bugün.

Ama bir şey yapabilir miyiz? Üretici, tüketici doğa dostu tarım. Bu insanlar olmadan tarım emekçileri düşünülmeden iş yapamazsınız. Bunları tasfiye ederek- üretici köylü olarak- Türkiye gibi bir memlekette tarımda gelecek aramak beyhude bir davranış.

Tarım ekonominin yükü değil gücü olmalı. Gıda politikalarıyla sağlık ve spor politikaları birbirini desteklemeli. Bu mesele sadece üretici köylü meselesi değil sofra meselesi olduğunu bilmeliyiz.

Ortala Avrupalı 77 kg et yerken biz 12 kilo yiyoruz. Avrupalı 70 kg tahıl tüketirken biz 220 kg tüketiyoruz. Bu tahıl açlığı düşünsel kapasitemizi de etkiliyor. Bu ülkede yalanlara bu denli kapılınmasının nedeni bu beslenme biçimi olabilir.

Aydın namusu içinde söyleyeyim son 12 yıl içinde üretimi nitelikli olarak sürekli artan çeltik üretimidir. Osmancık 350 bin tondan 900 bin tona çıkmıştır … Mısır üretimi 12 yılda 3 milyon tondan 6 milyon tona çıkmıştır.

Ama bunun üçünde de (Ayçiçek de dahil) hala ithalatçıyız. Sorun toprağı işleme biçimi ve suyla buluşturmada.

2003-2014; 91 milyon dönümden 77 milyon dönüme indi buğday alanı. Bu girdi fiyatlarıyla çiftçinin üretmesi mümkün değildir. Onun için boş bırakıyor.

TÜİK rakamları dandik biçimde toplanıyor.

12 yılda 9 milyar dolar buğday ithalatına para ödedik. Buğday deposuydu Anadolu oysa. Almanya’dan Fransa’dan buğday ithal etmişiz.

12 yılda yağlı tohuma 12 milyar dolar ithalat parası ödemiş bu millet.

12 yılda bütün pamuk 9.3 milyon ton. 13 milyar dolar pamuk ithalatına ödemiş.

Soyaya 12 yılda ürettiğimizin 15 katı ithal etmişiz. 5.3 milyar dolar. Her gram soya kuşkunuz olmasın GDO’ludur.

Tütün 150 bin tondan 70 bin tona indi. Fabrikaların tamamı kapandı. Tekelin satışı bir haftalık faiz ödemesi bile değildir bu ülkenin.

Şeker fabrikalarının özelleştirilmesi çabası içindeler.

Kimse bunun derdinde değil. Nereye hangi ranta bina dikebiliriz hesabında herkes.

Türkiye’de tarla bitkilerinin alanları daralıyor, sebze ve meyve ekme alanı artıyor. Kuzey bastırıyor emek yoğun alanlara Türkiye zorlanıyor.

1980’de 44 milyon nüfusumuz varken 50 milyon koyunumuz vardı. 80 milyon nüfusuz 29 milyon koyun var şimdi.

Keçi, 19 milyondan 9 milyona düşmüş.

Manda, 1 milyondan 118 bine düşmüş. On yıl sonra ancak hayvanat bahçesinde görebiliriz.

Sığır, 16 milyondan 14 milyona düşmüş. 1980’den 2013’e kadar.

Mera varlığımız 1950’de 37 milyon 2014’de 14 milyon.

Peki, yeni bir tarım programı mümkün mü? Mümkün.(…)

Tarım meselesi kentlerdeki tüketici işin bilincine varınca çözülür.

 

Prof. Dr. Bilsay Kuruç (Değerlendirme): Tarıma olan saldırıyı durdurmalıyız. Küçük üreticinin tasfiyesini durdurmalıyız. Tarıma odaklanmalıyız. Tarımsal üretim şart. Ülkenin gelecek yaşamı öyle bir noktaya geldi ki maliyet hesabı yapılamaz. Varlık yokluk meselesi haline geldi tarım hayvancılık. Üretim önceliğini dolaysıyla örgütlenme önceliğini öne çıkarmak lazım. Yoksa 21. yüzyıla giremeyiz. 21. yüzyıla çiftçi üzerinden ulaşabiliriz.

Bundan önce beslenme sorunu var. İnsanların kafasının çalışması sağlıklı olması sorunu var. İhracat hedefinden önce içerde gıda hedefimiz olmalı. Yoksa bu un buğday meselesine düşeriz.

Cumhuriyet her şeyi yapabiliriz diye kuruldu. Bugün de bunu yapabiliriz.

1945 çiftçiye toprak dağıtma ve çiftçi ocağı kanunu tasarısı hazırlanmıştı. 30 hektardan 500 hektara küçük çiftçiye toprak dağıtımı. Çalıştığı toprak o çiftçinindir yasası.

Lenin’in işaret ettiği bağımsız çiftçi yaratmamız lazım. Bağımsız çiftçi yasası mecliste engellenerek doğmadan öldü. Karşı taraf, “bunu koruyamadılar madem öğretmeni de koruyamazlar” dedi Köy Enstitülerine de saldırdı.

Bugün tasfiyeyi önlemek, yeni mülkiyet sistemi kurmamız lazım.

Bugünün çiftçisinden kahramanlık beklemiyoruz ama onların mücadelesi varsa ona ortak olmak lazım. Bugün Tire kooperatifi başkanının anlattığı gibi.

Üniversite üniversiteden fazla olmalı. Burada konuşmalardan üniversitelerimizde iyi birikimler var, gösterdi. Yanlış bilgileri saptayabilen doğruyu en ileri biçimde ortaya koyabilen bir kapasiteye sahip birikimi gördük burada.

Tarımda ithalat değil, ithalat genel bir sorun aslında. Zaten yetersiziz yapabileceğimiz bir şeyi yapmak yerine halının altına süpürür gibi ithalat yapıyoruz. Hangi ithalat kalemi yapılamaz ki? Hepsini üretir yaparız.

Türkiye dünyanın diğer bölümleri gibi reel kapitalizmi yaşıyor. Budur işte kapitalizm. Daha önce onları tam görmediğimiz için bilmiyorduk. Dünyanın bugün reel kapitalizm yaşadığı dönemdeyiz.

Dünya kapitalizminde yeniden bir ilkel birikim var. Afrika’yı yeniden işgal ediyorlar örneğin.

Kırların geleceksizleştirilmesi Adıyaman’ın geleceksizlişterilmesi anlamındadır örneğin.

Hepinize teşekkür ediyorum. Gelecek baharda yeni bir sempozyumda buluşmak üzere.

 

Benzer yazılar

Yanıt verin.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Time limit is exhausted. Please reload CAPTCHA.

Do NOT follow this link or you will be banned from the site!