AKP’nin Yeni Dış Politika Safsatası: “Değerli Yalnızlık”-Ayşe Tütüncügil

Kısa bir zaman içinde her şey ters yüz oldu. Suriye, Gezi Parkı ve Mısır;  bu üç coğrafyada 

 yaşananlar dış politikada AKP’yi, özellikle de Erdoğan- Davutoğlu ikilisini çözülemeyen bir kördüğümle karşı karşıya bıraktı. Öyle ki, “yalnız” kaldıklarını itiraf etmek zorunda kaldılar. Ama öyle sıradan bir yalnızlık değil bu!

 

AKP’NİN YENİ DIŞ POLİTİKA SAFSATASI: “DEĞERLİ YALNIZLIK”

Çok değil, üç-dört ay öncesine kadar AKP’nin siyasetteki başarısına, özellikle de son genel seçimlerde aldığı yüksek oy oranına ilişkin değerlendirmeler yapan köşe yazılarımız, akademik makalelerimiz, yüksek lisans ve doktora tezlerimiz gırla gidiyordu. Şu yüzde 50’nin sırrının ne olduğunu araştırıyor, görünürdeki nedenlerden çok arkadaki nedenler üzerine fikir yürütmeye çalışıyor; başarının sırrını ifşa edecek beyinlerin sanki alternatif yaratacak yeni bir siyasetin kılavuzu olacağını düşünüyorduk.

Kısa bir zaman içinde her şey ters yüz oldu. Suriye, Gezi Parkı ve Mısır;  bu üç coğrafyada yaşananlar dış politikada AKP’yi, özellikle de Erdoğan- Davutoğlu ikilisini çözülemeyen bir kördüğümle karşı karşıya bıraktı. Öyle ki, “yalnız” kaldıklarını itiraf etmek zorunda kaldılar. Ama öyle sıradan bir yalnızlık değil bu!

Nuri Bilge Ceylan, Cannes Film Festivalinde ödül kazandığında, ödülünü “güzel ve yalnız” ülkesine ithaf ettiğini söylemişti ya; işte AKP’nin sanatsever, estetik beğeni sahibi danışmanları da dış politikadaki çöküşü akla gelebilecek en artistik kelimelerle açıklayıverdiler: “Değerli yalnızlık”! Bu öyle bir yalnızlık ki, şimdiye kadar bilinen en akıllı, en erdemli, en ilkeli politikanın ürünüymüş gibi! Oysa bu, saklamaya çalıştıkları şeyin; yani dış politikada sıfırı tükettiklerinin veciz bir ifadesi sanki.

Türkiye’nin dış politikada duvara çarpması yeni değil; sıfır sorun politikası da çoktan beri sallantıdaydı. Suriye’de muhaliflerin içine yerleşen ve Türkiye tarafından apaçık desteklenen radikal İslamcı grupların önce ABD tarafından pohpohlanması ama sonra çizgiyi aştıkları düşüncesiyle etkisiz kılınmak istenmeleri; Esad’ın ileri askeri hamleler yapması; Rusya ve arkadan arkaya pek sessiz bir Çin’in Suriye vakasında sergilediği tutum  vs., Suriye yoluyla Kürt politikasını bir mecraya sokmak isteyen ve hatta Ortadoğu’daki petrol kaynaklarına ulaşmak isteyen Türkiye ile Kürt politikası yoluyla Suriye’yi istediği noktaya çekmeyi düşünen ABD’nin yaptığı işbirliği için kopuş sinyallerini veriyordu. ABD için İslamcı siyasi hareketler ile kurulan işbirliğinin ulaşabileceği kör noktalar ve bunun İsrail için yaratabileceği tehditler açık hale gelmişti. Bir de buna “teorisyen” Davutoğlu’nun siyasi benlik arayışı safsatasına eşlik eden yeni Osmanlıcılık hayalleri eklendiğinde, artık Suriye konusunda bir işbirliği değil, ilişkileri yeniden düşünme ve hatta askıya alma devresinin gelip çattığı görülebiliyordu.

