Aklın Resmi-Mehmet Uysal

“ŞİMDİ”

(AKLIN RESMİ)

Mehmet UYSAL

 

“Şüphe ediyorum, o halde düşünüyorum.

Düşünüyorum, o halde varım.”

(Descartes)

 

 aklin

(Ressam Taliha Değer’e bu güzel ve anlamlı resmi için teşekkürler…)

 

Siz Aklınızın Resmini Yapabilir misiniz?

Siz, aklınızın resmini yapabilirsiniz.

Bu deneyim için gözlerden uzak, sessiz, sakin, kıpırtısız bir ortam seçin.

Böyle bir ortamda gözlerinizi kapayın ve deneyime başlayın.

 

Her Şeyi Aklınıza Getirin

Aklınızda bulunabilecek her şeyi ama her şeyi gözünüzün önüne, aklınıza getirin. Bütün ömrünüzü ve yaşanmışlıklarınızı, sevgilerinizi, aşklarınızı, acılarınızı, sevinçlerinizi, rüyalarınızı, hayallerinizi, tanıdığınız tanımadığınız, sevdiğiniz sevmediğiniz herkesi. Okullarda öğrenip, kitaplardan okuduklarınızı. Romanları, öyküleri, şiirleri, resimleri, müzikleri, heykelleri, filmleri. Matematiği, mantığı, tarihi, coğrafyayı, siyaseti, ekonomiyi, hukuku. Kurtları, kuşları, dağları, taşları, ağaçları, yıldızları galaksileri, parçacıkları, bakterileri, virüsleri. Büyük Patlama’yı ve öncesini, Büyük Çatırtı’yı ve sonrasını. Kısaca aklınıza yazılmış olan her şeyi ama her şeyi aklınıza getirin.

Bütün bunları içine alabilmek için aklınız ne kadar genişleyebiliyor değil mi?

Peki, aklınız, bunlardan başka şeyleri içine alamaz mı? Başka bir deyişle, aklınız nereye kadar genişleyebilir sizce? Aklınızın genişlemesinin sınırını görebiliyor musunuz? Göremezsiniz; çünkü aklınızın genişlemesinin sınırı yoktur. Aklınızın genişlemesinin sınırı olmadığı için, en uzak galaksiler, Büyük Patlama ve öncesi ile Büyük Çatırtı ve sonrasını aklınızın içine alabiliyorsunuz. Dindarların Tanrı’yı düşünebilmesini sağlayan da aklın sonsuz genişleyebilmesidir.

Peki, aklınız sonsuz genişleyebildiği gibi sonsuz büzülebilir de mi?

Evet, aklınız sonsuz büzülebilir de. Akıl sonsuz büzülebildiği için, bakterileri, virüsleri, atomaltı parçacıkları aklınızın içine alabiliyorsunuz.

Sonsuz genişleyebildiği gibi, sonsuz da büzülebildiğine göre, akıl sonsuz esnektir.

Çok uzak ya da çok yakın geçmişte ve çok uzak ya da çok yakın yerde olsun; çok büyük ya da çok küçük olsun, her şeyi aklınıza getirdiğinizde, onlarla aranızda uzaysal ya da zamansal bir mesafe görebiliyor musunuz?

Aklınıza getirdiğiniz her şey, size, anda ya da “şimdi”de olmuş gibi yakın değil mi?

Her şey “şimdi”nin içinde değil mi?

Devam edin…

 

Her Şeyi Aklınızdan Çıkarın

Gözlerinizi açmadan, aklınızın içindekilerin hepsini ama hepsini aklınızdan çıkarıp, “kafanızı boşaltın”.

Aklınızın içindekilerin hepsini ama hepsini aklınızdan çıkardığınızdan emin olduğunuzda, bakın bakalım geriye ne kaldı?

Geriye, sonsuz büyüğe kadar genişletip, sonsuz küçüğe kadar büzebileceğiniz bomboş bir akıl kaldı.

Yine gözlerinizi açmadan, boşluğunuzla bir süre oynayın. Boşluğunuzu -soluk alıp verir gibi- genişletip büzün, genişletip büzün, genişletip büzün… Ta ki boşluğunuzu iyice hissedinceye kadar.

Gözleriniz kapalı da olsa, nefes alıp verdiğiniz sürece boşluğu hissedersiniz. Boşluğunuzu hissettiğinize göre, aklınızı tamamen boşaltamadınız. Geriye “boşluk” diye bir şey ve “boşluk bilgisi” kaldı. Tıpkı Descaetes’ın, bütün bilgilerin doğruluğundan şüphe edip, bütün bilgileri aklından çıkardıktan sonra, geriye “şüphe etme” kalınca, “şüphe ettiğimi biliyorum, bundan eminim” demesi gibi.

