Afrika Ulusal Kongresi (ANC) İktidarı! (3)-Haluk Başçıl

Güney Afrika Cumhuriyeti’nde iktidarın ANC’ye devriyle birlikte ırk ayrımına dayalı rejimden

sosyal ayrıma dayalı rejime geçilmiş ve var olan ekonomik yapı korunarak, sömürü sistemi devam ettirilmiştir.

 

hbascil@anafikir.gen.tr

 

ANC’nin ekonomik alandaki müzakerelerini yürüten ve Mandela’dan sonra Güney Afrika Cumhuriyeti başkanı olan Thoba Mbeki, 1994 seçimlerinden önce Mandela’yı ve ANC yöneticilerinin birçoğunu geçmişten kesin bir kopuş gerekliliğine ikna eder. ANC yöneticileri Özgürlük Sözleşmesi’nde yer alan ekonomik hedefleri terk eder. Irkçı rejim döneminde başlatılan serbest piyasa politikalarının sürdürülmesi ‘zamanın ruhuna’ uygun tek gerçekçi politika olarak görülür.

Irkçı hükümetlerin atmaya cesaret edemediği serbest piyasa adımlarını atmaya geniş halk desteği ve toplumsal meşruiyeti olan ANC yöneticileri ikna edilir. Mbeki uluslararası mali kuruluşlarla birlikte yeni ekonomik program hazırlar. 1994 seçimleri öncesinde Mbeki ve Mandela, ANC’nin ekonomi programını Harry Oppenheimer’ın (ırkçı yönetiminin ekonomik sembollerinden madencilik alanının devlerinden Anglo-Amerikan De Beers’in eski başkanının) onayına sunarlar. Oppenheimer ve büyük endüstrilerin yöneticilerinin önerileri doğrultusunda, büyük sermaye çevrelerinin çıkarlarını kollayan önemli bazı değişiklikler yaparlar. Seçimleri kazanarak iktidara gelen ANC hükümeti, hazırlanan programa uygun olarak, iktidarın ikinci yılında, Haziran 1996’da, kamu kuruluşlarını özelleştirmeye, kamu harcamalarında kesintiler yapmaya, ulusal para sistemini korumaya yönelik önlemlerin gevşetilmesine girişir.  Sadece bir ay içinde ulusal para Rand %20 değer kaybeder. Gümrük vergileri aşağıya çekilir. Daha fazla serbest ticaret ve çalışma alanında ‘esneklik’  vb. uygulamalara yönelir.

Nelson Mandela,1997’de, ANC Ulusal Kongresi’nde emperyalist sistemin neoliberal ekonomi politikasına ilişkin olarak “Uluslararası sermaye hareketleri, sermayenin ve piyasaların küreselleşmesi tüm ülkeleri bu uluslararası piyasalardan ve sermayeden gelecek muhtemel tepkileri gözetmeksizin ulusal bir ekonomi politikası belirlemelerini olanaksız kılmaktadır[1]” diyerek içinde bulundukları durumu vurgular.

ANC iktidarı, ırkçı sistem sayesinde zenginleşen ve ekonomide kilit konumuna gelen şirketlerin Özgürlük Sözleşmesi’nde belirtildiği gibi ulusallaştırılacağına ilişkin halka verilen sözleri değil, uluslararası finans kuruluşlarına verilen sözleri tutar. Hızla büyük kamu şirketlerini özelleştirir:

  • 1999 yılında South African Airways’ın % 20 hissesi Swissair’e, havalimanları ve hizmet kolları da Aeroporti di Roma şirketine satılır.
  • Kamuya ait elektrik şirketi Eskom’un, silah üreticisi Denel’in, Telekomünikasyon kuruluşu Telkom’un, orman ürünleri şirketi SAFCOL’in ve demiryolları kuruluşu Spoornet’in özelleştirileceği açıklanır.
  • 2000 yılında Kamu işletmelerinin yeniden yapılandırılması gerekçesiyle telekomünikasyon şirketi Telkom ve taşıma şirketi Transnet özelleştirilir ve 12.735 çalışanı işten çıkarılır.
  • 2000 yılında demiryolu şirketi Spoornet’in (1999 yılındaki 115 milyon rand) zararı gerekçe gösterilerek 15.000 çalışanının işten çıkarılacağı ilan edilir ve çıkarılır.
  • ACN’nin birinci iktidar döneminde kamu kuruluşlarının özelleştirilmesi sonucunda yaklaşık 500.000 kişi işten çıkarılır.

