52. Yılında 27 Mayıs Askeri Müdahalesi – 2-Haluk Başçıl

Bu bölümde ise “Savunma”nın ‘1960–1970 Dönemi’ne ilişkin değerlendirmelerine kısa olarak yer veriyoruz.

Böylece bu tarihsel belgenin yok sayılmasının ve unutulmasının da önüne geçilmiş oluyor.

hbascil@anafikir.gen.tr

Ülkemizde yaşanılan ekonomik-politik süreçlerin değerlendirilmesine ve değerlendirme yöntemine ışık tutmak amacıyla THKP-C davası savunmasında yer alan ‘1950–1960 Dönemi’ kısaca özetlenmişti. Bu bölümde ise “Savunma”nın ‘1960–1970 Dönemi’ne ilişkin değerlendirmelerine kısa olarak yer veriyoruz. Böylece bu tarihsel belgenin yok sayılmasının ve unutulmasının da önüne geçilmiş oluyor.

 

1960–1971 Dönemi

 

  1. A.           27 Mayıs Devrimi

27 Mayıs Devrimini açık seçik ortaya koyabilmek için DP’nin 1950’de politik iktidarı ele geçirmesinin tarihsel anlam ve niteliğini özetle belirtmek gerekir.

1946’lardan hızla emperyalizmin kucağına kayan, Türkiye, DP’nin yönetime geçmesi ile tamamen yarı-sömürge bir ülke durumuna gelmiştir. Amerikan emperyalizmi «Hür Dünya Bekçisi» adı altında, yardım paravanası ile, ekonomik, politik, ideolojik, askeri, (NATO örgütüyle), kültürel hegemonyasını, müttefiki yerli hakîm sınıfların yardımıyla hızla kurmaya başlamıştır.

Kemalist iktidarlar döneminde, sindirilmiş, pusturulmuş olan feodal ideolojiler, bir anda hızla gelişmiş, görü1medik bir yayılma alanına sahip olmuştur.

Bu dönem her alanda; ideolojik, politik, ekonomik, kültürel alanlarda gayri-milli olanın milli olana tam bir üstünlük sağladığı dönemdir. Ama emperyalizmin ihraç malı olan şekli demokrasiciliğin kökleşmesi, yerleşmesi ve aynı zamanda ekonomik alanda yerli sermayenin merkezileşmesi ve yabancı tekellerle bütünleşmesidir.

Bu dönem, oligarşinin anti-Kemalist karşı-devrimi kökleştirdiği dönemdir. Oligarşik yönetim, tarımda, ticarette, sanayide ve bürokraside en iri kodamanların yönetimidir. Tarımda, ticarette ve ekonomide feodal mütegallibenin, büyük tefeci bezirgânların, tekelci burjuvazinin ve büyük bürokrasi ve de Ordu üst kademelerinin emperyalizmle bütünleşmesiyle ortaya çıkan yönetime sosyal bilim oligarşi adını vermektedir. DP, emperyalizmin, işbirlikçi burjuvazi ve feodal unsurların, Ordu üst kademesi ile büyük bürokrasinin oligarşik yönetiminin iktidar partisidir.

Türk Ordusu’nun geleneğinde emperyalizme karşı, dünyada zaferle sonuçlanmış olan ilk Milli Kurtuluş Savaşı yatmaktadır. Genellikle halk çocuklarından oluşan Türk Subaylarının çoğunluğunun karakterini belirleyen anti-emperyalizm, milliyetçiliktir. (1965’ten sonra, Askeri Liselerin kapatılması ve başka tedbirlerle, oligarşi; Ordu’nun niteliğini değiştirme gayretleri içindedir.)

Ordu ve bürokrasi içindeki, devrimci-milliyetçiler, bu anti-Kemalist karşı devrime en sonunda kırmızı ışık yaktılar. Ve oligarşi içinde yer alan bazı Namık Argüç gibi üst kademe subayları nötralize edilerek, 27 Mayıs l960’da hakim ittifakın partisi DP alaşağı edildi.

Alt yapıda, Amerikan emperyalizminin ülkedeki varlığından dolayı, radikal ve köklü tedbirlerle gidemeyen 27 Mayıs Devrimci Yönetimi, üst yapıda, oldukça köklü ve radikal dönüşümler sağlamıştır: (27 Mayıs Anayasası, özerk kurumlar, teminat müesseseleri, vb.)

