ABD Genelkurmay Başkanı İncirlik Üssüne Neden Gelmiş? -Mehmet Ali Yılmaz

Genelkurmay Başkanı Orgeneral Hulusi Akar, 05 Aralık 2016’da İncirlik hava üssüne gelen ABD Genelkurmay Başkanı Orgeneral Joseph Dunford ile görüştü.

Bu görüşmenin içeriği hakkında herhangi bir açıklama yapılmadı. Basın Amerikan Genelkurmay Başkanı’nın İncirlik’teki ABD askerlerinin Noel’ini kutlamak için bu üsse geldiğini yazdı. Hulusi Akar’ın yakın gelecekte değişeceği kesin olan ABD Genelkurmay Başkanıyla görüşmeye gitmesinin nedeni ne olabilir? Mesela Suriye ve Irak’taki son gelişmeleri, ABD-PYD ilişkilerini (ABD’nin YPG’ye gelişmiş uçak savar ve anti-tank silahları vermesi gibi konular), Batının Türkiye’ye yönelik dışlayıcı tavrına karşılık hükümetin Rusya ve Çin’le geliştirmek istediği (ya da öyle görüntü verdiği) ilişki biçimini görüşmüş olabilirler. Bu arada Fırat Kalkanı harekâtının PYD’ye de yöneleceğini sık sık vurgulayan, ara sıra da olsa onları bombaladıklarını açıklayan AKP hükümeti ve TSK sözcülerinin son zamanlarda bu konuda açıklama yapmamaları da dikkat çekici. “Doları satın TL alın”, “Rusya, Çin ve İran ile ticareti yerel paralarla yapacağız”, “ŞİÖ’ne gireceğiz”, “idam cezasını geri getireceğiz” ve “Anayasa’yı değiştireceğiz” nutukları arasında PYD ve Membiç’le ilgili ortaya atılan gürültülü iddialar son zamanlarda silikleşti. Yunanistan’ın işgal ettiği Ege’deki adalar sorunun ve Kıbrıs’ta verilen tavizlerin üstlerinin örtülmesine de devam edilmekte. Bu sorunların arka plana atılması sakın ABD’nin bastırmasıyla yapılıyor olmasın!

Trump Yönetiminin de Ortadoğu ile yakından ilgileneceği anlaşılıyor

Trump’a yakın kişilerin yaptığı açıklamalardan da anlaşıldığına göre, yeni ABD yönetimi de Ortadoğu bölgesinde geleneksel politikalarını terk etmeyecek. Bu genel politikanın temelinde; emperyalist sermayenin sömürü ve talanı, dünyanın en hegemonik gücü olarak bölgesel tahakkümünü doğrudan ve işbirlikçileri vasıtasıyla güçlendirmesi, İsrail’in güvenliğini garantilemesi yer almaktadır. Yeni yönetim döneminde de bu politikanın Türkiye gibi eski müttefiklerini sıkıntıya sokmak pahasına da olsa sürdürüleceği anlaşılmaktadır. ABD’nin yeni yönetiminin de bu bölgesel politikalarını daha kolay ve ucuz biçimde sürdürebilmek için işbirliği yapacakları güçlerin başına Barzani-PKK-PYD’yi yerleştirecekleri de anlaşılmaktadır. Bu örgütleri kara “kara gücü” olarak kullanmayı sürdürecekleri ve “tampon güç” biçiminde Türkiye’ye pazarlamaya çalışacakları görülüyor. Bu arada Rojava, Kobani efsaneleriyle kendilerini kandıran bazı solcular, PKK-PYD’nin emperyalizmin politikaları içinde yol almasını ulusal kurtuluş mücadelesi olarak sunmaya devam edeceklerdir. Bu sunuşu yaparken veya yeni yollarını ararken aslında emperyalizmin politikalarını meşrulaştırmakta olduklarını görmezden gelmektedirler.

