52.Yılında 27 Mayıs Askeri Müdahalesi-Haluk Başçıl

Tarihsel gelişmeler zamandan, mekândan ve sınıflar mücadelesinden kopuk bir biçimde ele alınıyor.

 

hbascil@anafikir.gen.tr

Emperyalist sistemin “Project Democracy”si doğrultusunda geliştirilen ve toplumsal hayatın tüm alanlarına taşınan (AKP ve sol liberallerin papağan gibi tekrarladıkları) “askeri darbeler”, “demokrasi”, “sivil/askeri yönetim”, “milli irade”, “halkın çoğunluğu”, “halkın iktidarı”, “elitler”, “Jakoben” vb. kavramların içi boşaltılarak, anlamları çarpıtılarak yürütülen beyin yıkama operasyonlarıyla, Türkiye toplumu ve rejimi yeniden biçimlendiriliyor. Emperyalist sistemin yeni yönelimleri doğrultusunda ülkemizde oluşturmak istenen rejime meşruiyet kazandırmak için bu kavramlar üzerinden yakın tarih “revize” ediyor, yeniden yazılıyor. Tarihsel gelişmeler zamandan, mekândan ve sınıflar mücadelesinden kopuk bir biçimde ele alınıyor. Böylelikle de ezilenlerin-sömürülenlerin, egemen kesimlere yönelik isyanları, eşitlik, özgürlük mücadeleleri ve bağımsızlık savaşı içinde anlam kazanan, olumlu içeriğe sahip tüm kavramlar, oluşturulmak istenen yeni rejime uygun olarak çarpıtılıyor; yeniden anlamlandırılıyor. Bu yeni anlamlar topluma benimsetilmeye çalışılıyor.

SOL ve BÜTÜNLÜKLÜ BİR GELECEK TASARIMI

Bu nedenle yakın tarih her fırsatta tartışmaya açılıyor. Bu tartışmalar “Project Democracy” doğrultusunda maddi destek sağlanan vakıflar, sivil toplum kuruluşları, öğretim üyeleri, üniversiteler, basın yayın kuruluşları vb. üzerinden sistematik olarak sürdürülüyor. Tarihin egemen sınıfların egemenliklerini sürdürmelerine uygun tek yanlı yazılımına, yorumuna karşı ilericilerin, aydınların, sol çevrelerin getirdikleri “resmi tarih!” anlayışı eleştirileri de anlam ve bağlamından koparılarak sahipleniliyor. Bir yandan ilericilerin, aydınların ve sol kesimlerin tarih anlayışı tahrip edilirken diğer yandan da bir kısım aydınlar ve sol çevreler bulundukları kamptan koparılarak yedekleniyor.

“Sosyalist sistem” ile rekabet ortamında kapitalist sistemi koruma, sömürüyü sürekli kılma doğrultusunda bir kurtarıcı işlevi olan (dolayısıyla egemen sınıfların sahiplendiği, desteklediği) askeri darbelerin ve anti-demokratik uygulamaların “günahlarından kurtulma zemininde” (sosyalist sistemin ortadan kalktığı, kapitalist sistemin tek egemen güç konumuna ulaştığı bir konjonktürde) ülkemize yeni biçim veriliyor. Ülkemizde yürütülen “Project Democracy” politikaları, askeri darbelerin ve yakın tarihte yaşanan anti-demokratik baskı politikalarının yol açtığı toplumsal acılar ve ızdıraplar üzerinden sürdürülüyor. Böylelikle açık ve ağır baskı dönemlerinin mağdurları içinde yer alan bir kısım solcular, demokratlar, aydınlar, bu politikalar (liberallerin açık desteği) ile emekçi halk saflarından koparılıp egemen kesimlerin cephesine çekilebiliyor. Bu durum sol, demokrat, ilerici kesimlerde bölünmelere ve karşı karşıya gelmelere yol açıyor.

Emperyalist sistem, başta ülkemiz olmak üzere Ortadoğu’da, siyasi İslam’a destek vererek “ılımlı İslam” bir toplumsal yapı ve buna uygun baskıcı rejimlerin önünü açıyor. Ülkemizde “ılımlı İslam”ın kendi hegemonyasını oluşturması için, bir önceki rejimin tüm olumsuzluklarını gözler önüne sermeye, olumlu yanlarının karalanmasına, çarpıtılmasına ve bu temelde yürütülen operasyonlara katkı sağlamaya, böylelikle de var olan rejimin toplumsal meşruiyetinin yok edilmesine çalışılıyor.

