Alternatifsiz Krizin Bazı Temel Sorunları… M. Tanju Akad

Emperyalizme karşı onurlu bir duruş sergilemek günümüzde solculuğun turnusol kağıdı ve başı dik yaşamanın olmazsa olmazıdır.

 

mtakad@anafikir.gen.tr

Geçmişte kaybeden tarafta birlikte olduğumuz bir dost, (artık her nedense) hala aynı durumun devam ettiği düşüncesine kapılmış, (Bunu telefonda söylerken “oğlum, sen hep kaybeden tarafta mı olacaksın” diye takılıyordu). Bana bir e-mail göndereceğini söyledi. “Gericiliğin sıradanlaşmayla birlikte doludizgin at koşturduğu çağda hepimiz kaybeden taraftayız; kimse kendini aldatmasın” dedim. Gülmesine rağmen samimiyetini ve en azından “liboş” olmadığını biliyordum. Nihayet o ünlü üşengeçliği bırakıp mektubunu gönderdi. (Postaneye mi gidiyorsun be adam, tuşa basacaksın o kadar!) İçinde bazı dikkate değer değerlendirmeler olduğu için kısaltarak sizinle paylaşmaya karar verdim. Acaba, üslubundan kim olduğunu çıkaranlar olur mu? Sanmam… O, karşı tarafa geçmemiş ama bir şekilde ara bölgede araziye uymuştu. Gerçi kazanmak ve kaybetmek ancak süreçlerin sonunda netleşir ve bunları tanımlamak gerekir. Reformasyon Savaşları yaklaşık yüzelli yıl sürmüş, Haçlıların Filistin’den kovulmaları için iki yüzyıl gerekmişti. Feodalizmin tasfiyesi ise geçmiş bin yılın yarısını aldı ve hala birçok kalıntıları var. Bu süreçlerin herhangi bir aşamasında tarafların sürecin ucunu görememeleri çok normaldir. Her neyse… Önce mektuba bakalım:

“Değerli Kardeşim,

Dünya sana karşıysa ve hala dünyanın tarafına geçmemişsen, işin zorunu seçme nedenlerini önce kendine açıklamak zorundasın. Belki başkalarının göremediklerini görüyorsun; belki de birçoklarının gördüğünü sen göremiyorsundur. Eh! İşin zorunu seçip dünyayı karşınıza aldığınıza göre bir bildiğiniz olmalı. Başkalarının göremediği ya da kabul etmekte tereddüt ettiği fikirleriniz varsa bunları açıklamalı ve gerekçelendirmelisiniz. Eğer bu fikirler bir gün gerçek hayatta karşılığını daha fazla bulacaksa bunun ihtimalleri üzerinde de durmalısınız. Çoğunluğa karşı olup olmamaktan daha önemlisi, doğru yerde olabilmektir. Tabii doğru yeri bulmak da hiç kolay değildir ama en azından bu konuda güveninizi yitirmemiş olmanıza sevindim… Rousseau, halkın genel iradesini kanunların nihai kaynağı olarak göstermişti. Şimdi, gerici yasalar birbiri ardına çıkarken bu iradeyi, iç ve dış güçlerce manipüle edildiği gerekçesiyle yok saymak o kadar kolay mıdır? Yazılarında birçok kez değerlerden söz ediyorsun ve fazlasıyla önemsiyorsun. Bu değerler son derece tartışmalı bir konudur. Geçen gün okuduğum bir kitabında A. Maalouf, zamanımıza damgasını vuran manevi bunalımdan söz ederken, ‘Değerler içi boşaltılmış bir sözcüktür ve değişkendir. Maddi konular ile tinsel konular arasında rahatlıkla gidip gelebilir… Hem ilerlemenin hem de boyun eğmenin eşanlamlısı olabilir’ diyor ve onu hangi anlamda kullandığını açıklaması gerektiğini ifade ediyor. (Gerçi içinde yaşadığımız evrede her şeyin-dayanışmaların, meşruiyetlerin, kimliklerin, değerlerin, ayar noktalarının- yeniden yaratılması gerektiğini eklemesi de bana önemli geldi). Belki sen de okumuşsundur ama bunların uzun zamandır işlediğin konularla benzerliğini göz önüne alarak iletmenin yerinde olacağını düşündüm. Senin de söz ettiğin değerlerini tanımlamanı beklerim.

Selamlar vs.”

Bu mektup uzun zamandır aklımda olan bazı konuları açmak için vesile olmasının yanı sıra, oldukça yerinde bazı sorular da içermekteydi. Bir yerden başlayalım.