Yeni bir siyah burjuva sınıfı yaratılması

Afrika’da altmışlı yıllarda ulusal kurtuluş mücadelesini başarıya ulaştırarak bağımsızlıklarını kazanan ülkelerde iktidarların yeni bir siyah burjuva sınıfı yaratma politikalarının bir benzeri Güney Afrika’da da yaşanır. Bir önceki dönemde elde edilen haksız zenginliklerin asıl sahipleri olan yoksul toplumsal kesimlere iadesi yerine küçük bir siyah azınlığa aktarılması, servet transferi ile yeni siyah zenginler yaratma politikalarını ANC’de sürdürür.

ANC iktidara geldiğinde çok sayıda militanını, özgürlük mücadelesi yürüten kadrolarını iyi ücretlerle (danışman, bakan, milletvekili, yüksek görevli vb olarak) devletin birçok yerine atar. Hükümet ‘siyahların ekonomik açıdan güçlendirilmesi’ veya sosyal ‘pozitif ayrımcılık’ politikaları ile kendisine yakın kesimlere kamu olanaklarını sağlar. Kamu şirketlerinin özelleştirilmesi vb yollarla servet transferlerine girişir. Birçok Güney Afrikalı şirket kendilerine önerilen siyahları yüksek ücretlerle işe alarak ekonomik olarak güçlenmelerini sağlar.

Tüm büyük madencilik grupları, petrol dağıtım şirketleri ve bankalar iktidarla ilişkilerini geliştirmek amacıyla gönüllü olarak Siyah, Hintli ve Melez kökenden gelen küçük bir azınlığa sermayelerinin yüzde 10 ila yüzde 26’sını satmak durumunda kalırlar. Güney Afrikalı şirketler,  sermaye grupları bakanlara ve devletin üst düzey bürokratlarına ANC’nin eski yöneticileri ya da yakınları olan bu yeni zengin kişiler aracılığıyla ulaşırlar. Onların örgütsel bağlantılardan da yararlanırlar[2]. Bu politika ile ANC liderleri içinden siyah küçük bir elit grubun zenginleşmesi sağlanır.

Bu tür ilişki içinde yer alanlardan birisi de avukat Patrice Motsepe’dir. 1996 ve 2005 yılları arasında 9 yıl boyunca, Motsepe partisi ANC ile De Beers (elmas ve değerli maden şirketi) arasında ilişkiyi sağlar. “Beni bu göreve atadıklarında, 1994 yılı seçimler öncesinde De Beers şirketi yaşanan kaos nedeniyle oldukça endişeliydi. Benim hukuk öğrencisi olarak onlara büyük holdinglerin reformuna ilişkin olarak ANC’nin bakışını aktarmam,  onları oldukça rahatlattı” demektedir.

Merrill Lynch Bankası yetkililerine göre, Güney Afrika Cumhuriyeti’nde siyah ve beyazlardan oluşan 47 bin milyoner bulunmaktadır.  Ancak banka yetkilileri bu ayrıcalıklı sınıfın içinde yer alan siyahlara ilişkin bilgi vermemektedir. Bu durum bir tabu gibi değerlendirilmekte ve toplum gündeminden uzak tutulmaktadır.

Yukarıda adı geçen siyah avukat Patrice Motsepe 2009 yılında maden patlayıcıları imal eden firmanın yönetim kurulu üyeliğinden istifa eder. Kendine ait African Rainbow Minerals (ARM) madencilik şirketini kurar. 2,4 milyar dolar serveti ile Forbes 2008 Dünya servet sıralaması listesinde 503. sırasında yerleşir. Patrice Motsepe kendisine yönelik eleştirilere: “beyaz bir kişi zengin olduğu zaman kimse bir şey demiyor. Ancak siyah bir kişi zengin olduğunda bunu açıklaması isteniyor” şeklinde cevap vermektedir.