Sonra Gezi patlak verdi. Burada ara bir değerlendirme yapalım. Batılı emperyalist güçler özellikle Ortadoğu’da demokratik, laik, özgürlükçü siyasi istemlerin ve hareketlerin, bağımsızlıkçı ve bir ölçüde anti-emperyalist bir yöneliş içinde olacağını ya da bu ikisinin birbirinin kopmaz parçası olduğunun farkındadırlar. Bu nedenle, bu siyasi hareketlere karşı her zaman İslamcı siyaseti bir karşı araç olarak kullanmışlardır. Ayrıca şunu da eklemek gerekir: Avrupa ve ABD’deki siyasi otoriteler ve gözlemciler (bunlara stratejist diyebilir miyiz bilmiyorum) büyük ölçüde oryantalist bakış açısıyla malullerdir. 2001’de İkiz Kuleler’e yapılan saldırı sonrasında, Türkiye ve Ortadoğu için biçilen elbisenin ılımlı İslam olması, sadece reel siyasetin değil; bu yanılsamalı ve çarpık bakış açısının da bir ürünüdür. Bizim gibi coğrafyalardan, rasyonel, demokratik, modern, ilerici, evrensel değerlere ve standartlara sahip, insan hakları ve özgürlükleri savunan bir siyaset çıkmayacağını; çıksa dahi bunun ülke siyaseti içinde etkili bir yer edinemeyeceğini düşünürler. Onların bakış açısı, Antik Yunanlıların kendileri dışındakilere “barbar” demelerinden, Hegel’in Doğu’da insanların özgür ruhlu olamayacakları düşüncesinden ya da Montesquieu’nün Doğu toplumlarında insanlarda hakim duygunun korku olduğu, bu yüzden de siyasetin itaat üzerine kurulduğu iddiasından; Weber’in bilimin neden Doğu’da değil de Batı toplumlarında ortaya çıktığını açıklama biçiminden bir adım daha ileriye gidememiştir. İşte bu nedenle, hazırlamış oldukları İslamcı-gerici-otoriter-bağımlı elbisenin kolaylıkla toplumlarımıza giydirileceğini düşünebildiler. Hatta öyle ileriye gittiler ki, Kürt açılımı ya da barış süreci diye hazırladıkları dosyayı İslam kardeşliği formatı ile allayıp pulladılar; sanki bu topraklarda başka tür bir kardeşlik hiç boy vermemiş, veremezmiş gibi. Ama Gezi direnişi ile bunda da ters yüz oldular. Direnişçiler verdikleri mücadele ile özgürlük bilinci gelişmemiş, korku dolu ve köle ruhlu bir halk olmadığımızı en başta kendimize ve sonra dünya âleme gösterdiler. Burada da bir kırılma yaşandı. ABD, Türkiye’de işlerin kurgulandığı gibi gitmediğini, gitmeyeceğini fark etti.

Üçüncü büyük kırılma ise Mısır’da yaşandı. Mısır’da darbe gerçekleştiğinde AKP ve yedeğindeki iliştirilmiş gazeteciler takımı neredeyse zil çalıp oynayacaklardı. Hemen darbenin akşamı televizyonlardaki programlarda sevinç gözyaşları döküyorlardı; Gezi direnişini karalamak; ayaklar altına alınmış olan siyasi meşruluklarını, özellikle de liderlerinin çizilen karizmasını onarmak, yeniden ve yeniden darbe retoriğine başvurmak için eşsiz bir fırsat çıkmıştı. Heyhat! Tarih –yoksa konjonktür mü desek- bir kez daha yüzlerine gülmüştü. Machiavelli’nin sözünü ettiği fortuna, yani siyasi başarı için gerekli şans, talih, olayların gidişatı, bir kez daha kendileri için altın bir fırsat yaratmıştı. Bu fırsatı hemen küçük hesaplarla sonuna kadar kullanmaya kararlıydılar. Darbe-demokrasi karşıtlığı üzerinden bir dolu temelsiz içi boş konuşmalar birbirini izler oldu. Ama çok aceleci davranılmış, dar bir açıdan bakarak küçük hesaplar yapılmıştı. AKP Mısır’daki darbeyi iç politika malzemesi olarak kullanmakta kararlıydı. Böylece Gezi Direnişi sırasında zarar görmüş siyasi prestijini ve sahte demokrat görüntüsünü yeniden kazanma şansına sahip olacaktı. Her şey, Gezi’de kaybedilenlerin, özellikle de hala kimileri için söz konusu olan demokrat imajın Mısır’dan toplanıp yerine konması üzerine kurulmuştu. Ama bu da olmadı. Artık darbe, darbeciler diye inlemenin, bağırmanın kimse etkisi altında kalmıyordu. Ne Gezi’yi darbeci diye damgalamak ne de Nursi’yi ve Müslüman Kardeşleri demokrat olarak etiketlemek bu kez tutmadı. İç politika için hazırlanan malzeme kırılıp döküldü ve ellerinde kaldı. Üstelik büyük bir kayıp ile. Dış politikada Ordu’dan yana açıkça tavır koyan Katar ve Suudi Arabistan, Türkiye’ye akıttıkları kayıt dışı sıcak parayı muhtemelen azaltmaya başladılar. ABD ve Avrupa devletleri ise darbeyi açıkça kınamadılar; hatta gizli gizli desteklediler. Türkiye’nin Müslüman Kardeşler’e verdiği destekten ise oldukça rahatsızlar. Mısır’daki olay, Suudi Arabistan-Katar-Türkiye’nin Sunni-İslam ittifakının sonunu getirdi. Suriye’yi ve daha sonra İran’ı çökertmek hedefiyle, ABD patentli kurulan bu ittifakın çökmesi bir başka yalnızlaşmayı daha beraberinde getirdi. Böylece “sıfır sorunlu” politika, “sonsuz sorunlu” bir politika ile yer değiştirmiş oldu. Ama buna oldukça “değerli” bir isim verildi!

Türkiye’nin bölgede yalnızlaşmasından öte, özellikle Gezi’den sonra ABD’nin elini AKP’den ve Erdoğan’dan çekmesi, rüzgârın yönünü değiştirmesinin yarattığı korku ve panik kendilerini yapayalnız hissetmelerine yol açıyor olmasın. Belki de yalnızlık dedikleri şey, akıl hocalarını yitirdiklerinden beri oradan oraya savrulmanın verdiği acı bir duygudur.

Ayşe Tütüncügil

Benzer yazılar

Yanıt verin.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Do NOT follow this link or you will be banned from the site!