Öyleyse, aklınızdaki boşluk bilgisini de aklınızdan çıkarmadan, aklınızı boşaltmış sayılmazsınız.

Öyleyse devam edin…

 

Boşluk Bilgisini Aklınızdan Çıkarmayı Deneyin

Gözlerinizi kapalı tutmaya devam ederek, aklınızdaki boşluk bilgisini de aklınızdan çıkarmayı deneyin…

Deneyince görürsünüz ki boşluk bilgisini her aklınızdan çıkardığınızda, boşluk ve bilgisi geri geliyor.  Çünkü boşluğun boşluğu da boşluktur. Hep boşluk, hep boşluk, hep boşluk…

Peki, nereye kadar bu boşluk? Boşluktan kurtulmanın bir yolu yok mu?

Boşluktan kurtulmanın bir yolu olabilir belki: boşluğu “hiç etmek.

Peki, ama nasıl?

 

Nefesinizi Tutup Hiçlik Yolculuğuna Başlayın

Gözlerinizi kapalı tutmayı sürdürün. Önce boşluğunuzu yoklayarak hissedin. Sonra çok derin olmayan rahat bir nefes alıp nefesinizi tutun ve hiç nefes alıp vermeyin. Nefesinizi tutmayı sürdürdükçe, boşluğun, önce yavaş yavaş, nefessiz kalma sürenizin sonuna doğru da hızlanarak kaybolduğunu; nefessizliğe dayanma gücünüzün sınırına geldiğinizde ise boşluğun iyice silikleşip belirsizleştiğini hissedersiniz. Nefesinizi tuttuğunuz andan itibaren hiçlik yolculuğunuz başlamıştır. Boşluk belirsizleştikçe, önce yavaş yavaş, sonra hızlanarak hiçliğe doğru yol alıyorsunuz demektir. Boşluğun neredeyse kaybolacak kadar silikleştiği an, aynı zamanda sizin nefessiz kalma sürenizin sınırına gelip, içinizdeki nefesi boşaltıp, yeniden nefes alıp vermeye başladığınız andır.

Nefessiz kalma sürenizin sınırına geldiğiniz anda, hiçbir şey görmüyor, duymuyor, hissetmiyor gibi olursunuz. Nefes verip aldığınız an, aynı zamanda, tamamen kaybolur gibi olan boşluğun yeniden belirginleştiği andır. Kısacası, o an, ölüm ile yaşamın sınırına gelip, ölümden kaçıp yaşama döndüğünüz andır. Nefessiz kalma sürenizin sınırına gelip, hiçbir şey görmüyor, duymuyor, hissetmiyor gibi olmakla, hiçlik ile temas ettiniz; hiçliği ucundan da olsa deneyimlediniz. Ani, büyük ve ölümcül bir korku yaşadığınızda, kafanızın içi boşalmış, mantığınız durmuş, duygularınız felç olmuş gibi hissetmeniz, o ana dair sonradan hiçbir şey hatırlayamamanız da hiçlik ile temas etmenizden başka bir şey değildir. Dememize gerek yok ki; önerdiğimiz; “nefes tutma deneyimi”ni yaşarken,  sakın sakın “hiçlik nasıl bir şey acaba” merakıyla, nefessiz kalma sürenizin sınırını zorlayarak, bu deneyimi sonuna kadar götürmeye kalkışmayınız! Bu işin şakası olmaz! Çünkü hiçlik ile temas noktasının ötesine geçip, hiçliğin içine girmek ölüm demektir! Hiçlik ölümdür! Hiçbir şey görememe, duyamama, hissedememe durumu mutlak hiçlikten, ölümden başka bir şey değildir. Hiçliği, yani ölümü hissettiğiniz anda, yeniden nefes alarak, kaybolacak derecede silikleşmiş boşluğa dönüp, yaşama sıkıca tutunursunuz. Yaşama tutunduğunuz anda, silikleşmiş olan boşluk yeniden belirginleşir.  İşte o belirginleşen şey, sizin yaşamınızdan, hayattan başka bir şey değildir. Belirginleşen şey “varlık”tır.