 

İşte bu niteliğinden dolayı, 27 Mayıs harekatına politik devrim demekteyiz.

  • 27 Mayıs’ta işbaşına gelen M.B.K.’nin (Milli Birlik Komitesi’nin) ilk işi, bütün devrimci iktidarların yaptıkları gibi, bankalara ve borsaya el konulması olmuştur. 30 Mayısta bankalar ordu gözetimine alınmış, banka işlemleri durdurulmuş, yalnız vadesi gelen resmi ödemelere izin verilmiş, bunun dışında kalan mevduat transferi, mevduat çekilmesi ve işlemleri yasaklanmıştır.
  • Bankaların yanı sıra Borsalar da kontrol altına alınmış, tekelci yerli burjuvazinin temsilcilerinden oluşan Ticaret ve Sanayi Odaları 16 Haziran tarihli bir kararname ile kapatılmış, odalarda yeni seçimlere gidilmiş, Ticaret Borsası ve Odalar ile ilgili kanun kısmen değiştirilmiştir.
  • Bu arada büyük sınai ve ticaret şirketleri ile devlet teşekküllerin başına M.B.K.’nin özel temsilcileri atanmıştır.
  • Toprak ağaları sürgüne gönderilmiştir.

Milli Birlik Komitesi’nin ilk bir aylık icraatı; yani tekelci kuruluşları hedef alan ve faaliyetlerini kontrol eden, frenleyen tavrı devrimin yöneldiği hedefi göstermektedir (Ama ne yazık ki tekelci yerli burjuvazi öyle radikalist bir darbe ile yıkılacak kadar güçsüz olmadığı gibi, ABD emperyalizmi de hiç pasif değildir. Ayrıca M.B.K.’nin devrimin özerkliğine karşı tavır aldıklarının kesinlikle bilincinde oldukları söylenemez.)

  • M.B.K. 15 Eylül tarihinde aldığı bir kararla, gerek devlet sektörü gerekse özel sektörle ilgili kuruluş halindeki bütün endüstri tesislerinin yatırımlarını durdurdu. Devlet sektöründe kuruluş halindeki endüstri yatırımından sadece 665 tanesinin yapımına devam etmesine ve bu iş için ayrılan 3,2 milyar liranın 1,4 milyar liraya indirilmesine karar verildi. Bu karar devlet sektörü ile iç içe girmiş bütün tekelci kuruluşların büyük bir darbe yemesi idi. Zaten devrimle hemen bütün milletvekilleri, birçok banka ve işletme müdürü, devlet kuruluşlarının önemli mevkiindeki adamları tevkif edilmiş, tekelci grupların resmi işlerini yürütmekle yükümlü büyük bürokrat kesim etkisiz kılınmıştır. Tekelci gruplar böylece (devlet mekanizması içindeki önemli bir kolunu yitirmişti. M.B.K. ekonomi politikasını, «kanun dışı gelir elde etme yollarını açan iktisadi koşullar yaratılmamalıdır. Bir takım iktisadi faktörleri kullanmada bütün vatandaşlara eşit fırsat verilmelidir. Sömürü yoluyla elde edilen her türlü gelir ve tekelleşmeyi engellemek esastır,» diyerek açıklıyor, ama özel teşebbüsü her şekilde destekleyeceğini ilan ediyor,
  • …16 Eylül’de Milli Korunma Kanunu’nu yasaklayarak tekelci gruplara bir darbe daha vuruyordu.
  • 1961’de ise Kurumlar Vergisi ve Gelir Vergisi kanunlarının kabul edilmesi sermayenin karını doğrudan doğruya tehdit ediyordu.
  • … 1 Ocak 1962’de ise Türkiye’de tarımdan elde edilen gelire vergi konuluyor, gayri-menkul sahiplerinin vergilerine önemli artırmalar getiriliyordu.

Ekonomik mekanizmada yapılan ve yapılması istenen bütün bu tedbirler elbette üst yapı kurumlarında da yansıyacaktı. Ekonomik alandaki değişiklikler, devlet mekanizmasında da bir değişiklik getirdiği gibi, sosyal ilişkilerde bir üst yapı düzeyi çıkartacak, topluma radikal bir sosyal anlayış hakim kılınmaya çalışılacaktır. 27 Mayıs’ta sınıflar kombinezonunda meydana gelen değişiklikler idari, adli, sosyal ilişkilerde de, üretim ilişkilerinde de yeni sınıflar kombinasının niteliği ile orantılı olacak şekilde bir değişikliğe yol açacaktı.