Herhangi bir toplum, sahip olduğu değerlerden türeyen düşüncelerde, duygularda, faaliyetlerde, oluşturduğu kurumsal yapılarda ve bunların yöntemlerinde belli bir tutarlılığa sahip olmak zorundadır. Değerler sabit olmadığı gibi, onlardan türeyen düşünceler ve faaliyetler de sabit değildir. Örneğin, herhangi bir toplumun hukuk sistemi, düzenlemeyi amaçladığı toplumsal ilişkilerin değişimine hiçbir zaman yetişemez. (Ya hukuk devleti olmayan sözde demokrasilere ne demeli?) Bu nedenle daima tartışmalıdır. Ne var ki sürekli değişkenlik içerisinde dahi az çok bir uyum gereklidir. Uyumsuzluk arttığı takdirde, tutarsızlıklar çok büyük gerilimler üretir ve yıkıcı bir sarmala girilmesi kaçınılmaz olur. İnsanlığın geçmişinde bundan kaçabilmiş hiçbir uygarlık olmamıştır. Şimdiki uygarlığımızın insanlığın son aşaması olduğunu kabul etmemiz için hiçbir neden yoktur. Eğer, son bir asır içerisinde her 24 saat içerisinde beş ila on bin insan (hesaplamalar ve ortalamalar bu arada oynuyor) , başka insanların kararları ve eylemleri nedeniyle hayatını yitirmişse (cinayet, savaş, soykırım, katliam, açlığa sürükleme, toplama kampları vs.) herhalde uygarlığın son aşamasına geldiğimizi hiç kimse ileri süremez. Her ne kadar tüm dehşet sadece kapitalizmden kaynaklanmıyorsa da bu sistemi ebedi kabul edenlerle yollarımızı ilk karede ayıralım. Ama bu hiçbir sorunu çözmüyor.

KAPİTALİZM FELAKETLERİN EN BÜYÜĞÜDÜR

Kapitalizmin 19. ve 20. yüzyılda ürettiği gerilimler sonucunda meydana gelen krizler ve her seferinde büyüyen katliamlar bu sisteme karşı alternatiflerin doğmasına neden olmuş ama bunlar demokrasi ve ekonominin yönetimiyle ilgili sorunları çözememişti. Bu başarısızlıklar bir yandan sömürünün daha da pervasızlaşmasına yol açarken, diğer yandan da zihinleri bulandırdı. Genel düşünüş şu şekildedir: “Eğer geçmişte kapitalizmden daha iyi bir sistem yaratılamadıysa, o halde bu sisteme uymaktan başka çaremiz var mı?” Bu çerçevede, alternatif olarak ortaya çıkan sosyalist (devlet kapitalizmi, reel sosyalizm, sözde sol görünüşlü diktalar ve ne ad verilirse verilsin benzeri rejimler) yaklaşımların, hangi koşullarda yenilgiye uğramış olduğu da son derece önemlidir. Yenilgilerde tam saha baskıyla bunalmış olmalarının payı vardır ama esas olarak kendi uygulayıcılarının gözünde çözümsüzlüğe düştükleri ve hızla yozlaştıkları için yenilmişlerdir. O halde, hem bu yenilgileri daha iyi anlamak, hem de gelecekte kapitalizme alternatif olabilecek sistemlerin başarı koşulları üzerinde kafa yormak gerekmektedir. Aralıksız baskı ve şiddet üreten, sömürünün devamı için her yola başvuran kapitalizmle baş başa kalmak, herhalde insanlık için felaketlerin en büyüğü ve belki de tarihin gerçek sonudur. Burada insan tabiatıyla ilgili bir noktaya dikkat çekmek gerekir, çünkü bu aynı zamanda “uygarlığımızın” (bu her nasıl bir karmaşıklıksa) temel bir zaafını da ortaya çıkarmaktadır:

İnsanların mutlak çözümler için sonu gelmez bir isteği var. (Clausewitz de insan zihninin daima düzenli bir evren arzuladığını söylemişti). Öyle ki bir mutlak görüş üzerine gölge düştüğü zaman, insan zihni hemen bir başkasını aramaya başlıyor. Taa ki diğerinin zaafları da ortaya çıkmaya başlayana kadar. Kapitalizmin itibarsızlaşması sosyalizmi, bunun çıkmaza girmesi de tekrar “sözde liberal” kapitalizmin bazı zihinlerde mutlaklaştırılmasına yol açtı. Liberalizm tarihin en büyük yalanlarından biri olmasına rağmen, vakıfların ve basının son derece cömert fonlanmasıyla desteklenerek ebedi zaferini ilan etti. Boşta kalan solcuların önemli bir bölümü de vicdanlarını rehinciye bırakarak (ya da çöpe atarak) bu yeni mutlakiyet içerisinde yer kapmaya koştular, kendilerine yeni bir kapı aradılar. Buna karşılık azınlıkta kalan bazıları da kendilerini, cemaati kalmamış bir dinin son rahipleri gibi, tapınaktan geri kalanları korumaya adadılar. Bu iki grup dışında kalan, niteliğini ve niceliğini tam olarak kestiremediğimiz bir kesim ise alternatif üretmeye çalışıyor. Bu çabanın beşeriyet için ne kadar anlamlı olacağı hakkında hiçbir kesin fikre sahip olamayız, ama bundan vazgeçemeyiz. Öte yandan mutlak çözüm, son çözüm, kesin çözüm, tek çözüm gibi söylemlerin sosyalistlere değil, gericilere (hatta en azgınlarına)  ve sosyalizmin karikatürünü yapıp ona inanlara ait olduğunu söylemeliyiz.

Düşünceler, içinde geliştikleri toplumu etkiliyor ve bundan etkileniyor. Sosyal istikrar  (ki bu bizim gibi ülkelerde daima nispidir) sürekliliğini düşünce biçimlerinin yaşanan hayatla nasıl özdeşleştiğine borçludur. Kişisel planda ise, bireye aktarılan fikirler hem davranışlarını, hem de kişiliğini, dolayısıyla da düşüncelerini etkileyecektir. Pekala, muazzam bir medya bombardımanından, muhafazakar inanışlardan ve kurumsal eğitimden etkilenen, konsumerizm tarafından gözleri kamaştırılan insanlar düşünce biçimlerini ve hatta daha geleneksel inanışlarını yaşadıkları hayatla nasıl özdeşleştiriyorlar. Bu konuda genelleme yapmak olanaksız gibidir ve ancak farklı konular itibariyle, farklı alt kesimler için ve belli sürelerle sınırlı olarak yapılabilir. Ayrıca özdeşleşme alanları da farklıdır. Örneğin, sosyalizmin en büyük talihsizliklerinden birisi, ortaya çıkışının milliyetçiliğin yükselme dönemiyle çakışmış olmasıdır. İkinci Enternasyonal’in üyeleri Ağustos 1914’de tüfeklerini omuzlayıp birbirlerini vurmaya koşarken, buna karşı çıkan Jean Jaures savaşın ilk gününde, Rosa Luxemburg ise savaşın bitiminde öldürüldü. Bunu takiben nasyonal sosyalizm adı verilen insanlık düşmanlarının toplumun önemli bir kısmıyla bütünleşerek iktidara yürüyüşünün önlenememesi, geçmişin büyük başarısızlıklarından birisi olarak sonraki dünyanın şekillenmesinde rol oynadı. (Bu özdeşleşmenin, dünyada sosyalizme en yatkın olduğu düşünülen ve en iyi savaşan toplumunda gerçekleşmesi ise ayrı bir trajedidir.)

GERÇEK KENDİNİ GİZLER

İnsan grupları sürekli etkileşim içerisinde kendi hırslarını, inanç ve tutarsızlıklarını yaşıyor. Filipinli balıkçıları Şanghay’lı mafya yanaşmalarıyla, Litani Nehri kıyısındaki Hizbullahçıları Viyana’nın fırıncıları ya da Liverpool matbaacılarıyla birlikte ele almak mümkün mü? Bugün Suriye’de ve Irak’taki gelişmeler Türkiye’de meydana gelebilecek birçok olayı, ve birçok insanın kaderini belirleyecek. Böyle bir dünyada alternatif sahibi olmak için idealizm asla yeterli koşul olamaz, ama gerekli bir koşuldur. Başka toplumların başına gelenleri, bizimle yakın ilgisine rağmen adeta bir kaleidoskoptaki renklerin değişmesi gibi, ancak anlık bir ilgiyle izler hale geldik ve bunda şaşılacak bir şey de kalmadı. İnsan zihninin trajedilere dayanmak için sonsuz bir gücü var. Antik Anadolu’da her akşam tiyatroda trajedi izleyenler gibi, her akşam tv’de gerçek acıların anlık yansımalarına göz atıyorlar. (Bu büyük bir gerileme değil midir?) Alın size bir demet tragedya; kendi tragedyanız da bir akşam beş dakika ekrana yansıyabilir. Kendinizi neyle ya da hangi rolle özdeşleştireceksiniz acaba?