Hiçlik ile temas edip ölümü hissettiğiniz an, yaşam ile ölümün ya da varlık ile hiçliğin teğet yaptığı, hem hiçliği hem varlığı deneyimlediğiniz andır.[1] O anda “varlık-hiçlik çelişkisi”ni yaşarsınız. O anda, hiçliği (ölümü) varlığa (yaşamı) ya da varlığı (yaşamı) hiçliğe (ölüme) göreceleyerek hissedip, her birisini ayrı ayrı belirleyip, varlık ve hiçlik bilgilerini elde ettiğiniz andır. Hiçlik ile temas edip de hiçliğin içine düşmeye (ölüme) ramak kala, yaşamaya, hem de sonsuz yaşamaya yönelik olan, bundan dolayı sonsuz yaşam aşkı ile dolu doğanız, hiçlik ve varlık bilgilerinizin ışığında, sizi, çelişkinin yaşam yönüne çeker. Bunu da, içinizde tuttuğunuz nefesi boşaltıp, taze bir nefes alıp rahatlamak suretiyle yaşamı hissederek yaşantılarsınız. Artık yaşamın içindesiniz. Böylece siz, Descates’ın Düşünüyorum o halde varım dediği durumu yaşamış olursunuz.

Yaşama dönmeniz, sadece aklınızın, böylece yaşadığınızın farkına varmaktan; “hiçlik değil, varlığım ve yaşıyorum bilgisi”nden ibaret değildir. Aklınız, hiçlikten varlığa, yani yaşama döner dönmez, boşluğunun içine koyduğu ilk bilgi, kendine dair “düşünen şey” bilgisidir. Bu bilgiyi de sağlayan, hiçliğe göreceli olarak fark ettiği “boşluk bilgisi”dir.  Şimdi aklınızın boşluğu, “düşünen şey” bilgiyle dolmuştur. Bu aşamada, sonsuz esnek boşluğunuzun büzülmesi “sonsuz küçük” durumda olup, daha fazla büzülmesi hiçliğe götürür.  Aklınızın düşünme eylemi, kendisini bilmek ile sınırlı kalmaz; ilişki ve etkileşim içinde olduğu her şeye yönelir. Bundan dolayı,  aklın resmini yapmak için almamız gereken biraz daha yol var. Gözlerinizi açmadan, deneyime devam edin…

 

Aklınızdan Çıkardığınız Her Şeyi Tekrar Aklınızın İçine Alın

Gözlerinizi kapalı tutmaya devam ederek, başlangıçta, önce aklınıza getirip sonra aklınızdan çıkardığınız her şeyi ama her şeyi, tekrar aklınızın içine alın. Bunu yaparken, aklınızın boşluğunun ne kadar büyük bir hızla genişlediğini ve aklınızdan anında çıkardığınızı şeyleri, yine anında yerine koyabildiğinizi, aklın boşluğunun genişleme hızının, ışık hızından daha yüksek olduğunu göreceksiniz.[2]

Aklınızın boşluğunun sonsuz esnekliği ile hızının ne kadar yüksek ve ne kadar genişleyebileceğini görebilmek için, hiçliği kullanın.

Her şeyi tekrar aklınızın içine alırken, boşluğunuz anında esneyerek genişleyecektir. Bu işlemi tamamladığınızı düşündüğünüzde, düşünebildiğiniz her şey ile dolmuş olan boşluğunuzun sınırları bir ufuk çizgisi oluşturacaktır. Ancak, merak duygunuz, sizi ufuk çizgisinin ötesine götürecektir. Ufkun ötesini merak etmekten kendinizi alıkoymazsınız. Öyle ya bir deniz kenarında durup, gözünüzün alabildiği kadar uzaklara baktığınızda, “Acaba ilerilerde ne var, neler olup bitiyor?” sorusu aklınızda belirmez mi? Aynı şekilde, gözleriniz kapalı durumdayken aklınızın içindekileri düşünürken,  boşluğunuzun sınırındaki ufuk çizgisinin ötesini merak edersiniz. Ola ki ufuk çizgisinin ötesinde de hafızanızda yer almış ancak hatırlayamadığınız birtakım bilgiler vardır ve o bilgiler sizin yaşamınız için önemli olabilir Ufuk çizgisinin ötesi hiçliktir. Merak duygunuz sizi ufkun ötesini, yani hiçliği de bilmeye yöneltir. Ancak, siz ufkun ötesine geçmeye çabaladıkça, hiçlik sizden uzaklaşır. Bu arada, hafızanızı zorladıkça, derinliklerde kalmış bilgiler yüzeye çıkıp, aklınıza dolabilir. Ancak bir süre sonra hatırlamanın sınırına gelirsiniz. Ancak, merak duygunuz sizi rahat bırakmaz; yeni hatırladıklarınızı işaret ederek, “Başka bilgiler de olabilir, daha ileri daha ileri…” diye dürtükler. Ancak, ne kadar çabalarsanız çabalayın, ufkunuzun hep genişlemekle birlikte, ötesine geçip de hiçliği yakalayıp bilemediğinizi görürsünüz. Siz hiçlik peşinde koştukça, ufkunuz genişler, genişler, genişler… Ufkunuzun genişlemesinin sınırını görmek istersiniz, ancak genişlemenin sonu bir türlü gelmez. Genişlemenin sonunu görmekte ısrar ederseniz, aklınızın başınızdan çıkacak gibi olduğu duygusuna kapılırsınız. İşte bu duygu, tıpkı nefes tutma deneyiminde olduğu gibi, size, hiçlikle temas ettiğinizi, ufkun ötesine geçmede ısrarın hiçliğin içine düşmek, yani ölüm olduğunu gösterir.