Bu süreçte, ulusal kurtuluş savaşı sonucu kurulan Cumhuriyet rejiminin tarih bilinciyle yetişen kuşakların, kurumların karşı çıkma arzuları baskı altında tutuluyor. Bazı siyasi yapıların bu kesimlere yönelik oluşturduğu kaba bir geçmiş savunusuna dayanan politikaları, var olan rejimin olumsuzluklarının her ortaya dökülüşünde inanırlılığını kaybediyor. Etkinliğini de yitiriyor. Doğru ve etkin bir politik önderliğin de olmadığı ortamda, bu kesimlerin karşı çıkışları güçlü bir muhalefet hareketine dönüşemiyor.

Sol kesimler ise bütünlüklü bir gelecek tasarımı ve buna uygun bir tarih bakışını ortaya koymakta zorlanıyor. Geçmişin kaba savunuşu ile geçmişin revize edilmesi arasında sıkışarak, ret-kabul ikilemini aşamıyor. Marksist tarih anlayışının dışına düşerek post modernizmin etkisinden tam anlamıyla kurtulamıyor. Güçlü bir karşı çıkışı başaramıyor. Dolayısıyla toplumsal muhalefetin önemli bir parçasını oluşturabilecek toplum kesimleriyle bağ kuramıyor ve onları mücadele sürecine katamıyor. Böylelikle de kendisine yönelik tecrit politikalarını aşmakta zorlanıyor.

Bu durum, soldan liberalizme çark etmiş kişileri daha da fütursuzlaştırıp, toplumda ve sol saflarda cürümünden daha fazla etkide bulunmalarına uygun bir ortam oluşturuyor. Günümüzde, sol liberal ideolojiyle mücadele, soldan devşirme liberallere yönelik bir mücadeleyle sınırlı kalabiliyor. İdeolojik mücadelenin sol kadrolarda yer etmiş, içsel hale gelmiş olan sol liberal eğilimlere karşı mücadelenin de bir parçası haline getirilememesi sol kesimlerde kafa karışıklıklarının sürmesine yol açıyor. 68 kuşağı devrimcilerinin Marksizm’in yanlış yorumuna ilişkin yürüttükleri ideolojik mücadele ve geliştirdikleri Marksist yöntem sonucunda devrimci kesimlerde oluşturdukları ideolojik netlik, yerini yeni bulanıklıklara bırakmış durumda. Bunda reel sosyalist devletlerin çöküşü, 12 Eylül yenilgisi vb. etkenlerin yanı sıra devrimci hareketlerin önder kadrolarının bir önceki devrimci kuşaktan devraldıkları Marksist yöntem ve birikimden (değişim adı altında) uzaklaşmalarının da rolü vardır. Marksist yöntemin dışına düşülmesi sınıflar mücadelesinin zenginliğinin, çok yönlülüğünün açığa çıkarılmasını ve emekçi toplum kesimlerinin kendi geçmişleri ile sağlıklı bağ kurabilmelerini, mücadele geleneklerini sürdürmelerini de engelliyor. Tam aksine tarihsel ve toplumsal gelişmelerin önce basitleştirilmesine sonra da genelleştirilip revize edilmesine, yanılsamaların oluşturulmasına soldan da katkı sağlıyor. Emekçi halkın mücadele azmini köreltiyor.

