21.yy’ın EN ÖNEMLİ SORUNU- Mehmet Tanju Akad

Sadece önümüzdeki yılların değil, bundan sonra insanlığın

önündeki en önemli sorun kamu çıkarı ile özel çıkarlar arasındaki sınırları belirlemektir.Toplumcu düşünce bunu çözmeden ilerleyemez. Ama toplumcu olmayan tutum da hızla tıkanmaktadır. Otuz yıldır hukukçu dostların ilgisini bu alana çekmeye çalışıyorum ama başaramadım. Birkaç siyaset bilimci (onların hatırına bilim diyelim bu bilgi alanına) ilgileniyor gerçi ama konu henüz gerektiği ölçüde yaygınlaşmadı.
Gidererek daha fazla insan giderek azalan kaynaklar üzerinde hak iddia ediyor. Gezi olaylarının altında da bu konu var. Kamuya ait bir yeri nasıl özel kişilere peşkeş çekersin? Keza HES’ler aynı şey, daha binlerce başka şey gibi. Trafik ve kentleşme sorunları dahi bu konu yeniden belirlenmeden çözülemez. Ama teorisi tartışılmıyor.
Geleneksel hukuk, özel mülk sahibine muazzam haklar tanımış. Örneğin yüz bin dönüm toprak alıp boş tutabilir (keşke boş tutsa) ya da betonlaştırabilir. Bir gemi dolusu buğday satın alıp denize dökebilirsiniz ve kimse karışamaz. Tabii bunlar uç örnekler ama paranız varsa pekala mümkün. Gerçek hayatta durumlar daha sade ama gene de çok önemli.
İlçemizden örnek vereyim:
Sadece yeraltı suyuna dayanan bir sistemimiz var. Her yıl yağmurla yenileniyor ama buna rağmen her yıl azalıyor. Artezyeni olanlar bu sudan her yıl bin tondan fazla çekip (yılda 5 bin ton çeken de var) çim suluyor. Kardeşim yeraltı suyu kamuya aittir. Nasıl çekersin. Hadi tarım için bir istisna olabilir diyelim ama göz keyfin için yüz evin gereksinimi kadarını çekemezsin. Bazılarını biliyorum, tatile giderken bile açık bırakıyor çimi solmasın diye. Halbuki çim bu iklime uygun değil. Ona göre Akdeniz bahçesi yapsana. Ama hayır! İlla çim yapacak ve yüz hanenin suyunu tüketecek. Aslında dünyanın hiçbir yerinde buna izin vermezler. Adamın canına okurlar. Ama bizde kimse aldırmıyor. Çünkü ilçeye su dağıtan belediyecilerin böyle bir sorunu yok, ya da başa çıkamıyorlar. Kamuoyu baskısı da yok. Herkes kendi çorbasına bakıyor ama bunu yapamayacakları günler uzak değil.
İnsanoğlu tarih boyunca çoğu zaman kaynaklar üzerinde kamusal denetim getirmiştir. Neresi mera, neresi tarla, neresi orman, neresi yerleşim yeri olacak belirlenmiştir.
Yeni muhafazakar politikalar ise kamusal alanı sonuna kadar daraltıp dünyayı sermayenin sınırsız at koşturacağı bir alan haline getirme yolunda büyük adımlar attı. Bütün hukuk ve uluslararası ilişkiler de buna göre yeniden tanzim ediliyor. Toplumcular ise hala 1900’lerin başlarında kalmış. Ama en azından su denetimi için toplumcu olmaya da gerek yok. Bizdeki biraz da başıbozukluğa giriyor. Ama sermaye at koştururken nal bile toplayamıyorlar.