 

  1. B.           27 Mayıs’a Karşı İlk Tepkiler ve ABD’nin Baskısı

Alınan bu ekonomik ve politik tedbirler, yani banka kredilerinin durdurulması veya kısıtlanması, devlet ve özel sektör girişimlerinin durdurulması, yeni vergiler, piyasada bir durgunluk yaratacaktı. Bu durgunluk ise örgütlü bir tepkiyle karşılandı. Tüccarlar, iş adamları, yatırımcılar, spekülatörler, büyük bankalar, her çeşit yayın organı, gazeteler ve toplantılarla hoşnutsuzluklarını iletmeye başladılar.

… Artan baskı karşısında hükümet, iş adamları ve sanayicilere açıklama yapmak zorunda kalacak, özel teşebbüse yardım meselesinin tekrar incelenmesi vaadini verecekti. Görülen oydu ki, M.B.K. güçlü tekelci gruplar ve ticaret erbabıyla baş edemiyor, taviz politikasına dönüş başlıyordu.

. Dayanacak hiç bir güçlü sınıf ve tabaka bulunmayan M.B.K. içinde ayrılıklar baş- göstermesi kaçınılmazdı. Nitekim, 14’ler hareketi bilinen Alpaslan Türkeş’in faşist yönetim uygulama niyeti (ki bu hareketi orta ve küçük burjuvazinin desteğini kazanabilirdi) Cemal Gürsel tarafından önlenmiş ve kontrol altına alınamayan tekelci burjuvazi Türkiye’nin ekonomi politikasında tekrar üstünlük kazanmaya başlamıştı.

… M.B.K.nin aldığı bütün kısıtlayıcı tedbirler her şeye rağmen küçük girişimleri dağıtmış, sermayenin daha az sayıda şirket halinde toplanmasına yol açmış, tekelci grupları güçlendirmiştir. Açıklamamızın başında belirttiğimiz. «27 Mayıs’a emperyalizmin göz yumması»ndan anlatılmak istenen budur. Emperyalizm sosyo-ekonomik kanunlar gereği, lehine gelişecek hiç bir hareketi engellemez. Engellemez ama her ihtimale karşı da tedbirleri elden bırakmaz. Nitekim, toplumsal bunalım, kendi lehine gelişmesi mukadder bir alternatifle geçiştirilmiştir.

… Temmuz 1960’da M.B.K. bazı yabancı firmalara kar transferi imkanı veren «Yabancı Sermaye Yatırımım Teşvik ve İnceleme Komisyonu»nun yeniden çalışmaya başlamasına karar verdi. 11 Temmuz 1960 tarihli kanunlar, M.B.K. Maliye Bakanlığına, Türkiye’de yabancı sermayenin faaliyet göstermesine izin verilmesi için emir veriyordu. Yukarıda da belirttiğimiz gibi, zor durumda kalmış bir hükümete dost elini uzatmak Amerika’nın göreviydi (!). «Armut piş, ağzıma düş» misali M.B.K. olgunlaşmış, Amerikanın ağzına düşmek için teklif bekliyordu. Temmuz 1960’da bu teklif de geldi. Amerikan Dışişleri Bakanıyla Büyükelçisi, bağış olarak verilmek üzere 1 milyar’ liralık bir anlaşma imzaladılar. 1960 ağustosunda ise ithal edilen endüstri maddelerinin değerinin ödenmesinde kullanılmak üzere yine «bağış» olarak 300 milyon lira para veriliyordu.

  1. C.           Gerici İttifak’ın Tekrar İktidarı Ele Geçirmesi

Yukarıda anlattıklarımızdan çıkan sonuç şudur: Türkiye, emperyalizmle bir iki sene gibi çok kısa bir zamanda 1960 öncesi ilişkilerinin çok daha üst seviyesinde ilişkiler kurmuştur.

… Nitekim M.B.K.nin üçüncü hükümeti, kurulduğu zaman hakim sınıfların çeşitli gruplarının mevzilendiği partilerden temsilci almak zorunda kaldı, 1961 Ekim’inde ise meclis seçimleri yapıldı ve yönetim partilere devredildi.