ASKERİ DARBELERİ DEĞERLENDİRMEDE DÜŞÜLEN YANLIŞ

Yanlış tarihsel yöntem, askeri darbelerin değerlendirilmesinde de görülüyor. Eskinin solcu günümüzün ise yeni liberalleri 12 Mart ve 12 Eylül askeri darbelerinde ABD emperyalizminin rolüne ilişkin somut kanıtları (dış dinamikleri) ısrarla görmezden geliyorlar. Yapılanı, edileni sivil toplumcu bir anlayış içinde “asker/sivil”, “elit” ve “dayatmacılar/milli iradeciler”, “seçilmişler/atanmışlar” vb. kavramlar üzerinden tanımladıkları “iç dinamikler”e dayandırarak, sınıflar mücadelesini göz ardı ediyorlar. Böylece darbeleri yaptıran emperyalizmin ve egemen sınıfların bugün sözcülüğünü yaptıkları düzenin, siyasi iktidarın da kurgulayıcıları, hâkimleri olduğu gerçeğini saklıyorlar. Üstlendikleri rol açısından bu son derece anlaşılır bir durum. Bunun karşısında yer alan bir kısım sol çevreler ise, ABD emperyalizminin 12 Mart ve 12 Eylül askeri darbelerindeki açık rolüne bakarak genellemeci ve indirgemeci mantıkla 27 Mayıs askeri müdahalesini de ABD’ye bağlayarak işin içinden kolayca çıkıyorlar. Dolayısıyla aradan geçen 52 yılda, 27 Mayıs askeri müdahalesini ABD’nin yaptırdığına dair ortaya çıkan somut bir veri olmamasına rağmen ABD’nin işin içinde olduğu kanısı somut bir veri gibi ifade edilebiliyor. “Darbe değil mi hepsi aynı!” kolaycılığına kapılarak anti Marksist bir tarih anlayışı içinde bilimsellikten de uzak bir yaklaşım sergileniyor. Anti-emperyalist toplum kesimlerinin (gençliğin, aydınların ve baskı altındaki halkın) karşı koyma gücü, etkinliği görmezden gelinerek sınıflar mücadelesi göz ardı ediliyor.

Ülkemizdeki politik gelişmelerde ABD emperyalizminin rolünün, dış dinamiğin göz ardı edilmesi ile her türlü gelişmenin illaki emperyalizme bağlanması, iç dinamiklerin, direnme eğilimlerinin görmezden gelinmesi, yani her bir somut durumun somut değerlendirilmesine girilmemesi, günümüzde iki hatalı eğilimi oluşturuyor. Politik gelişmelerin, tarihsel konjonktürden ve sınıflar mücadelesinden (politik iktidarı ele geçirenlerin uygulamaya koydukları ekonomik ve sosyal politikalardan) bağımsız ele alınması iki farklı yaklaşım gibi görünse de aslında son tahlilde aynı yanlışta buluşturuyorlar.

Devrimciler, her tarihsel gelişmenin somut olarak değerlendirilmesini yaparak emekçilerin sınıf mücadelelerinde karşılaştıkları fırsatları, bunları ne ölçüde değerlendirebildiklerini, atak olunması gereken anlarda yaşanan tereddütlerini, geri durmalarını, yaptıkları eksikleri, yanlışları, güçlerini ezdirmemek için bir sonraki başkaldırı için geri çekilmeleri vb. her bir şeyi tüm zenginliğiyle ortaya koymaya çalışır. Tarihi ele almada ki bu yöntemin temel amacı, sınıf savaşımının tarihsel sürecinde emekçi sınıfların bir sonraki dönemde yaşamı değiştirme olanaklarını daha iyi ve doğru değerlendirmesidir. Bu nedenle tarihsel olgularda sınıf savaşımın çok yönlülüğünü, karmaşıklığını ve zenginliğini ortaya koyacak bir tarihsel yöntem önemsenir. Egemen sınıflar ise tam aksine, kullandıkları yöntemle tarihsel gelişmeleri bilinçli olarak genelleştirir, yüzeyselleştirir. Böylelikle de emekçi sınıfın bir önceki yenilgiden dersler çıkarması önlenilmeye çalışılır.

27 Mayıs askeri müdahalesi dâhil olmak üzere 12 Mart ve 12 Eylül askeri darbelerini sınıflar mücadelesinin karmaşıklığı, zenginliği içinde somut olarak değerlendirilmesi yerine sığ bir yaklaşımla ele alınıyor. Bu sığlık sol saflara da yayılıyor:

  • Askeri darbelere karşı değil misiniz?
  • Seçimle gelmiş bir hükümetin askeri darbe ile devrilmesini mi savunuyorsunuz?
  • Halkın iradesini kabul etmiyor musunuz?