KAMU ÇIKARI TARTIŞMASI-1
Kamu çıkarı nerede başlar, nereye kadar uzanır? 18. ve 19. yy liberalleri, romantikleri veya toplumcuları bu konuyu başka bir dünyada düşündüler. Onların dünyasında doğa adeta sonsuz, nitekim büyük bölümü henüz keşfedilmemiş bir büyüklüktü. İnsan doğadan istediği şeyi alabilir, doğaya emeğini veren (ve/veya yatırım yapan) herkes bunun ürünlerini istediği gibi kullanabilirdi. Liberalizmin çok farklı bir anlamı vardı. Günümüzde dip dibe yaşıyoruz. Artık kimsenin sonsuz yeni topraklarda istediği araziyi açıp çiftçilik yapacak, avlarını satacak, yeni alanlarda ticaret kuracak hali yok. Yeryüzünün büyük bölümü kentler, yollar ve diğer yapılarla dolmuş durumda. Buna karşı, ve buna rağmen, 20 yy’ın ilk yarısındaki siyasi ve ekonomik bunalımların da zorladığı kamucu yaklaşımlar hızla terk ediliyor, sermayenin önü alabildiğince açılıyor. Bu durum dünyayı çok büyük bunalımlara henüz sürüklemediyse bunun birinci nedeni üretim hacmindeki müthiş artışın neredeyse herkese bir şeyler verebilmiş olmasıdır. (İkinci nedeni de -özellikle bizim ülkemizde- muazzam yağmadır, başka ülkelerde bu kadarı yoktur.) Böylece insanlar mutlak durumları iyileşirken nispi kayıpları daha kolay kabul ettiler. Örneğin, günümüzde gelir dağılımı elli yıl öncesine göre çok daha kötü durumda olmasına karşın herkes daha iyi evlerde yaşıyor. Bu rahatlık ev dışında bin bir rahatsızlığı sineye çekmeyi kolaylaştırıyor. Tramvayla on dakikada gittiğimiz yolu şimdi özel arabamızın içinde bir buçuk saatte alıyoruz. Sosyal çevre çürüyor, suç artıyor, eğitim yerlerde sürünüyor. Doğaya ulaşımımız yok ve kalan doğa da hızla tükeniyor. Bu arada minicik çocuklar günde üç-dört saatlerini servis araçlarına kirli havada geçiriyor ve bu süre uyku ve oyunlarından, yani mutluluklarından çalınıyor. Egzoz solumadan üç adım yürüyemiyoruz.
İşte meselenin bir yanı bu. Kamu çıkarı kavramı ancak İstanbul’un son parklarından birisi olan Gezi parkı elden çıkarken hatırlandı. Halkın bir kısmı ortak varlığını korumak için harekete geçti.
Kamu çıkarı toplumun ortak varlıklarının korunması, doğanın temizlenmesi vs. gibi şeyleri hemen akla getiriyor ama aslında tüm kamu hizmetlerini de kapsar. İyi bir eğitim sağlanması ve sağlıkta sömürünün önlenmesi de önemli kamu çıkarlarıdır. Ama her iki alan da sermayeye terk edilmektedir. Özel bir okulda sözde iyi eğitimin yıllık masrafı en az 30 (otuz), bazen 50 (elli) asgari ücret tutarıysa ve devlet okullarında eğitim yerlerde sürünüyorsa, ortada kamusal bir ayıp vardır. Ya da,
Uluslararası antlaşmalar imzalayan devlet bu antlaşmalarda kendi yurttaşlarının hakkını değil de yabancı şirketlerin ve bu işten komisyon alacak işbirlikçi aracıların çıkarlarını ön planda tutuyorsa, ortada korkunç bir kamu çıkarı ihlali vardır. Bakın 35 milyon dolarlık bir maden rezervi var. (Örnek üç aşağı beş yukarı, gerçektir). Devlet bundan 5 milyon alacak, 30 milyon doları yabancılar götürecek. Bu arada tarih boyunca ürün alınmış ve gelecekte de alınacak olan fiyat konulamayacak değerde topraklarımız mahvolacak. İşte burada kamu çıkarı ayaklar altına alınmaktadır. Burada apaçık ihanet vardır.
Bir başka kritik kamu çıkarı alanı da açıklıktır. Devlet ve Belediye faaliyetlerinin şeffaflığı tamamen sözde kalmaktadır. Her kademede faaliyet (kamu güvenliği bile) duruma uygun usullerle denetime açık olmalıdır. Hele hele yargının tam açık olması gerekir ve “gizli tanık” gibi bir hukuk skandalını kabul eden bir ülke onurunu yitirmiş demektir. Ve gene çok önemli bir başka kamu çıkarı da yurttaşların doğru haber alma haklarıdır. Tüm bu kamu çıkarlarının demokrasiyle, hakların korunmasıyla ve hukukla çok yakın ilişkisi vardır.

