Anadolu Ahalisi, Kentler ve Devlet

Anadolu ahalisinin devletle başı hiç hoş olmamıştır. 1230’larda Babai ayaklanmasıyla başlayan huzursuzluk hiç dinmemiştir. Bunun köklerini anlamak gerekir.

İlk başta, Anadolu coğrafyasına ve halka yol gösterecek, dirlik sağlayacak ve kültür birliği oluşturacak bir seçkinler tabakasının oluşmamasına dikkat çekmek gerekir. Anadolu dünyanın en yüksek ve engebeli arazilerinden birisidir. Anadolu kentleri, 20. yy. ortalarında karayolları inşa edilinceye kadar birbirleriyle ekonomik ve sosyal anlamda ilişki kurmamıştır. Elbette ki bir yol ağı, kervan güzergahları ve marjinal anlamda bir ilişki vardı ama iktisadi faaliyet asgari düzeydedir. Batılılar deniz yollarını bulunca doğu kervan ticaretinin çökmesi Anadolu kent hayatı için ek bir yıkım oldu. Bunu 16. yy’ın küresel enflasyonu nedeniyle üretim ile ticaretin çok hızlı bir şekilde azalması izledi. Bundan sonrası sürekli Celali ayaklanmaları, “Büyük Kaçgun”, eşkıyalık, mütegallibenin hâkimiyeti ve dirlik-düzen namına bir şey kalmamasıdır. Büyük Kaçgun Anadolu’daki ahalinin ovaları bırakıp canını kurtarmak için dağlara kaçmasıdır. Asayiş tesis edilince tekrar döneriz dediler, dönemediler ve kültürel anlamda son derece geri gittiler, var olanı da yitirdiler. Zaten gelişmemiş bir kültür dağ vadilerine sıkışınca yıkım tam oldu.
 
Bu koşullarda iç pazar gelişemezdi. Ulaşım sorunları nedeniyle kentler çok güdük kalmış, kendi yağlarıyla ancak kavrulmuştur. İç pazar gelişmeyince uluslaşma süreci ve yeni bir hukuk anlayışı da gelişemezdi. Keza kültür birliği oluşmadığı gibi, uluslaşmaya önderlik edecek bir seçkinler sınıfını destekleyecek ekonomik faaliyet düzeyi de mevcut değildi. Başkası olmadığı için ülkeyi yöneten sivil-asker bürokrasi, zayıf ve kararsız reformlarıyla bu boşluğu dolduramadı. Esasen her reformcu, etrafını sarmış olan gerici çevreler tarafından sabote edildi. Reformları ciddi anlamda Mahmut başlattı, bürokrasi sürdürdü. Bunu önce Tanzimat ile, esas olarak da 1908 ve 1923 sonrasında yapmaya çalıştılar, başarıları sınırlı kaldı.

20. yy ortalarından itibaren Anadolu’nun zenginlikleri yağmaya açılınca, büyük paralar kültürsüz bir kesimin eline geçti. Bunlar yüzyıllardır ülkeyi yönetmiş olan sivil-asker bürokrasiye karşı besledikleri kinin intikamını alacak fırsatı uzun süre aradılar ve nihayet buldular. Esasen bürokrasi, gücünü halka karşı kullanma konusunda hiç bir zaman tereddüt göstermemiş ve geleneksel etkisinin yanında Kurtuluş Savaşından gelen prestijini kendi eliyle eritmiş olduğu için destek alacak bir dayanağı kalmamıştı. Soğuk Savaş sonrasında dış desteklerinin çekilmesi bürokrasinin yıkımı için dönüm noktası sayılmalıdır.

Uluslaşma süreci böylece eksik kaldı. Bunun anlamı ahalinin büyük kısmının yurttaş olamamasıdır. Yurttaşlık yükümlülüklerini yerine getirmek arzusu olmayınca, siyaset soytarılarının elinde oyuncak oldular. Hukuk değil, yağma peşinde koştular. İşte bu Anadolu’nun hiç değişmeyen gerçeğiydi. Anadolu ahalisi demokrasiyi sadece yağma fırsatı yarattığı oranda sahiplendi. Ruhen demokrat değildir. Ama esas nefreti demokrasiye değil, hukuka karşıdır. Hukuk yağmayı sınırladığı için sevmezler. Alevi-Sünni, Türk-Kürt meseleleri de daima yağmayla ilgilidir. Diğer her şey bahanedir, ya da marjinal öneme sahiptir. Anadolu ahalisi demokrasiyi, devlet ya da belediye aracılığıyla yağma için kullanır. Gerisi hikâyedir…

Mehmet Tanju Akad

Benzer yazılar

Yanıt verin.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Do NOT follow this link or you will be banned from the site!