…vb sığ sorulara bu sol çevrelerde sığ cevaplar üretiliyor. Emperyalist kapitalist sistemin ülkemiz üzerindeki hâkimiyeti, sınıfların güçleri ve mevzilenme şekilleri, bunların devlet kurumları: bürokrasi, yargı, yürütme, parlamento, polis, ordu, siyasi partiler vb. içindeki konumları, tarihsel süreçler göz ardı edilerek anti-Marksist “sivil toplumcu!” bir anlayışla askeri darbelerin ele alınması sığlıkta ortaklaşmayı getiriyor. Yaşanmış toplumsal gelişmelerin çok yönlülüğünü ve karmaşıklığını göz ardı eden basit, indirgemeci bu yaklaşım, solda önemli bir zaafı oluşturuyor.

Ayrıca yürütülen sığ askeri müdahaleler ve demokrasi tartışmalarında burjuva demokrasisi mutlaklaştırılıyor. Tarihin sonu” ilanı ile kapitalizm ve onun siyasi rejimini oluşturan (sınıf savaşımının da bir ürünü olan) burjuva demokrasisi de mutlak ve tek geçerli rejim olarak ilan ediliyor. Bu ideolojik saldırıya boyun eğen sol kesimler tartışmalarında burjuva demokrasisinin tanımlayan burjuva kavramını kaldırarak bu mutlaklaştırmaya ortak oluyorlar. Sosyalist toplum ve onun devlet biçimlerine (halk demokrasisi, özyönetim, proletarya diktatörlüğü vb) ilişkin ideallerinden vazgeçmiş görünüyorlar. Böylelikle burjuva demokrasisinin bütün halkın demokrasisi gibi yutturulmasına da ortak oluyorlar. Yine bu tartışmalarda askeri darbeler ile devrim aynı kefeye konabiliyor. Darbe karşıtlığı yapılırken devrimcilik de mahkûm ediliyor. Aralarında bilinçli olarak paralellikler kurulabiliyor.

Askeri darbelere, ülke tarihine bakış ve geçmiş politik süreçlerin değerlendirilmesi yöntemine ışık tutmak amacıyla THKP-C davası savunmasında geçmişin değerlendirilmesine ilişkin kısmın yeniden hatırlanması yararlı olabilir. Mahir Çayan ve arkadaşlarının geçmişi ele alış yöntemlerinin bir sonucu olan geçmiş değerlendirmelerine –bütünlüğünden koparmamaya çalışarak– kısaltarak yer veriyoruz.

Devrimcilerin 27 Mayıs Müdahalesine Bakışları

THKP-C Savunması 

…27 Mayıs Devrimini açık seçik ortaya koyabilmek için DP’nin 1950’de politik iktidarı ele geçirmesinin tarihsel anlam ve niteliğini özetle belirtmek gerekir:

1950 – 1960 Dönemi

1950 karşı-devriminin sınıfsal temelini daha berrak koymakta yarar görüyoruz. 1923’de tespit edilen, “reformist burjuvazi (milli burjuvazi) geliştirme yolunda bağımsız kalkınma” politikası gereği, lüzumlu olan sermaye birikimi, işçi ve köylü kitlelerin fedakârlığına dayanılarak sağlanmaya çalışılmış, dış yardıma rağbet gösterilememişti. Özellikle l925’den sonra işçi hareketlerine karşı sert tepki gösterilmesi, işçi örgütlerinin (mesleki ve politik) kapatılması ve işçi haklarının sürüncemede kalması bütün bunlar, burjuvazinin arkalandığını gösterir.

Gerekli olan sermaye birikiminin bu yolla sağlanması ancak, elde edilen birikimin verimli yatırımlara dönüştürülmemesi, arzulanan kapitalist kalkınmayı gerçekleştirememiştir (ki imkânsızdı bu): Böylece reformist burjuvazinin bir kanadı işbirlikçi burjuvazi niteliğini (tekelci yerli burjuvazi niteliğini) kazanmış; bu kanat, özellikle “savaş ekonomisi” şartları içinde iyice güçlenen tefeci-bezirgân ve toprak ağalarıyla ittifak kurarak iktidara yönelmiştir. Demokrat Parti, politik iktidarı, bu temel üzerinde yükselterek almıştır. Başka bir ifadeyle, DP’nin sınıfsal temelini işbirlikçi burjuvazi, tefeci-bezirgânlar, toprak ağaları meydana getirir idi. Bu ittifak, hiç şüphesiz, birbirinden farklı şeylerin çelişkili beraberliğiydi. Tekelci yerli burjuvazinin tefeci-bezirgân ve toprak ağalarıyla ittifaka girmesi zorunlu bir durumdu. Çünkü işbirlikçi burjuvazi -ABD’li emperyalistler tarafından desteklenmesine rağmen- o dönemde iktidarı tek başına ele geçirecek durumda değildi. Yani siyasi-ekonomik genel hayatı kontrol için tefeci-bezirgân, toprak ağaları ikilisine muhtaçtı. Geniş yığınlara meta sürümünü tarihi temelleri olan tefeci-bezirgânlar aracılığıyla yapıyor; bu çağ dışı kategorilerin ideolojisinden ilerici fikir ve davranışları ezmek için yararlanıyordu.