Özellikle 1963’lerden sonra emperyalizm tüm devlet mekanizmasını kontrol etmeye, 27 Mayıs’ta geri attığı adımı telafi etmeye başlamıştır. Yapılacak iş, 27 Mayıs’ta kazanılan nispi özgürlük ortamıyla gelişen siyasi akım, düşünce ve kurumlaşmaları ve bunların toplumdaki etkilerini yavaş yavaş silmeye ve bu işleri görmek için gerekli olan vurucu kadroları yetiştirmeye başlamaktı.

… , 27 Mayıs’ın getirdiği özgürlük ortamı ile güçlenen sosyal mücadeleleri ve milli bilinci etkisiz kılmak için tüm gerici güçleri seferber etmeleri, toplum yapısını ve bu yapıya hakim çarkın dişlilerini dünya oligarşisinin dönen dişlilerine uygun hale getirmeleridir. Burada mekanizma şöyle çalışmaktadır: Gelişen sınıf mücadeleleri ve bütün dünyayı saran Milli Kurtuluş Savaşlarıyla milliyetçi akımlar ve yeni boyutlar kazanan teknoloji, emperyalizmin ilkel sömürü metotlarını terk etmesine sebep olmuştur. Artık ileri sanayi üyelerinin, geri bıraktırılmış ülkeleri hammadde deposu, mamûl madde pazarı halinde sömürme metodu geçerliğini yukarıdaki sebeplerden yitirmiş, yerini daha üst düzeyde, daha teknik ve işgalini kamufle ederek gizleyen bir sömürü şekline terk etmiştir. Yapılan, o memleketin sanayini montaj sanayi haline getirecek değişim ve yatırımları sağlamak, eski totaliter, kralcı veya diktacı rejimleri mümkün olduğunda «demokratik» rejimlere dönüştürmek, şekli bağımsızlıklar vermektir. Türkiye’de de bu yeni sömürge metotları uygulanmış, şekli, sömürge tipi demokrasi getirilmiş, seçim müessesesi konmuş, partiler (ki hepsi de hakîm sınıfların çeşitli fraksiyonlarını temsil eder) kurulmuştur. Montaj sanayin temellerini atacak tek tük ağır sanayi tesisleri kurulmaya başlanmış, yüksek gümrük ve ithalat yasakları getirilerek yabancı sermaye yatırımları davet edilmiştir. Artık fabrikalar emperyalist devletlerin topraklarında değil ama yarı-sömürge devletlerin topraklarında kurulmakta ve bu politikanın temelleri üzerinde kalkınma edebiyatı yapılmaktadır.

… 27 Mayıs devrimiyle birlikte, kısa süreli de olsa reformist burjuvazinin sınıf temeli üzerinde yükselen radikal sivil ve asker aydınlar, iktidarı ele almışlar; tekelci-burjuvazi ile tefeci-bezirgan ve büyük toprak sahipleri politik iktidardan alaşağı edilmişti. Bu sınıfsal açıdan, gayri milli sınıf ve tabakalarla milli sınıf ve tabakalar arasındaki çelişkinin -çok kısa süreli de olsa- objektif olarak, halkın lehine bir çözümdür. M.B.K. politik iktidarda reformist burjuvaziyi temsil ediyordu. Nitekim M.B.K.’nin iktidarı aldıktan ilk 6 ay içindeki tavrı objektif olarak reformist burjuvaziye dönük, işbirlikçi burjuvazi ve onun müttefiklerine karşıdır.

Devrimi izleyen süreç içinde, ABD’nin baskısıyla reformist burjuvazinin yönlendirici rolü tekrar işbirlikçi (tekelci) burjuvaziye geçmiştir. AP’nin 1965 seçimlerinde iktidara gelmesi, tekelci burjuvazinin yönlendirici rolünün perçinlenmesidir de.

 

1961 Anayasası;

….Bilindiği gibi anayasalar, ülkelerin ekonomik, sosyal ve de siyasi düzenlerini yansıtan en temel hukuki belgelerdir.

Bu nedenle, 1961 Anayasası, 27 Mayıs politik devriminin siyasi ve hukuki bir ifadesi olan belgedir….