Şimdi gözlerinizi açabilirsiniz.

Hiçliği kullanarak yaptığınız bu son deneyim ile aklınızın genişlemesinin sınırının olmadığını, aklınızın düşünme olanağının sonsuz olduğunu, bundan dolayı aklınızın içine alamayacağı ve üzerinde düşünemeyeceği hiçbir şey olmadığını gördünüz.

Aklınızın düşünme olanağının sonsuz olduğunu görebilmeniz için, bu kez gözleriniz açıkken yapabileceğiniz bir deneyim önereceğiz.  Kentlerin gürültü patırtısından, hengâmesinden, ışıklarından uzak bir yerde, aysız ve bulutsuz bir yaz gecesinde, gözlerinizi gökyüzüne çevirin. Yer yer bulutlanan Samanyolunu, Küçük Ayı ve Büyük Ayı takımyıldızlarını, Kutup Yıldızını, elmaslar, pırlantalar gibi yanıp sönmekte olan diğer yıldızları seyre dalın. Bunların aslında ne kadar “uzak” ve “büyük” olduklarını, Samanyolunun gördüğünüz bölümünün, devasa bir çarkıfeleğin kollarından sadece birisi olduğunu, Samanyoluna ulaşmak ve bir uçtan bir uca kat etmek için ne kadar “akıl almaz” bir zamanın gerektiğini, Samanyolu’nun ve diğer gökcisimlerinin gördüğünüz halinin, onların binlerce, milyonlarca yıl önceki halleri olduğunu, gözlemekte olduğunuz andan, binlerce, milyonlarca yıl önce onların değişmiş, hatta yok olmuş ve sizin henüz görmediğiniz “yeni” yıldızların oluşmuş bile olabileceğini, göremediğiniz karadelikleri düşünün. Sonra bütün gördüklerinizin Büyük Patlama ile oluştuğunu, evrenin sürekli genişlediğini, genişlemenin bir büzülmeye dönüp, Büyük Çatırtı ile sona ereceğini düşünün. Bütün bunları düşünürken, birden, aklınızın, gökyüzünde gördüğünüz her şeyi, Büyük Patlamayı ve Büyük Çatırtı’yı içine alabilecek kadar genişlemiş, olduğunu, bunların dışında ve ötesinde başka şeyler olsa, onları da içine alacak kadar genişleyebileceğini fark edersiniz. Bu farkındalıkla, merak duygunuz, sizi aklınızın genişlemesinin sınırını görebilmeye doğru yöneltir. Genişlemenin sınırını görmek için, Büyük Patlama öncesini ve Büyük Çatırtı sonrasını düşünürsünüz. Ancak, aklınızın genişlemesinin sınırına bir türlü gelemezsiniz. Genişlemenin sınırını görmekte ısrar ederseniz, aklınızın başınızdan çıkacak gibi olduğu duygusuna kapılırsınız. İşte bu duygu, tıpkı nefes tutma ve aklınızın içindekileri düşünme deneyimlerinizde olduğu gibi, size hiçlikle temas ettiğinizi, genişleme sınırını görmekte ısrarın, hiçliğin içine düşmek, yani ölüm olduğunu gösterir. Ayrıca ve daha önemlisi, geceleyin gökyüzünü seyretme deneyimi, size aklınızın sonsuz düşünme olanağını gösterir. Çünkü, aklınızın içine almaya çabaladığınız şey, yine aklınızın kendisidir. Aklınızı aklınızın içine alamazsınız; çünkü sonsuz, sonsuzun içine sığmaz. Sığdırmaya çabalarsanız, aklınız başınızdan çıkacak gibi olur.