1950 karşı-devriminin temel özelliklerinden birisi de yeni bir sömürü metodunun uygulanmasına geçişidir. ….Yeni sömürgecilik metotlarına göre, sömürülen ülkelerde kurulan tek tük ağır sanayi tesisleri montaj sanayinin gereklerini yerine getirir şekilde düzenlenecek, sanayi yatırımları bu amaç göz önünde tutularak planlanacaktır…

ABD’nin “Gizli İşgal”inin İleri Aşamalara Yönelmesi

1950 dönemi aynı zamanda devletçilik politikasının sonu olmuş, hükümet programları nitelik değiştirmiş, ekonomik alanda liberalizm şampiyonluğu yapılmıştır. DP’nin mecliste programı şöyleydi: “İktisadi sahada devlet sektörünü mümkün olduğu kadar daraltmak, hususi teşebbüs sahasını mümkün olduğu kadar genişletmektir.”

… Takip edilen politika gereği özel teşebbüs sadece destek görmemiş, fakat kurulu devlet fabrikaları bile özel teşebbüse devredilmek istenmiştir. … Adnan Menderes, 1954 yılında Amerikan gazetecilerine verdiği demeçte, “1950 ile 1954 arasında bir mukayese yaparsak şunu görürüz ki, eğer 1950’de devlet sektörüyle hususi sektör elindeki sanayi yarı yarıya idi ise, hususi teşebbüsün gelişmesi neticesinde, l954’de, memleketimiz sanayindeki devlet sektörü hissesi l/4’e inmiştir. Bugün askeri maksatla kurulmuş olanları hariç, devlet elindeki iktisadi teşebbüslerin herhangi birini, talibi bulunduğu takdirde hususi teşebbüse devretmek bahsinde hiçbir mani yoktur. Bunları hususi teşebbüse devredeceğimiz muhakkaktır», diyerek güdülen politikayı açıkça anlatmaktadır…. Devlet teşekkül ve fabrikalarının özel teşebbüse devri ve özel teşebbüsün azami teşviki ve korunması yabancı sermayenin Türkiye’ye gelişiyle at başı gitmektedir. Desteklenen özel teşebbüs, yabancı sermayeye dayalı özel teşebbüstür… dış ticarette liberasyona gidilmiş, ithalatın % 60’ı serbest bırakılmıştır…. Dış ticaret açığını artırmıştır. 1950 yılında 62 milyon lira olan dış ticaret açığımız 1951 de 246 milyona, 1952 de 540 milyona yükselmiştir… Ödenmemiş ticari borçlar 1954 yılında 200 milyon doları aşmıştır. Merkez Bankasının 1950 yılında 322 milyon lira olan dış ödeme olanağı 1952 de 12 milyona düşmüş… güdülen politika bir avuç ithalatçı ve tüccar için “altın yıllar” olmuştur…. 1950 yılında 173 milyon lira olan emperyalizme dayalı özel yatırımlar 1954 yılında 1 milyar 461 milyona yükselecektir… Ekonomimizin yukarıda rakamlarla ifade edildiği üzere, bu kadar korkunç şekilde dışa bağımlı hale gelmesi esasen Amerikan emperyalizminin politikası gereği olmuştur.