Bir diğer siyah zengin de, bir zamanlar ANC’nin 2’ci adamı ve aynı zamanda sendika lideri olan Cyril Ramaphosa’dır. Elmas ve platin madencilik şirketi Mvelaphanda Holdings, Tokyo Sexwale ve yatırım şirketi Shanduka Holdings’in patronudur. Geliri ile Fobes’in Afrika zenginleri sıralamasında 36. sırada yer almakta ve yıllık geliri 275.000.000 dolara ulaşmaktadır.

2 dönem devlet başkanlığı yapan Thabo Mbeki’nin kardeşi ekonomist Moeletsi Mbeki (Fakirliğin Mimarları. Niçin Afrika Kapitalizmi Değişmeli, 2009 kitabının yazarı)

“ANC’li politikacılardan oluşan bir grup kapitalist siyah zengin arkadaşlık ilişkileri sayesinde kamu olanaklarından yararlanmakta,  ama diğerleri ise yararlanamamaktadır” demektedir.

1994’den günümüze kadar geçen 18 yılda ANC iktidarının yeni siyah zenginler yaratma politikaları sonucu Güney Afrika’nın en zengin 100 kişisinden 20‘si yeni siyah zenginlerden oluşmaktadır.

ANC’nin iktidarı ve sosyal tablo:

ANC iktidarı genel olarak değerlendirildiğinde, ANC’nin kendisini iktidara taşıyan milyonlarca yoksulun özgürlük ve kurtuluşu umudunu gerçekleştirmekten uzaklaştığı, giderek de koptuğu söylenmektedir. Veriler üzerinden ANC döneminin sosyal tablosu da bu durumu doğrulamaktadır:

    • ANC iktidarının ilk döneminde aşırı yoksulların oranı 1995 yılında %31 iken bu oran 2010 yılında %22’ye gerilemesine rağmen Güney Afrika gelir dağılımı en bozuk ülkelerin başında yer alır.
    • Beyazların gelirleri siyahlara göre 2 kat daha fazla artar ve eski döneme göre daha da zenginleşirler.
    • Ülkede gelir dağılımı ırkçı iktidar dönemine göre daha da bozulur: GSYİH’nın % 51 toplumun % 10’nu oluşturan en zengin kesime, % 4’ünden azı da toplumun % 40’nı oluşturan yoksullara düşmektedir.

    • 1991’de görüşmeler sürerken aktif siyah nüfusun %23’ü işsiz iken, ANC iktidarında 1996 yılında işsizlik  %40’a (5 milyon kişiye), 2002 yılında %48’e çıkar. 2008 yılında da resmi rakamlara göre %25’dir. Ancak gerçek işsizliğin bunun üstünde olduğu söylenmektedir.
    • ANC hükümeti 1,8 milyon konut inşa eder. Ev kredilerini ödeyemeyen yaklaşık 2 milyon insan evlerini kaybeder.
    • İktidarın ilk döneminde çiftliklerde çalışan yaklaşık 1 milyon siyah Afrikalı işinden atılır. Bu işten atmalar sonucunda gecekondularda yaşayanların sayısı %50 artar. 2006’da Güney Afrikalıların ¼’den fazlası elektriği ve suyu olmayan gecekondu bölgelerindeki evlerde yaşamaktadır.