Öte yandan, gökyüzünü seyrederken, bedeniniz yeryüzüne temas ettiğiniz yerdeydi de aklınız da sadece bedeninizin içinde mi hareket etmekteydi?

Bedeniniz yerçekimine tâbi olarak, yer ile temas ettiğiniz yerdeyse de, aklınız Samanyolu’nda, Küçük ve Büyük Ayı takımyıldızlarında, Kutup Yıldızı’nda, tüm yıldızlarda, Büyük Patlama ve Büyük Çatırtı’daydı. Kısacası, aklınız gökyüzünün her yerindeydi. Çünkü aklınız yerçekimine tâbi değildir.

Peki, aklınızın bedeninizin dışına çıkarak, genişleyip, tüm gökyüzünü boşluğunun içine alması ne kadar zaman aldı?

Aklınızın tüm gökyüzünü, boşluğunun içine alması, an kadar zaman aldı.

Büyük Patlama’dan Büyük Çatırtı’ya kadar bütün uzay-zamanı, anda aklınızın içine aldıysanız, geçmiş nerede, gelecek nerede?

Bütün uzay-zamanı aklınızın içine aldığınız anda, geçmiş ve geleceğin ortadan kalkıp, “şimdi”ye dönüştüğünü görürsünüz.  “Zaman” dediğimiz şey, aklın şeyleri boşluğunun (uzay) içine alırken yaptığı genişleme büzülme, şekilden şekle girme hareketlerinden doğar. Bu hareketleri yaparken aklın boşluğu (uzay) bölünüp, parçalara ayrılmaz; bütünlüğünü koruyarak büzülüp, genişleyip şekil değiştirir. Bütün hareketleri tek bir bütün olan akıl yaptığı için, aslında, geçmiş ve gelecek diye bir şey yoktur, hep şimdi vardır.[3]

* * *

Buraya kadar yaptığınız deneyimlerle aklınızın bir resmini ortaya çıkardığınızı düşünüyoruz. Ancak aklınızın resmi henüz tamam değildir. Resmi tamamlamak için bir deneyim daha yapmanız gerekiyor: O da “toplumsal aklı görme” deneyimidir. Ancak, toplumsal aklı görme deneyimine geçmeden önce, aklın resmini aklımızda canlandırdığımızda neler gördüğümüzü satırbaşlarıyla kayıt edelim.

 

Aklın Resminin İçinde Neler Görüyoruz?

Aklın resminin içinde, her şeyden önce, sonsuz yaşam aşkını görüyoruz. Sonsuz yaşam aşkını, nefes tutma deneyimi sırasında, nefessiz kalmanın sınırına geldiğimizde, hiçlik ile temas eder etmez, yaşama dönmekle yaşadık. Sonsuz yaşam aşkı, yaşantılarımızda, sonsuz çeşitlilikte “sevgi” ve “hoşnutsuzluk” duyguları olarak görünür. Bizde aşka kadar uzanan sevgi duyguları uyandıran her şey, yaşamlarımızı uzatır, yaşamlarımıza yaşam katar. Bu nedenle sevdiğimiz şeyleri “güzel” buluruz. Bizde nefrete kadar uzanan hoşnutsuzluk duyguları uyandıran her şey, yaşamlarımızı kısaltır, yaşamlarımızdan yaşam eksiltir. Bu nedenle sevmediğimiz şeyleri “çirkin” buluruz.

Aklın resminin içinde gördüğümüz diğer bir şey de “kıyas” formudur. Kıyas aklımızın düşünme programı olan mantık ve matematiğin temel formudur. Kıyas formunu, nefes tutma deneyimi sırasında, hiçliğe göreceli olarak varlığı ya da varlığa göreceli olarak hiçliği bilmekte ve hiçlik ve varlığı birbirinden ayırt etmekte kullandık. Hiçlik ve varlığı birbirlerine göreceleyerek bilirken, kıyas, “göreceleme mantığı” biçimini aldı. Matematik de kıyas üzerine kurulu bir göreceleme mantığıdır. Matematiğin temel nesnelerinden olan (0) hiçliğin simgesi, diğer iki temel nesne olan (1) ve (nokta), varlığın simgeleri olup, her ikisi de kıyas formunun işlemesiyle, (0)’a görecelenerek bilinip, ayırt edilirler. Bilindiği gibi; (1)’den bütün sayılar ve sayılar arası ilişkiler (aritmetik), (nokta)’dan da bütün şekiller ve şekiller arası ilişkiler (geometri) türetilir. Öte yandan, hiçlik ve varlığı birbirlerine görecelemeye müteakip ayırt etme işlemini yaparken, kıyas “özdeşleme mantığı” biçimini aldı. Özdeşleme mantığı, formel mantık, klasik mantık ya da önermeler mantığı olarak bilinir.