…Hâkim gerici ittifakın bu genel taarruzunu 1951 tevkif atları izlemiş, bu vesileyle 141 ve 142. maddeler daha da ağırlaştırılmış, Dr. Şefik Hüsnü’nün başkanı olduğu Emekçi ve Köylü Sosyalist Fırkası’nın öncülüğünde gelişen sendikal hareketler ezilmiş, CIA’nin gayretiyle, bütün niteliği herkesçe bilinen Türk-İş kurdurulmuştur. 1951 tevkifatları sırasında Emniyet Müdürlüğü 1. Şube hücrelerinin bulunduğu kısım Bakanlar Kurulu kararıyla Askeri Cezaevi sayılmış, pek çok sosyalist ve vatansever bu hücrelerde bir yıl işkence görmüştür. İşkenceler altında yürütülen tahkikatta üç ekip -askeri savcı, siyasi polis, Amerikan İstihbarat Teşkilatı- görev almış…

1954’e kadar yapılan büyük borçlar, eriyen döviz ve altın stokları, borç ödeyemez hale düşme ve bütçenin açıklar vermeye başlaması, salgın halini alan büyük yolsuzluklar, vergi kaçakçılığı, artan hayat pahalılığı, rüşvet, irtikâp, adam kayırma büyük huzursuzluk kaynağı haline gelmiş…

… Bu başıboş gidişten halk, doğal olarak, her geçen gün biraz daha sıkıntıya düşmüş, biraz daha sefaletin batağına batmıştır. İşçi ücretleri fiyat yükselmelerinin çok altında bir seyir izlemiş, diğer yandan işçi haklarına ağır darbeler indirilmiştir.

Derinleşen Ekonomik-Sosyal ve Politik Kriz:

Emperyalist hegemonyanın belirttiği bu vurguncu, enflasyonist politika esasen mevcut olan iktisadi, sosyal ve politik krizi derinleştirmiştir. Hâkim ittifak ve onun politik arenadaki temsilcisi DP, halkın politik mücadelesini yönlendirebilecek devrimci bir siyasi partinin olmamasından da yararlanarak gitgide açık faşizme doğru kaymaya başlamıştır. Bir yandan dinci, gerici akımların örgütlendirilmesine hız verilmiş, öte yandan emperyalistlerin ünlü “böl-yönet” taktiği CHP-DP çekişmesi halinde tezgâhlanmıştır. Akıllara durgunluk veren bir particilik en ücra kasabalara ve köylere kadar sokulmuş, Türkiye “partici” düşman kamplara bölünmüştür. Devletin bütün kurumlarına yansıyan parti çekişmesi; rüşvet ve adam kayırma mekanizmasını olağanüstü boyutlara eriştirmiş, bu ise, “vatan cephesi” sapıklığının temelini hazırlamıştır. Radyolar her gün “vatan cephesi”ne girenlerin listelerini yayınlamaya başlamış; bu cepheye (!) girmeyenler nerede ise “düşman cephesi” sayılmıştır.

… İçinde yuvarlanılan derin krizler, başta işçi sınıfı olmak üzere köylüyü, şehir küçük burjuvazisini mahvetmiştir. Devrimci bir parti olmadığı için muhalefet ve hareketi CHP ile onun gençlik kolları ve aynı paraleldeki TMTF tarafından yönlendirilmiş; giderek gençlik eylemleri patlak vermiş, İstanbul, Ankara gibi şehirlerde mitingler yapılmıştır. Bu sokak gösterileri karşısında deliye dönen hain Menderes yönetimi resmi, sivil faşist kuvvetlerini gençliğin ve halkın üzerine göndermiş, özellikle polis, kan dökmüştür, öğrenci yurtları makineli tüfekle taranmıştır.

O dönemde bu aleni huzursuzluğa sadece sivil değil, fakat aynı zamanda asker aydınlardan da karşı çıkmalar görülmeye başlanmıştır. Tekelci yerli burjuvazinin ve o dönemdeki müttefiklerinin süratle güçlenmelerinden rahatsız olan reformist burjuvazi artık evrimci yolun; seçim müessesesinin hiç bir şeyi değiştiremeyeceğini hissedince, radikal sivil ve asker aydınları desteklemiştir. Derin iktisadi krizin doğurduğu sosyal ve politik kriz, 27 Mayıs’ta, işbirlikçi burjuvazi -toprak ağaları- tefeci bezirgânların alaşağı edilmesiyle bir çözüme bağlanacaktır… (Devam edecek- H.B.)

Haluk Başçıl

 

 

 

Benzer yazılar

Yanıt verin.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Time limit is exhausted. Please reload CAPTCHA.

Do NOT follow this link or you will be banned from the site!