  • ANC Hükümeti 9 milyon insana su ulaştırsa da, yapılan araştırmalar 10 milyon kişinin de su faturalarını ödeyemediği için sularının ve elektriklerinin kesildiği söylenmektedir.
  • Yeni bağlanan telefon hatlarının %40’ı hizmet alanların faturaların ödenmemesi nedeniyle kesilmiştir.
  • ANF Özgürlük Sözleşmesinde yer verdiği ’ toprak işleyenin olacaktır’ sözünün de arkasında durmamış, 2006 yılında da 60 bin beyaz ekilebilir toprakların %80’nine sahibi olmaya devam etmektedir.
  • Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı’nın (UNDP) İnsani Gelişme Endeksi (İGE); ekonomik büyüme yanında, yoksulluk, işsizlik, gelir dağılımı ve bölgesel dengesizlikleri de içerdiğinden ülkenin sosyo-ekonomik gelişmişlik düzeylerini ortaya koyan bir göstergedir. Buna göre 0,5’in altındaki değerler az gelişmiş, 0,8’in üzerindeki değerlerde çok gelişmiş bir ülkeyi gösterir. Güney Afrika’da ANC iktidarı döneminde İGE sürekli düşmüştür: 1990 yılında 0,735, 2003’de 0,658 ve son olarak 2011 yılında 0,619’dur.
  • Gelir dağılımındaki eşitsizliği ölçmede kullanılan bir diğer gösterge de Gini katsayısıdır. Gini katsayısının artması eşitsizliğin arttığını, azalması da eşitsizliğin azaldığını gösterir. Gini katsayısı 1993 ve 2008 yılları arasında daha da artar. Örneğin eğitim alanında beyazların bakolarya sınavını başarısı % 98,4 geçerken, siyah öğrencilere yaklaşık% 40’dır.
  • Mandela kendisinin başkan olduğu dönemde hükümetin AİDS’e karşı etkin bir politika yürütemediğini görevini bıraktıktan sonra itiraf eder. Sağlık siteminin yetersizliği nedeniyle AİDS ile etkin mücadele yürütülemez. Mandela’nın başkanlığı döneminde hamile kadınların %7,6 -22,8’si sero pozitiftir. AİDS’den ölenlerin sayısı da yüz bini geçer. Bu dönemde, 1995 -1998 yılları arasında ülkede ortalama yaşam süresi 64,1 den 53,2 düşer.[3] Olumsuz sosyo ekonomik koşulların yanı sıra sağlık sitemine ulaşmada daha dezavantajlı kesimi oluşturan siyahlar AİDS’in de en büyük mağduru haline gelirler.

Mandela’dan sonra başkan olan Thabo Mbeki 2008 yılına kadar AIDS salgınına kayıtsız kalır. 2010 yılında ülke 5 milyon sero pozitifli kişi sayısıyla en fazla AIDS’li ülke haline gelir. AIDS salgını nedeniyle her gün 1.500 ila 1.700 kişinin hastalığa yakalanması eleştirileri daha artırır.[4] Son yıllarda AIDS’dan ölenlerin sayısı 350 bine ulaşır.

Sonuç

İki kutuplu dünyada reel sosyalizmin varlığı Güney Afrika’nın dışındaki diğer Afrika halklarının da ulusal,  sosyal ve siyasi mücadelelerini etkiledi. Düşünsel ve örgütsel yakınlaşmalar oluştu. Güney Afrika halklarının ANC örgütlülüğü içinde yürüttükleri ulusal kurtuluş mücadelesi de sosyalizmin varlığından, Asya ve Afrika’daki diğer halkların emperyalizme karşı yürüttükleri mücadelelerden etkileniyordu.

Emperyalizmin egemenliği altındaki her hangi bir sömürge devlette Güney Afrika’da olduğu gibi, halklar (farklı etnik yapılarda olsalar dahi etnik özelliklerine ilişkin taleplerinin çok daha ötesinde) kendi aralarındaki farklılıkları arka plana attıkları ve ortak talepler oluşturdukları görülür. Buna karşılık olarak emperyalist sistem ise halkların birlikteliğini parçalamak, onları bölmek için etnik özelliklerinden sonuna kadar yararlanmaya gitmiştir. Irkçı faşist rejimin Afrika halklarını farklı ırk ve etnik yapılarına göre ayrıştıran, bölen ve birbirine karşı kışkırtan politikalarına karşı ANC’nin ortak talepler etrafında halkların birlikteliğini ve ortak mücadeleyi başarıyla yürüttüğü görülüyor.