Trump’a yakın bir isim olan Mary Beth Long ile Cansu Çamlıbel’in yaptığı röportajın (4 Aralık 2016-Hürriyet) başlığı bile ibret verici: “Trump’a yakın isimden mesajlar: Kürtler ABD için tampon güç.” Geçen hafta sonunda Roma’da düzenlenen “Akdeniz Diyalogları” toplantısına Trump yönetiminin Ortadoğu politikasını anlatması için davet edilen Mary Beth Long yıllarca CIA’in operasyonlar bölümünde görev yapmış birisi. Oğul Bush döneminde hem Rumsfeld hem de Gates’in savunma bakanlıkları sırasında yardımcılıklarını yaparak Pentagon’da kritik bir yer de işgal etmiş. Trump’lı ABD’nin Ortadoğu ve Türkiye’ye bakışının nasıl olacağı hakkında açıklamalar yapan Bayan Long’un Kürt örgütleriyle ilgili söyledikleri bölgedeki muhtemel gelişmelerin seyrini açıklayıcı özelliklerde:

“Tahmin ediyorum Irak’taki Kürtlerin bağımsızlığıyla Suriye’deki mesele farklı değerlendirilecektir (Trump döneminde bn). ABD’nin Iraklı Kürtlerle ilişkisinin boyutu zaten farklıdır. Biliyorsunuz şu an Erbil’de ve Irak Kürdistanı içinde farklı noktalarda askeri varlığımız var…

ABD’nin Kürtlerin temsil ettiği tampon bölgeden vazgeçebileceğini sanmıyorum. Kürtler muhtemel kriz sonrası Suriye’de (ya da adına ne derseniz deyin) Rusya-İran-Esad ortaklığındaki düşman yapıyla arada tampon olacaktır. Ben ABD’nin bu tamponu kaybetmek isteyebileceğini sanmıyorum. Bu bence Erdoğan’ın da değerlendirmesi gereken bir konu. Sonuçta bahsettiğimiz bu yapılar Türkiye ile sınır olacak. (abç)” diyerek yeni ABD yönetiminin politik tercihlerini Türkiye’ye de benimsetmeye, daha doğrusu dayatmaya çalışıyor. (Bu arada Long, AKP yönetiminin kolay kandırıldığını da yakından biliyor olmalı!)

ABD’nin Türkiye’nin güney doğu sınırında kurmaya çalıştığı Barzani-PKK-PYD devletini Bayan Long “tampon devlet” şeklinde formüle etmekte ve ABD kontrolü altındaki bu devletin Türkiye’ye de faydalı olacağını anlatmaya çalışmakta. Eski CIA’cı “Rusya-İran –Esad ortaklığı”ndaki “düşman yapı”yla Türkiye’nin arasına bu Amerikan tamponunu koyarak Türkiye’nin daha güvende olacağına kamuoyunu ikna etmeye uğraşıyor. (Ne de olsa Fuller gibiler çok yıprandılar, FETÖ darbe girişimiyle birlikte AKP çevreleri nezdinde de afişe oldular,  yeni dönemde yeni ajanların ve kamuoyu oluşturucuların devreye sokulması gerektiğini düşündükleri için Long gibilerini öne sürüyorlar.)

ABD’nin 1990’lı yıllardan beri Ortadoğu’da izlediği genel politika, Irak ve Suriye devletlerini savaşlarla etnik ve mezhebi farklılıklara göre üçe-dörde bölmek ve bu bölünmelere uygun biçimde devletçikler yaratmaktır. Bunlar Libya’da olduğu gibi bölgede sürekli kaosun aktörleri olacaklar ve böylece ABD-İsrail ortaklığı Irak, Suriye ve çevresindeki ülkelerde istediği politikayı uygulamaya sokacak. Günümüze kadar bu politika direnen güçlere rağmen göründüğü kadarıyla önemli ölçüde başarılı da oldu. Bölgedeki bütün fay hatları birbirine girdi, çatıştırıldı, birlik değil parçalanma belirleyici oldu, yıllardır savaşlar sürüyor ve daha ne kadar süreceği de belli değil. Rusya, İran ve Hizbullah’ın desteğiyle ilerlemeye çalışan Şam yönetiminin ülkesindeki savaşı ne zaman sonlandıracağı, bu savaşı bitirse bile ülkesinde birliği sağlayabileceği meçhul…