KAMU ÇIKARI TARTIŞMASI-2
Yeni bir KAMU HUKUKUNA, yani yeni bir TOPLUMSAL UZLAŞMAYA ihtiyacımız var.   
Hukuk öncelikle anlayışlar ve ilkeler sonra da kurallar manzumesi olmakla birlikte, aynı zamanda dönemlerine ait toplumsal ilişkileri de yansıtır. Öte yandan bu yansıma hiçbir zaman birebir değildir. Toplumsal ilişkiler ve güç dengeleri sürekli değişir ve hukuk onların değişim hızına hiçbir zaman ayak uyduramaz. Meclisler başka bir şey yapmadan sabah akşam kanun yapsalar bile toplumun değişim hızına ayak uyduramayacakları gibi, bunları tam olarak anlayamazlar ya da kompozisyonları itibariyle anlamak istemezler. Gerçi kanunlar hukukun sadece küçük bir kısmıdır ama tüm diğer kurallar da aynı şekilde her an toplumsal gerçekliğe tekabül etmekten uzaklaşırlar. Dünyanın halen yürürlükteki en eski yazılı anayasası sadece iki yüz yılı biraz aşmış olup, o dahi bazı değişikliklere uğramıştır.
Hukuk ile toplumsal realite arasındaki boşluk temel ilkeler ışığında yapılan içtihatlar ve yargı kararları ile doldurulur. İdari alanda ise yönetmelikler, kararnameler, tüzükler ve bağlayıcı antlaşmalar ile boşluklar tamamlanmaya çalışılır.
Şimdi, yakın tarihimize baktığımız zaman, son yüz elli yılda sürekli bir anayasa bunalımı yaşandığını görürüz. Önce kanuni esasinin bütün sorunların çözümü için bir ön koşul olduğu düşünülmüş, Birinci Meşrutiyet çok kısa sürmüş ve akabinde Meclis’in yeniden açılması için mücadele başlamıştır. Bu da Temmuz İhtilali ise sağlanmış ve o tarihten beri 105 yıldır Meclis ile yaşıyoruz, hamdolsun. Önce İstanbul, sonra da Ankara Meclisleri. Bu Meclisler 31 Mart vakasında ve İşgal sırasında kısa kesintilerden sonra Ankara’ya gelmiş, 1960 ve 1980’de iki kez kapatılmış, birçok kez de demokratik olmayan baskılar altında çalışmıştır ki en tipik örneği 12 Mart dönemidir. İlk Meclis’i Mebusan’dan beri 138 yılda yabancı işgali dışında bu kadar kesintiye uğramış bir başka Meclis olduğunu sanmıyorum. Demek ki Anayasal rejim konusunda başarısız kalmışız. Doğrudur.
Başarısızlığın ilk nedeni ahalinin büyük bölümünün anayasa süreçlerinin dışında kalması ve buna sahip çıkmamasıdır. Dışında bırakılmış evet, ama aynı zamanda derdi de olmamıştır ahalinin. Onların dışında gelmiş, dışında gitmiştir anayasalar.
İçinde bulunduğumuz özel durumda ise başka sorunlarımız var.
(1) Hukuk devleti anlayışı toplumun büyük kesimleri tarafından savunulmuyor. Ahalinin büyük kısmının böyle bir derdi yok.
(2) Kamu çıkarlarını savunan bir hukuk anlayışı olmadığı gibi, mevcut kamu çıkarları da, içselleşmiş uluslararası mali sermayenin ve yerli hakim güçlerin baskı ve talepleri doğrultusunda bir bir yıkılıyor.
(3) Kanun yapma süreci tepesinde yabancıların bulunduğu sermaye hiyerarşisine bağlı bir şekilde sürdürülüyor ve bunun yanında bölgesel çıkarlar için güç pazarlıkları da hukuk sistemini yıkmış durumda. Ülkenin her tarafında farklı standartlar uygulanıyor. (Daha somut ifade edersek bölgemizdeki Kürtlerle yapılan kaynak kontrol pazarlıkları ve diğer ilişkiler hukuku katlederken, Suriye’ye de ve o sınırda tamamen hukuk dışı şeyler yaşanıyor.)
Bir de genel sorunlar var.
Kamu çıkarlarının savunulması için toplumcu güçlerin sahip çıkması gereken yeni bir kamu hukukuna ve öncelikle bunun anlayışına ihtiyacımız var. Ancak önce bunu somutlaştırmalıyız ki, kamu çıkarını ilgilendiren taleplerimizi demokrat kitlelerin benimsemesini sağlayalım.