Asya ve Afrika’da ulusal kurtuluş mücadelesi veren tüm halklar, (ANC önderliğinde) Güney Afrika halkları da bir bütün olarak bağımsızlık, eşitlik, özgürlük talepleri doğrultusunda emperyalist kampa karşı reel sosyalist kamp ile ittifaklar yapıyorlardı. Bu ittifak ulusal mücadeleye, sosyalist ideolojinin etkisiyle (ezilen halkın eşitlik ve özgürlük mücadelesine) şu ya da bu düzeyde sınıfsal bir içerik veriyordu. Bu anlamda ulusal kurtuluş mücadelesi veren halkların demokratik devrim programları:

  • Bağımsızlık ve demokrasi ile halkın/ülkenin emperyalist sistemin etkisinde kalmaksızın kendi özgür iradesiyle ekonomik, toplumsal, külturel ve politik  tüm alanlarda emperyalist sistemin çıkarlarına değil de halkın ihtiyaçları doğrultunda egemenlik hakkının kullanılmasını,
  • Yabancı güçlerin sömürüsünün sona erdirilmesini,
  • Emperyalizmin ve yerli işbirlikçilerin ülke içinde kalan ve halkın sırtından haksızlıkla elde ettikleri zenginliklerin kamulaştırılmasını (yer altı zenginliklerinin millileştirilmesini, toprak reformunu vb)
  • Siyasi bir yapı olarak demokratik halk iktidarının kurulmasını içeriyordu.

Reel sosyalist rejimlerin yıkıldığı ve sosyalist ideolojinin bastırıldığı ve cazibesinden kaybettiği tek kutuplu dünyada,  emperyalist sistem neoliberal politikalarıyla tüm dünyada egemenliğini eskiye göre daha da güçlendirdi. Dolayısıyla ANC’de ekonomik temellere dayandırdığı ulusal demokratik devrim programının içerdiği ekonomik talepleri ‘zamanın ruhu’na uygun olacak şekilde, bu konjonktürde, sırtından hızla atmıştır. Her şeye rağmen Batı orijinli emperyalist kültürün etkisi altında filizlenen Afrika milliyetçisi çizgiyi sürekli içinde barındıran bir siyasi yapılanma için bu pek de zor olmamıştır. Ancak bu şekilde emperyalist kapitalist sitemden alınan onayla dünya ve bölge ölçeğinde dış ve iç desteğe ulaşabilmiştir.

ANC önderliğinde bir asra yakın bir süre mücadele veren Güney Afrika halkları beyaz ırkçı iktidarı alaşağı etmişler, ama ekonomik ve sosyal hedeflerine ulaşamamışlardır.  Irk ayrımına dayalı rejimden sosyal ayrıma dayalı rejime geçilmiş ve var olan ekonomik yapı korunarak, sömürü sistemi devam ettirilmiştir.

ANC’nin bir asırlık mücadele deneyimi, emperyalist sistemin neoliberal politikalarının tek alternatif olarak tüm ülkelere dayatıldığı tek kutuplu dünyada, ezilen halkların mücadelesinde önemli bir deneyim özelliği taşıyor. Bu deney tüm ezilen halklara bağımsızlık mücadelesinin sosyalizme doğru yol almasının önemini ve güçlüğünü gösteriyor.

Günümüzde ulusal kurtuluş mücadelesi veren siyasi yapılar geçmiş dönemde olduğu gibi emperyalist sistemle arasına bir mesafe koyabilir mi? Emperyalizme karşı koyabilmenin koşulları nelerdir? Antiemperyalist bir politik hat izlemeyen bir ulusal hareketi devrimcilerin desteklemesi sol, sosyalist ideolojiyle ve politikayla bağdaşır mı?

Emperyalizme yeni tip sömürgecilik ilişkileriyle bağlı bir ulusun içindeki farklı etnik yapılardaki toplulukların, ulus adına egemenliğini sürdüren etnik topluluğa karşı kendi dilini, kültürünü ve ekonomik çıkarlarını hatta ayrı devlet kurma mücadelesini gerçek manada bağımsızlık, eşitlik-özgürlük ve demokrasi ile taçlandırabilirler mi?