  1. Getirdiği birtakım temel hak ve özgürlüklerle halkın iktisadi ve politik mücadelesi için bazı imkânlar sağlamıştır. Sınıf esası üzerine örgütlenmeler serbest bırakılmış, özellikle, bütün eksiklerine rağmen iktisadi hak istemelerine yasal bir hüviyet kazandırmıştır. Böylece, işçiler, köylüler, küçük memurlar, öğretmenler vs. daha iyi yaşama imkânlarına kavuşmak için Anayasanın kendilerine tanıdığı hakları kullanmaya başlamışlardır. Öte yandan üniversite gençliği eğitim ve yaşama şartlarının yükseltilmesi için sesini yükseltmiştir.

Bu durum karşısında, emperyalizmin izni ve arkalanması ile yani onun direktifleri dahilinde üretici güçleri geliştirmek durumunda olan, bunun için ise, birikimi en küçük bir karşı çıkma görmeden sağlamak isteyen tekelci yerli burjuvazi ve bezirgan ve büyük toprak sahipleri, işte bu nedenle, Anayasayı kesinlikle rafa kaldırmışlar; en küçük kıpırdanışları ezmek üzere teşkilatlanmışlardır. Mesele açıktır: devlete hakîm güçler, devletin temel yasasıyla çelişme halindedirler. Halk ve halkın önderleri Anayasanın tasallutundan korunması için mücadele etmekte, devlete egemen güçlerse, Anayasaya tasallut etmekte, halka karşı yasa dışı mücadeleye girmektedir.

 

  1. Sorun’un diğer yüzü de şudur: Halk ve halkın önderleri durumundaki devrimciler gitgide derinleşen iktisadi, politik krizlerin; yasal hakların hasıraltı edilmesinin temel nedenini bir süreç içinde kavramışlardır. Ülkenin ve halkın gelişimine, daha iyi yaşama şartlarına kavuşmasına baş engel emperyalizmdir, emperyalizmin işbirlikçileridir. Anayasayı uygulatmayan, kara kuvvetleri seferber eden açlık sefalet ve ölüm yağdıran o dur! Özellikle 1968 yılından itibaren gelişen Milli Kurtuluşçu, sosyalist hareket, kelimelerle ifadesini işte bunun için «Tam Bağımsız Türkiye» sloganında bulmuştur. Aynı zamanda bütün halkın özlemlerinin doğrultusunda, bütün halkın söz sahibi olacağı devrimci bir değişiklik demektir.

… Anayasa, bir yandan hakim teminatı, çift meclis, Anayasa mahkemesi, Danıştay, Özerk TRT ve üniversiteler vb. gibi kurumlarla siyasi iktidarın gücünü sınırlarken, öte yandan geniş halk kitlelerinin bilinçli ve örgütlü bir biçim de, yönetimde söz sahibi olmalarının, hakim sınıfların direncini kırmanın gerçek garantisi olduğunu öngördüğünden geniş bir siyasi ve kişisel hak ve özgürlükler sistemi getirmektedir. Bu özgürlük, ortamında sorunlar enine boyuna tartışılacak, çeşitli halk sınıf ve tabakaları bilinçlenip örgütlenecek ve demokratik kurallar içerisinde egemenliklerini kullanarak, sömürücü azınlığın direncini yıkacaklardır.

… 27 Mayıs harekatı ve onun oluşturduğu devrimci kadro, bir takım hukuki, özerk, Anayasal kurumlarla, hakîm yerli sınıfların politik egemenliğine son verilebileceği düşüncesiyle alt yapı düzenlemelerine gitmedi. Daha doğru bir deyişle, ülkenin ekonomik, politik, kültürel, sosyal… bütün alanlarına kollarını uzatmış olan emperyalist ahtapottan dolayı bu düzenlemeleri yapamadı.

Ülkede, hiç bir yarı-sömürge ülkede olmayan ilginç bir durum ortaya çıktı. Bir yandan, yerli hakîm sınıfların politik gücü sindirilmiş, pusturulmuş ve milli ve demokratik bir anayasa yürürlüğe girmiş, öte yandan bu anayasanın öngördüğü nizamla tamamen çelişen ekonomik yapı varlığını sürdürmektedir.

… Devrimci-.milliyetçilerin Ordu ve Bürokrasi içindeki güçlerinden dolayı, yani ülkedeki nispi denge durumundan dolayı, AP iktidarı, kendi gayri milli yönetimi ile çelişen milli ve demokratik 27 Mayıs Anayasasını hukuken değiştirme yoluna gidemedi.