KAMU (ya da halkın ortak) ÇIKARI  ve YENİ BİR HUKUK İÇİN MÜCADELE
Kamu (public) denilince farklı şeyler çağrıştırıyor. Kimisi doğrudan “devlet” olarak alıyor. Halbuki bu, toplum, amme, ahali, halk vs. anlamına da gelir. Mesela kamuoyu diye de kullanıyoruz ve burada doğru anlamı veriyoruz. Bunda devlet yok. Bakış farkı biraz da bizdeki devlet geleneğinden kaynaklanıyor.
Bu girişi takiben “niçin yeni bir hukuk” diyoruz, bunu açıklamaya çalışalım. Niçin haklarımızı eski hukuk içerisinde savunmuyoruz? Sonra yeni nedir. Hukuk insanlığın binlerce yıldır milyonlarca kez tartıp düşünerek geliştirdiği bir şeyse eğer -ki öyledir- şimdi oturup, kafa kafaya verip yeni bir hukuk mu yazmaya çalışacağız. Zinhar hayır!
Hukuk toplumsal ilişkileri yansıtan ve düzenleyen bir şeyse, bunun değişimi, toplumsal değişime paralel ve onunla iç içe geçmiş bir süreç olmak zorundadır. Ve hukuk genelde büyük kopuşlarla değil, süreklilik içerisinde tedrici değişimlerin birikmesiyle yenileşir. İş değişim faktörlerine gelirse örneğin teknolojinin son iki asırda dünyayı en fazla değiştiren faktör olduğu güçlü bir şekilde ileri sürülebilir. Hukuk esas olarak değişimin motoru değildir, değişimi izlemeye veya onu bir çerçeve içerisine oturtmaya çalışır. Ama değişimi hızlandırıcı bir yönde de kullanılır, şayet değişimi destekleyecek unsurlar yeterince güçlü veya iradeliyse.  
Şimdi günümüze bakalım.
Mevcut hukuk sistemi doğanın sınırsız yağmasını ve sermayenin sınırsız birikimini mümkün kılan bir yapıdadır. Büyük sermayenin hakimiyeti her geçen gün pekişmekte, milyarlarca insanının yaşamını tehdit etmektedir. Bu, geleneksel tohumların yok edilmesinden, mevcut enerji modeliyle dünyanın zehirlenmesine, ısınmasına, türlerin yok oluşuna, diğer yandan da iletişim, elektrik, su, eğitim, sağlık, temizlik vb. tüm temel hizmetlerin özelleşmesine kadar hayatımızın her alanını kapsamaktadır. Sömürü alabildiğine yaygınlaşmakta ve daha kötüsü, siyasi ve hukuki düzenlemeler buna karşı direnme olanakları giderek zayıflatmaktadır. Dünya, sermaye hakimiyetine karşı direnme olanağı azaltılmış, kamu hizmetleri tümden sermayeye devredilmiş bir nevi yerel devletçikler federasyonu haline dönüştürülme sürecindedir.
Buna karşı kamu (yani halkın ortak) varlıklarının ve hizmetlerinin korunmasını sağlayacak bir mücadele içerisinde özel çıkarların kamu (yani halkın ortak) çıkarları karşısında sınırlanmasını sağlayacak bir hukuk sisteminin savunucusu olmalıyız. Bu parça parça inşa edilecek bir hukuk anlayışıdır ve insanlığın uzak geçmişinde bile sayısız örneği mevcuttur. Kapitalizmin yeni aşaması dünyayı yağmalarken, toplumcu veya kamucu (bu ikisi aynı şey değildir) anlayışları uzun bir süreçte tasfiyeye girişmiştir. Bunun tersine çevrilmesi de uzun bir süreç alacaktır. Bunun ilk adımı da egemenliğin sorgulanmasıdır. Uluslararası şirketlerin egemenliği artık en büyüklerin (kısmen) dışında tüm ulusların egemenliğinin üzerine çıkmıştır. Bunu somut olarak kavranması için ülkemizde yeterinden fazla örnek mevcuttur. Ne var ki bu mücadeleyi içten baltalayan sözde toplumcu ajanlar (STK’lar, vakıflar, dernekler, güdümlü partiler)  yaygınlaştırılmıştır. Ulusal egemenliğin aşınmasının, direnme olanaklarını ne kadar yıktığı görülmelidir.
Direnme olanaklarından ne kaldıysa korumak ve yeniden yaratmak için ilk adım, egemenlik haklarının savunulmasıdır. Kamusal alanda yer alan her kurumda (belediye, dernek, oda, sendika vs.) bağımsız düşünebilen toplumcu yönetimler aracılığıyla, (başka alanların yanı sıra) belki de öncelikle yapılması gereken, doğru haber alma hakkı ve basın özgürlüğü gibi temel hakları ve kamu sağlığını tehdit eden konuların mücadelesine girişmektir. Bu sarmal bir şekilde büyüyecek olan bir mücadeledir çünkü burada yabancı şirketlerle yapılan antlaşmalar, uluslararası ilişkiler yoluyla hukukumuza giren ulusal egemenliğimize aykırı uygulamalar ve daha sayısız konu var. Ancak hepsinin temelinde şu yatıyor: Dünyayı sermayenin sınırsız egemenliğine terk edemeyiz. Biz böyle şerefsiz bir aşağılanmaya teslim olsak bile, mevcut korkunç yağma hayatın ta kendisini tehdit eder hale gelmektedir. İşin ucunu bırakırsak gelecek nesiller çok daha geri bir noktadan başlamak zorunda kalacak ki, bu da kötü olasılıkların biri olarak ortada durmaktadır. Ancak daha akıllı bir mücadele çok şey fark ettirecektir.
Çok karmaşık bu konu burada bitmedi…

Mehmet Tanju Akad

Benzer yazılar

Yanıt verin.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Do NOT follow this link or you will be banned from the site!