Aklın resminin içinde, ayrıca “uzay-zaman”ı da görüyoruz. Uzayı, aklımızın içindeki her şeyi aklımızdan çıkardıktan sonra, geriye kalan “sonsuz esnek boşluk” olarak deneyimledik.  Zamanı da bütün deneyimlerimiz sırasında, bu boşluğun şekilden şekle girerek yaptığı genişleme ve büzülme hareketleri olarak deneyimledik. Deneyimlerimiz sırasında gördük ki, uzay aklımızın boşluğunun taşıdığı; sonsuz genişleyebilip büzülebilme olanağıdır. Zaman ise, bu olanağın kullanılmasıdır. Bundan dolayıdır ki uzay ve zaman ayrı ayrı şeyler değil, bir madalyonun ya da bir kâğıdın iki yüzü gibidir. Bu nedenledir ki iki yüzü olan tek bir şeyi ifade etmek üzere “uzay-zaman” biçiminde gösterilir.

Deneyimlerimiz sırasında, aklın resminin içinde gördüğümüz şeylerden birisi de, düşünme olanağımızın sonsuzluğudur.

Deneyimlerimiz sırasında gördük ki aklın boşluğu (uzay), sonsuza genişleyip büzülebilmekle ve şekilden şekle girebilmekle birlikte, hep bölünmez bir bütündür.

* * *

Bu belirlemelerden sonra, şimdi toplumsal aklı görme deneyimine geçebiliriz.

 

Dille Birbirine Bağlanmış Milyarlarca Akıldan Oluşan Sistem

Aklınızın içindeki şeylerin hepsi sizin düşünme etkinliğinizin ürünü müdür?

Aklınızın içindeki her şeyi ama her şeyi tekrar aklınıza getirin ve bakın bakalım bunların ne kadarı bizatihi aklınızın düşünme ve duygulanma etkinliğinin, ne kadarı sizin dışınızdaki akılların düşünme ve duygulanma etkinliğinin ürünüdür? Aklınızda kayıtlı olan şeylere baktığınız zaman, bunların çok büyük bir çoğunluğunun, sizin dışınızdaki akılların düşünme ve duygulanma etkinliğinin ürünü olduğunu görürsünüz. Bu tespitiniz, sizi “toplumsal akıl” olgusu ile tanıştırır.

Düşünün ki aklınızda taşımakta olduğunuz bilgilerin soy kütüğü hangi zamanlara ve hangi insanlara uzanıyor?

Düşünün ki aklınızda taşımakta olduğunuz bilgiler, sizi, kim bilir hangi zamanda yaşamış hangi insanlara bağlıyor?

Düşünün ki aklınızda taşımakta olduğunuz bilgilerle, kim bilir kimlerin aklını kalıtıyorsunuz?

Düşünün ki aklınızda taşımakta olduğunuz bilgileri, sizden sonra kimler kalıtacak?

Bizler toplumsal akılın canlı kalıtıcısı ve taşıyıcısıyız. Toplumsal aklın bizden ayrı, bizim dışımızda; Hegel’in “Mutlak Tin”i gibi ayrı varlığı yok. Bizler toplumsal aklın kendisiyiz. Bu nedenle, toplumsal akıl bizim içimizde, biz toplumsal aklın içindeyiz.

Peki, nedir toplumsal akıl?

Toplumsal akıl, dil ile birbirine bağlanmış olan bireysel akıllar arası bir iletişim ve etkileşim sistemidir. Gözlem, deney, inceleme ve bilgi-işlem araçları da toplumsal aklın bir parçasıdır. Dil, bireysel akılları, sadece güncelde değil kuşaklar boyunca da birbirine bağlar. Dil sadece bir iletişim ve etkileşim aracı değil, aynı zamanda bireysel akılların düşünme etkinliği sonucunda ürettiği bilgilerin saklanıp korunduğu ve kuşaktan kuşağa aktarıldığı bir hazinedir de. Her birimiz, toplumsal akıl sisteminin içine doğarız. Büyüme sürecimizde dilimizi öğrenirken aynı zamanda toplumsallaşırız da. Dili öğrenme ve eğitim sürecimiz, aynı zamanda toplumsal aklın bilgi mirasını devralma sürecimizdir de. Bu nedenlerle, insanın insan oluşundan itibaren düşünme, hep bir toplumsal ilişkiler sistemi içinde gerçekleşmiştir.