Suriye ve Irak’ın parçalanması Türkiye’yi de doğrudan etkiledi ve bu etkinin orta vadede ortadan kalkması da zor görünüyor. Ama Türkiye’nin toplumsal yapısı, tarihi ve halk kitlelerinin birlikte yaşama azmi bu iki ülkeden farklı.  Binlerce yıldır farklı coğrafyalarda devletler kuran Türkler, Osmanlı İmparatorluğu’nun son yüzyılında bir kısım bürokrat eliyle devleti kurtarma faaliyetleri içine girdiler. Bu dönemin aydınları uluslaşma-demokratikleşme adımları atılması için mücadele etmekteydiler. Birinci-İkinci Meşrutiyet girişimleri, daha Kurtuluş Savaşı’nın başında TBMM’nin kurulması ve yeni devleti yönetmeye başlaması, emperyalizme karşı verilen savaşın kazanılmasından sonra ilan edilen Cumhuriyet döneminde gerçekleştirilen devrimler Türkiye toplumunu aydınlanma-modernleşme yoluna soktu. Bu ilk dönemlerde belli-belirsiz de olsa uluslaşma-demokratikleşme sürecine girildi ve giderek bu süreç geliştirildi. Cumhuriyet devrinde Eğitimin Birliği ilkesinin kabulü, Harf ve Dil Devrimi, Kılık-Kıyafet Devrimi, Medeni Kanunun ilanı ve Kadın hakları konusunda atılan önemli adımlar, Laikliğin benimsenerek bütün toplum ve devlet hayatında uygulanmaya başlanması, Planlı ve Kamucu ekonominin hayata geçirilmesi gibi atılan ilerici adımlar, Türkiye toplumunu önemli ölçüde geliştirmeye-kalkındırmaya başladı ve ülkede bütünleştici etki yarattı. Bu süreçle birlikte işçi sınıfı ve diğer demokrasi güçleri de gelişmeye başladı. Ama bu devrimci süreç İkinci Yeniden Paylaşım Savaşı döneminde durduruldu ve savaş sonrasında da kesintiye uğratıldı. ABD emperyalizminin hegemonyası altına sokulan ülkemiz 1950’lerden itibaren geri götürüldü, Amerika ile yapılan ikili antlaşmalarla ve NATO’ya girilerek bağımlı bir ülke haline sokuldu. 1961 Anayasasının ilanından sonra ise emperyalist hegemonyaya karşı yeni bir mücadele döneminin kapısı aralandı. Bu dönemde ilerici-aydın kesimin başını çektiği demokratik mücadele hız kazandı; sol, sosyalist düşünceler başta aydınlar ve gençler olmak üzere toplum içinde yayılmaya başladı. Bu yayılan devrimci fikirler ve ülkenin karşı karşıya bulunduğu sorunların kitleler tarafından görülmeye başlanması, demokratik devrimin (emperyalizmden kurtuluşun) tamamlanması gerektiği fikrinin taraftar bulmasını sağlıyordu. Ancak emperyalistler ve içerdeki uzantıları tolumdaki bu gelişmenin önünü kesmek için harekete geçtiler. İlk önce toplumun ilerici-demokrat kesimleriyle geniş kitleler arasına dinci-gericiliğe ve anti-komünizme dayanan setler kurdular. İkinci olarak ilerici-demokrat kesimin birlikteliğini dinamitleyerek mücadelesini bölme amaçlı adımlar attılar; etnikçiliği, bölgeciliği, mezhepçiliği kaşımaya başladılar.