Neyin olmayacağını bilmek bazen neyin olabileceğini bilmenin ilk adımıdır. Eleme yöntemi geçerli ve sağlam bir yöntemdir. Hatta gerçeğe ulaşmak için çoğu zaman salt mantık ve düşünceden daha sağlam bir yöntem olduğu da söylenebilir. (Bunun başka ifadesi “bizim çocuk biraz zor öğreniyor”dur). Gerçek denilen değişkenler yığını ise kendisini bu karmaşıklığın ardında gizler ve çoğu zaman kolay ele vermez, ya da en azından inceleyeni aldatıcı görüntüler verir. Öte yandan dünyanın farklı yönleri (herhangi) bir kültürün ifade araçlarında, yani dilinde ve kavramlarında yok ise, yeni düşünceleri anlaşılır kılmak çok daha zor olacaktır. Yeni anlamlar ancak dil ve kavramlarla gösterilebileceği için o kültür, büyük ölçüde, kendi dilinde ifade edilebilir olan şeyleri gerekli derinliğiyle kavrayabilecektir. Aksi halde ödünç alınmış kavramlara doğru dürüst ilişkilendirilemeyen yüzeysel görüntüler gözlerinin önünden kayıp gider ve dünyanın, kendi diliyle ona anlatılmış olan yönleriyle (sınırlı anlamlarla) koşullanarak hayatını sürdürür. Nitekim ezici çoğunluk için durum budur. Kaldı ki bunu değiştirme arzu ve iradesine sahip olma keyfiyeti de bir başka kısıtlayıcı durumdur; çünkü belirsizliğe doğru atılmak ve düşünmek zorunda kalmak insanların çoğu için acı veren bir tecrübedir. Çoğunluk bunu ancak koşulların aşırı zorlamasıyla yapar. İleriye doğru adımlar çoğu halde kopuşlarla birlikte gelmek zorundadır. Bu kopuşlar tedrici veya hızlı olabilir ama her halükarda rahatsız edici yanları çoktur. O halde, bu kopuşları yaşarken hangi değerlere dayanarak ileri atıldığımızı, yeni değerlerle eskiler arasındaki anlamlandırma bağlarını ve zıtlıklarını ele almak gerekir. Her devrimin kendine has sloganları yeni değerleri sembolize eder. Bu konuları düşünmeden atılan adımlar ne yazık ki kalıcı olamıyor. Eski değerlerle yenilerinin nasıl birleştirileceğinin yollarını bulmak, her türlü devrimci politikanın temellerinden birisidir. Her devletin veya her felsefenin ve hatta her dinin ortaya çıkışında da eskinin tümüyle reddi değil, bu bağlantıyı kurma becerisi vardır. Yeni Ahit eskisinin devamı iken Marx, Eski Yunan düşüncesinden başlamıştı. Günümüz sol düşüncesi ise Marx’tan başlayarak sol düşünceye katkıda bulunanları (ve içten-dıştan saldırıda bulunanları) nasıl ele alacağını düşünmek zorundadır. Eskinin hangi değerlerini alacağız, bunları nasıl anlamlandıracak, ya da yeniden tanımlayacağız? Eski derken, sadece eskinin bir yanını değil, tüm yanlarını düşünmek gerekir. Bu yapılmadığı, yeni değerler bileşimi dengeli bir şekilde içselleştirilemediği ve bunlar da günlük hayatı iyileştirme becerisiyle bütünleştirilemediği zaman eski değerlere sarılma ve karşı-devrim önlenemiyor. 20. yüzyılın bütün deneyimleri ne yazık ki buna işaret ediyor. İrade asla yeterli olmuyor.

ONURLU DURUŞ: EMPERYALİZME KARŞI OLMAK

21. yüzyılın devrimcileri için eski devrimcilik anlayışlarının olumlu yönleriyle kurulan manevi bağın yanı sıra, olumsuz yönlerle yapılması (ve tanımlanması) gereken kopuş, gerici rejimlerle mücadele edebilmenin ön koşullarından birisidir. Bunun nedeni eski sol görüşlerin sadece yenilmiş değil, yıkıcı bir bozguna uğramış olmasıdır. Günümüzde birçok insanın gözünde sol, geçmişten kalma bir anakronizm, solculuk ise nafile bir çabanın sembolüdür. Kimileri ise sadece insanlığın deney birikimine bir katkı olarak bakar. Bunu değiştirmenin yolu eskiye sarılmak veya inkar etmek değildir. Sadece önümüze bakmak ve geçmişin derslerini doğru okumaktır. Solu ortaya çıkaran koşullar, günümüzde en az eskisi kadar veya daha fazla geçerlidir. Olay bir hak mücadelesi veya (ve hatta) bir iktidar savaşımından ibaret değildir. İnsanı vahşetten uzaklaştırmaya çalışan, sosyal Darwinizmin bütün örtülü biçimlerini etkisizleştirecek yüksek manevi değerlerin savunulmasıdır. 20. yüzyıl insanının ulvi değerlere kayıtsızlaşması, bu yerin uhrevi inançla doldurulmasının başlıca nedenlerinden birisidir. Ne yazık ki savaşlarda milyonlarla katledilmiş, sürülmüş, aşağılanmış ve barış zamanında da zihinleri tecavüze uğramaya devam etmiş olan insanlık, idealardan uzaklaşmıştır.