Bu ve benzeri sorulara verilecek cevaplar ezilen halkın politik mücadelesinin gerçekten bağımsızlıkçı ve sosyalist bir karakterde olup olmadığının da bir göstergesidir. Bu anlamda ANC’nin yüzyıla ulaşan mücadelesinden sonra geldiği yer sol siyasetin bağımsızlık, demokrasi ve sosyalizm perspektifinden uzak bir noktadadır. Emperyalist sistemin belirleyiciliğini ve kapitalist sömürünün bir parçası olmayı kabul eden bir siyasi çizginin toplumsal kurtuluşu sağlayamayacağını Güney Afrika deneyimi açıkça ortaya koyuyor. ANC içindeki sol kadrolar, halka verilen sözlerin yerine getirilmemesi, ilkelerden kopulması ve sömürü sisteminin değiştirilmesi yerine bu sistemin yeni biçimlerine uyum sağlanması nedeniyle kendilerini eleştirmekte ve yaşadıkları hayal kırıklıklarını açıkça dile getirmektedirler:

  • Rassool Synman ‘Onlar bizi asla özgür bırakmadılar. Boynumuzdaki zinciri alıp ayak bileklerimize taktılar sadece’.
  • Yasmin Soka  ‘Geçiş denilen şey şu sözlerden ibaretti: Biz her şeyi muhafaza edeceğiz ve siz ANC adına yöneticilik yapacaksınız… Siyasal bir güce sahip olacaksınız, yönetici görüneceksiniz, fakat asıl dümen başka yerde olacak’.
  • “Eğer aynı süreci (müzakere dönemini) tekrar yaşasaydım, tamamen farklı şekilde davranırdım. Aparteid sistemlerine bakardım toprak meselesine bakardım. Kesinlikle çokuluslu şirketlerin rolüne bakardım. Maden endüstrisinin rolüne çok çok yakından bakardım. Çünkü Güney Afrika’nın gerçek hastalığının bu olduğunu sanıyorum. Aparteid politikasının sistematik etkilerine bakardım ve işkence konusuna sadece bir tek oturum ayırırdım; çünkü, sanırım, işkence üzerine yoğunlaşıp onun neye hizmet ettiğine bakmadığınız zaman gerçek tarihi revize etmeye başlıyorsunuz”.
  • Gumede ‘kendime ve partiye karşı öfke doluyum’.

Ulusal kurtuluş mücadelesi veren bir halk çok büyük fedakarlıklara katlanır. Bu savaşta en değerli evlatlarını da kaybeder. Büyük, tarifsiz acılar yaşar. Zaferden sonra izlenen ekonomik politika, yeni kültürel açılımlar ve siyaset, bu tarifsiz acıları asla unutmadan ya halk için, ülke için hayata geçirilir ya da bu acılar kanla sulanmış toprağa gömülerek yola çaresizlik içinde emperyalizmin gölgesinde devam edilir. Bütün dünyadaki ve özellikle de Ortadoğu’daki halkların, kurtuluş mücadelesi veren ulusların bu gerçeği bilerek yola çıkmaları ve sahici bir bağımsızlık-demokrasi mücadelesi vermenin bilinciyle hareket etmeleri gerekir.

Türkiyeli devrimcilerin de ANC deneyinden çıkarmaları gereken dersler bulunmaktadır. Bizim gibi ülkelerde mücadele sürecini belirleyen en önemli husus, emperyalizmin bütün politikalarının açıkça deşifre edilmesi ve bunlara karşı net, kararlı duruş sergilenmesidir.

Haluk Başçıl

 

 


[1] Report by the president of ANC to the 50. National Conference of the African Congress 16 Aralık 1997

[2] la nouvelle bourgeoisie noire, http://journal.alternatives.ca/fra/journal-alternatives/publications/nos-publications/articles-et-analyses/articles-de-l-exterieur/article/l-afrique-du-sud-pointe-avancee-du?lang=fr

[3] http://fr.wikipedia.org/wiki/Nelson_Mandela#Lutte_contre_l.27apartheid

[4] Afrique Histoire, Economié, Politique,  1998-2001 Bilan économique et sosciale

Şok Doktrini, Felaket Kapitalizminin Yükselişi, Naomi Klein

Benzer yazılar

Yanıt verin.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Do NOT follow this link or you will be banned from the site!