AP hukuken değiştirmeye gücü yetmediği bu Anayasayı fiilen işlemez hale getirmek için her yola, her çareye başvurdu.

… 27 Mayıs’ta sinmiş, pusmuş olan Atatürk düşmanları açıktan açığa 27 Mayıs hareketine karşı saldırıya geçtiler. Bizzat iddianamede belirtilmek zorunda kalındığı gibi, 27 Mayıs Anayasası’ndan yana olan devrimci ilerici örgütler ve kişiler bu gayri-hukuki, 27 Mayıs düşmanı militarize örgütlerin ve güçlerin devamlı baskılarına maruz kaldılar. Kanlı Pazar gibi tamamen anayasal ve hukuki nitelikteki pek çok miting ve yürüyüş şiddetle bastırılmaya, dağıtılmaya çalışılmıştı. Demokratik hak ve talepler uğruna mücadele eden pek çok devrimci öğrenci, işçi, köylü, öğretmen, aydın «failleri meçhul» ama aslında belli olan cinayetlerin kurbanı oldu.

… Anayasayı rafa kaldıranlarla, Anayasayı savunanlar arasındaki çelişki (ki bu aynı zamanda Türkiye toplumunun baş çelişkisi olan emperyalizm ve müttefikleriyle halk arasındaki çelişkidir.) gençlik eylemlerinde, işçi ve köylü direnişlerinde, şehir küçük burjuvazisinin ilerici, devrimci kanadının hareketlerinde kendini göstermiştir. Örneğin, 1965 ile 1970 yılları arasında 621 işçi direnişi olmuştur. 27 Mayıs devrimini izleyen ilk yıl (1961) işçi direnişi sayısı 4 iken bu rakam 1967’de 129’a, 1970’de 150’ye ulaşmıştır. Demek oluyor ki, geçen yıllar süresinde işçiler (ve işçi hareketlerine paralel olarak yükselen köylü, gençlik, vb. hareketleri göz önüne alındığında halkımız), devrimci güçlerin önderliğinde Anayasal haklarına daha sıkı şekilde sarılabilecek bir bilinç düzeyine erişmişlerdir. Kitle direnişlerinin gitgide kabarması, aynı zamanda hakim güçlerin 1961 Anayasasını nasıl çiğnediklerini gayet berrak, olarak göstermektedir. Halkın demokratik mücadelesi özellikle 15-16 Haziran Büyük İşçi Direnişinde en yüksek ifadesini bulmuştur. Anayasayı uygulamayanlar (yani hakim güçler) ile Anayasanın uygulanmasını isteyenler arasındaki karşıtlık sokak ortalarında devrimcilerin polis kurşunlarıyla öldürülmesinden öğrenci yurdu saldırılarına, çağ dışı işkencelere; patronların işçileri, toprak mütegallibelerinin köylüleri rahatlıkla kurşunlatabilmesi çizgisine gelip dayanmıştır. Bu karşıtlık giderek daha yüksek düzeyde; yankee emperyalizmine kesinkes kulluğu öneren hainlerle Milli Kurtuluşçuları yüz yüze getiren politik bir platformda kendisini gösterecektir.

ABD emperyalizmi bir taşla iki kuş vurmak çabası içindedir

Türkiye’de özellikle, 1965–70 döneminde, yarı-sömürge ülkelerde dahi görülmesi doğal olmayan derin iktisadi, politik krizler meydana gelmiş, bu krizler bir yandan halkın iktisadi-demokratik hak ve istemlerini, öte yandan bu istemleri de içine alan devrimci mücadelenin yaygınlaşması ile derinleşmiştir. Hakîm sınıfların yönetimi (oligarşi) sallanmaya başlamış, göreli (nispi) bir sınıfsal denge doğmuştur. Hele, yukarıda söylediğimiz gibi, özellikle ordu içindeki radikal unsurların huzursuzluklarının iyice artmış bulunması, içimizdeki düşman ABD emperyalizmini ve onun müttefiklerini kendi sınıfsal hâkimiyetlerinin son aşamasına doğru itmiştir. Bu son aşamanın elle tutulur belgesi ise 12 Mart Muhtırasıdır…

Haluk Başçıl

Benzer yazılar

Yanıt verin.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Do NOT follow this link or you will be banned from the site!