Toplumsal aklı düşündüğümüzde, insanın “insan” oluşundan bu yana geçen binyıllar boyunca, dil üzerinden organize olmuş milyarlarca bireysel aklın, kuşaktan kuşağa taşıdığı; dillerin dillere karışıp beşerî kapsamı daha geniş dillerin ortaya çıkması ve iletişim teknolojilerinin gelişmesiyle dokuları sıkılaşan; sürekli geliştirilen gözlem, deney, inceleme ve bilgi-işlem araçlarıyla etkinliği sürekli yükselen; en küçük bilgi kırıntısını bile ziyan etmeyip dilin içinde saklayıp koruyan, bu nedenle bilgi içeriği birikimli olarak artan, “akıl almaz” bir sistem gözümüzün önüne gelir.  Bireysel akılların milyarlarca nörondan oluşan bir organizasyon olması gibi, toplumsal akıl da, gelip geçmiş, yaşamakta ve yaşayacak olan milyarlarca bireysel akıldan oluşan bir organizasyondur. Bireysel aklın nöronlarının “biyo-elektriksel dil” ile organize olmalarına karşılık, toplumsal aklın bireyleri “beşeri dil” ve “elektro-dil” ile organize olmuşlardır.

“Aklın Resminin İçinde Neler Görüyoruz?” başlıklı bölümde, bireysel akıllar için çizdiğimiz tabloyu, toplumsal akla baktığımızda da görürüz.

Bireysel aklın duygulanma sistemini ve bu sistemin ana duygusunu olan sonsuz yaşam aşkını, toplumsal akılda, sanat ve sanatçılar olarak görürüz. Sanat, toplumsal aklın duygulanma sistemidir.

Bireysel aklın mantık sistemini ise, aklın sonsuz esnek boşluğunu kullanarak, sonsuz ufukları düşünen, böylece birbirlerine sordukları kuşku soruları ile toplumsal aklı açıp aşan, çeşitli felsefe akımlarının taşıyıcısı düşünürler ve bilim adamları olarak görürüz. Felsefe akımları ve bilim, toplumsal aklın mantık sistemidir.

Sanatın ve bilimin yaşantılanmasını da toplumsal akılda kültür olarak görürüz.

Bir resmini çizmek gerekirse; “Toplumsal akıl, sonsuz yaşam aşkıyla, birer birer ve hep beraber düşünen şey; milyarlarca insanın dil ile birbirine bağlanarak iletişip etkileştiği muazzam sistem, kapsama ve etkime olanağı sonsuz olan, kapsama alanı ve etkinliği sürekli ve giderek geometrik dizi olarak artan, bilgi içeriği durmadan genişleyip derinleşen ve insanoğlunu sonsuz yaşam aşkına kavuşturacak büyük güçtür.” deriz.

Yukarıda, toplumsal akıl ile tanışırken, aklınızdaki bilgilerin çok büyük bir çoğunluğunun, sizin dışınızdaki akılların düşünme ve duygulanma etkinliğinin ürünü olduğunu görmüştünüz. Bilgilerimizin çok büyük çoğunluğu, başka akıllar tarafından üretilmiş olduğuna göre, biz başkalarının ürettiği bilgileri doğru kabul edip aklımızın içine almak zorunda mıyız?

 

Kendi Aklınızla Kendi Anlam Dünyanızı Kurabilirsiniz

Siz, çok uzak, uzak, yakın ve çok yakın geçmişte ve güncelde, başka akılların düşünme etkinliği sonucunda ürettiği bilgileri, kısmen veya tamamen doğru olarak kabul edip aklınızın içine alıp, bu bilgilerin öğrettiği doğrultuda düşünüp davranmak zorunda değilsiniz. Dilerseniz, şimdiye kadar aklınıza yüklenmiş bütün bilgileri aklınızın tersiyle bir tarafa itip reddederek aklınızdan çıkarıp atıp, hepsini ama hepsini yokluğa terk edebilirsiniz. Sonra duygularınızın hareketiyle yeni bir duygu dünyası, mantığınızın hareketiyle yeni bir bilgi dünyası, böylece kendinize özgü bir anlam dünyası kurabilirsiniz. Çünkü sizin aklınız özgürdür.