Günümüzün en önemli sorunlarından birisi sıradanlaşmaktır. Doğadan ve sanattan (eskiden en azından kullandığı her şey sanatçı bir ustanın elinden çıkan özel bir üründü) uzaklaşan, sentetik ürünlere alıştırılan insanlar yüksek manevi değerlerden ve idealizmden yoksun kalıyorlar. Bu sığlığın aşılmasını sağlayacak düşünceler ve felsefeler de ya ortaya çıkmıyor ya da iletişim kirliliği içerisinde kayboluyor. Daha iyi bir toplum ideasının köşe taşları oluşturulurken ilk yapılacak iş, yabancılaşmaya uğramış kişiye onurlu bir duruş kazandırılmalıdır. Bu duruş özgürlük kavramının bir değer olarak temel alınmasını gerektirir. Emperyalizme boyun eğen bir insan onurlu olamaz. Ne yazık ki eski solculardan bir kısmı açık, diğer bir kısmı da örtülü olarak emperyalizmle uzlaşıyor. Emperyalizme karşı onurlu bir duruş sergilemek günümüzde solculuğun turnusol kağıdı ve başı dik yaşamanın olmazsa olmazıdır.

SOLCULUK YÜKSEK DEĞERLERE SAHİP ÇIKMAK DEMEKTİR

Sıradanlaşmanın etkilerine bakınca, başta sanat ve edebiyattan ve bununla da bağlantılı olarak doğa ve insan sevgisi gibi duygulardan yoksun olan bir toplumun, bu eksikliğini kuru bir eğitim ve dar kalıplara sıkıştırılmış bir bilimle gideremeyeceğini daha iyi görüyoruz. İyi bir toplum amaçlayanlar bilimle birlikte bu duyguların geliştirilmesine önem vermek zorundadır. Zihin sadece formüllerle beslenemez. Edebiyat ve diğer sanat dalları onurlu bir duruşu yaygınlaştırmanın temel araçlarıdır. Bu duygusal beslenme olmadan insanların iyi yönde ilerlemeleri son derece zayıf kalır. Kendi kaderleri üzerine söz sahibi olmalarının yöntemleri onların duygularıyla birlikte geliştirildikçe, insanların gettolara tıkılarak sentetik maddelerle beslenmesine ve sentetik seyirliklerle avutulmasına alternatif üretilebilir, her ne kadar halihazırda gettolarda bir konut sahibi olabilmek için ruhunu satmaya hazır sayısız milyonlar olsa da. Konsumerizm ve taksit ödemesine hasredilen ömürlerle geçmişin yüksek idea sahipliğini karşılaştırmak iyi bir fikir sayılmayabilir, ama ideaların yitirilmesiyle dar bakışlı ve küçük yaşantılara mahkum olanların, önce zihinlerinde daha iyi bir hayatı tasavvur ediyor olmaları gerekir. Aksi halde, sadece biraz daha fazla hak için yapılan çırpınmalar (ki şimdilerde bu dahi ne kadar cılız) pek bir anlam ve kalıcılık taşımıyor. Ulvi değerlere sahip olmayan insanlar, en ufak bir maddi çıkar karşılığında her türlü mücadeleyi satıyor. Ulvi değerlere sahip olmayan bazı solcular ise küçük çıkar mücadelesinde aracılık yapmayı ilericilik veya mücadele sayıyor. Tabiatıyla, sağlıktan eğitime, doğanın korunmasından temel haklara kadar olan geniş alanlarda çok yerinde bir mücadeleyi onurla sürdüren solcular da var. Bu karmaşıklık kendi başına bir düzen veya sistem üretemez. Küçük çıkarlar mücadelesinden de alternatif çıkmaz. Solculuk öncelikle yüksek değerlere sahip çıkma meselesidir.

M. Tanju Akad

Benzer yazılar

Yanıt verin.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Time limit is exhausted. Please reload CAPTCHA.

Do NOT follow this link or you will be banned from the site!