Bu arada anti-emperyalist mücadelenin zayıflamasına yol açacak Türkiye solu içinde de önemli gelişmeler ortaya çıkmaya başladı. Emperyalist hegemonyaya karşı II. Kurtuluş Savaşının verilmesini savunduğu için kitleler içinde güç toplayan ilericiler-devrimciler-sosyalistler farklı fikir akımları ve devrim anlayışları etrafında kümelenmeye başladıkları bölünmelere uğradılar. Önce MDD-SD ayrılığı ile başlayan bu bölünme giderek daha da ilerledi ve ayrıntılı bir hal aldı.

1970’de Mahir Çayan’ın ortaya attığı iki aşamalı Kesintisiz Türkiye Devrimi bu ayrımları giderebilecek bir devrim anlayışına sahipti. Mahir Çayan’ın devrim anlayışı Türkiye devrimcilerini-yurtseverleri ve sosyalistleri emperyalizme ve oligarşiye karşı verilecek mücadele etrafında birleştirebilecek özelliklere sahipti. Çünkü Kesintisiz Devrim anlayışına göre, emperyalist tahakkümün parçalanmasıyla birlikte içerdeki tekelci sermaye ve yarı-feodal uzantılarının diktatörlüğü de yıkılacak ve böylece demokratik devrim gerçekleşecekti. Proletarya ideolojisi öncülüğündeki ezilen sınıfların bu devrimiyle ayni zamanda uluslaşma süreci de tamamlanmış olacaktı. Demokratik devrimin ardından işçi sınıfının önderliğinde kesintisiz olarak sosyalist devrim aşamasına geçileceği tezini ortaya atan Mahir Çayan’ın bu gerçekçi tespiti aslında eski ayrılıkları ortadan kaldırabilecek özelliklere de sahipti. Ancak bu yönde kalıcı bir gelişme sağlanamadı. Benzer bir durum Mahir Çayan’ın önerisinden 6-7 sene sonra da yaşandı. Türkiye’nin en büyük ve en etkili hareketi olan Devrimci Yol, dönemin koşullarına uygun biçimde, emperyalizme ve faşizme karşı solu ve demokrat güçleri geniş kitlelerle kucaklaşma ufuk ve imkânlarına sahip bir mücadeleye davet etti. Ancak bu öneri karşılıksız kaldı ve ilerici-sol kesimler dağınık bir şekilde 12 Eylül’e yakalandılar. (Bu değerlendirmeyi yaparken söz konusu devrimci hareketlerin çok genç olmalarını, dünya sosyalist hareketindeki bölünmelerin Türkiye’ye yansımalarını ve faşizmin 12 Mart’ta da 12 Eylül’de de birden bastırmasını da göz önünde bulundurmak gerekir.)

Günümüz devrimciliği ise emperyalizme karşı Tam Bağımsızlığı savunmaktan geçmektedir. Ne Amerika’ya, ne AB’ye ne de başka büyük güçlere dayanan, ülkemize her türlü emperyalist müdahaleyi reddeden, sömürgeci güçlerin içerdeki uzantısı egemen kesimlere karşı çıkan, devrimci yurtseverliği esas alan, devrimci demokrasi temelinde anti-emperyalist, anti-gerici Türkiye Devrimini savunan bir çizgi etrafında biraraya gelmek tek çıkar yol olarak görünmektedir. Bu birliktelik için yakın gelecekte önümüze gelmesi muhtemel olan monarşik Başkanlık sistemine karşı yürütülecek referandum çalışmaları önemli bir fırsat yaratacaktır. Bu dönem iyi değerlendirilerek Türkiye Devrimini savunan, emperyalizm ve şeriatçı düzen karşıtı Devrimci Yurtseverler birlikte mücadelenin şartlarını zorlamalıdırlar.

 

Benzer yazılar

Yanıt verin.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Time limit is exhausted. Please reload CAPTCHA.

Do NOT follow this link or you will be banned from the site!