Akıllarımız, bizim zapt edilmesi olanaksız kalelerimizdir. Biz istemedikçe hiçbir güç, hiçbir bilgiyi bize zorla doğru olarak kabul ettiremez.  Çok zor koşullardaki “kabullenme” görüntüsü kimseyi yanıltmasın; biz yürekten “doğrudur” demedikçe, hiçbir bilgi bizim için doğru değildir. Aynı şekilde, hiçbir güç, bizim doğru kabul ettiğimiz bilgileri de zorla bizim aklımızdan çekip çıkaramaz. Çünkü akıllarımızın içindekileri bilmeye ve oradan çekip çıkarıp atmaya hiçbir gücün gücü yetmez. Zorla kabul etmiş göründüğümüz bilgiyi, ilk fırsatta reddederiz; dünyanın en doğru bilgisi olsa bile…

* * *

Tabloya toplumsal aklı ve özgürlüğü de eklemekle, aklın resmini tamamlamış oluyoruz.

Böylece aklın resmini tam olarak görebilmek için bakacağımız yer de belirmiş oluyor.

 

Aklın Resmini Görmek İstiyorsanız Dile Bakınız

Aklın resmi dile-getirilmiş olan her şeydir.

Aklın resmi, dile-getirilmiş duygulardır.

Aklın resmi, dilde içkin olan mantıktır.

Aklın resmi, yaşanmışlıklar ve yaşanmakta olanlardır.

Aklın resmi duygulanma (sanat) eserleridir; resimdir, heykeldir, müziktir, şiirdir, öyküdür, romandır, sinemadır, fotoğraftır…

Aklın resmi mantıksal eserlerdir; matematik, mantık ve dilbilim kitaplarıdır, bilimsel kitaplardır…

Aklın resmi duygusal ve mantıksal yaşamdır, yani kültürdür.

Öyleyse,  aklın resmini görmek istiyorsanız dile bakınız…

 

Ana dilinizin içindekileri düşünün.

Yabancı dillerin içindekileri düşünün.

Bütün dillerin içindekileri düşünün.

Bütün dillere eklenebilecek en son kelimenin ne olabileceğini düşünün.

Düşünün, düşünün düşünün…

Ta ki aklınızın “sonsuz büyük şimdi”sini görünceye kadar.

Sonra dilleri teker teker aklınızdan çıkardığınızı düşünün.

En son dilin kelimelerini teker teker aklınızdan çıkardığınızı düşünün.

En son dilin son kelimesini de aklınızdan çıkardığınızı düşünün.

Düşünün, düşünün, düşünün…

Ta ki aklınızın “sonsuz küçük şimdi”sini görünceye kadar.

Şimdi ne kadar geniş ve büyük…

Şimdi ne kadar dar ve küçük…

 

Aklın resmi “şimdi”den ibarettir.

Anda sonsuz büyüğe kadar genişleyebilip,

anda sonsuz küçüğe kadar büzülebilen,

büzülüp genişlerken sonsuz çeşitlilikte şekiller alabilen,

ancak hep bölünmemiş, bütün olarak kalan

Bir”in resmi…

 

[1]Biz, fizikçilerin “Planck Duvarı” dedikleri şeyin, aslında hiçlik ile temas edildiği anda kaybolacak derecede silikleşmiş, hiçliğin içine girmeye ramak kalmış, ancak asla yok edilemeyen boşluk olduğunu düşünüyoruz. Fizikçilerin telâffuz etmeye başladıkları, “Evren hiçlikten gelmiştir” düşüncesi, bu düşüncemizi kuvvetlendiriyor. (Planck Duvarı: Büyük Patlama anından  (0 noktası) sonraki 10-43üncü saniye. Kuramsal fizik, bugünden geriye doğru yolculukta, Planck Duvarı’nı aşıp, Büyük Patlama anına (0’a) ulaşamamaktadır- Kaynak: Zamanın Kısa Tarihi, S. Hawking)

[2] Aklın, ışık hızını içine alıp düşünebilmesi için, ışıktan daha hızlı olması gerekir.

[3] Bu düşüncemizin ayrıntıları için şu yazımızın okunması önerilir:  “Şimdi’de Sonsuz Yaşıyorum”, Mehmet Uysal, http://www.mulkiyeistanbul.org/?action=kose&yazar=3&id=77

Benzer yazılar

Yanıt verin.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Time limit is exhausted. Please reload CAPTCHA.

Do NOT follow this link or you will be banned from the site!