Anayasa Değişiyor Diktatörlük Yasallaşıyor -Av. Mehdi Bektaş

AKP iktidarının tepesindekilerin gözleri Başkanlık rejiminden başka bir şey görmüyor. Ülke çok ağır ekonomik, siyasi ve askeri sorunlarla boğuşurken onlar CIA patentli yeni-Osmanlıcı bir düzeni kurmanın derdindeler. Bu ülkenin çocukları bir yandan PKK’nın diğer yandan IŞİD’ın acımasız saldırıları altındayken iktidar ve yardakçıları Anayasa değişikliğiyle halkı bölmenin peşindeler. Bu arada iktidar çevreleri Menemen’de irticanın Kubilay’ı ve iki bekçiyi şehit etmesinin yıl dönümünü görmezden gelerek dinci ideolojilerine sahip çıkmaktan da geri durmadıklarını bir kez daha gösterdiler. Rize Belediyesinin Mustafa Kemal Atatürk’ün heykelini yıktırıp (gözlerimizin önüne ABD’nin Irak işgali sırasında Saddam’ın heykeline yapılanlar geliyor) bir kamyonetin arkasına yatırarak Rize sokaklarında teşhir edercesine taşımaları ise bu iktidarın Cumhuriyet’i yıkma amacında emperyalizmle ittifak halinde olduğunun açık bir kanıtıdır.

 

Av. Mehdi Bektaş

Türk Devrimine savaş açan, geçmişi bilmeyen geleceği görmeyen, yurduna, halkına düşman, kendi ayağına kurşun sıkan aymaz bir iktidarla karşı karşıyayız. Genç Osmanlılarla başlayan, Jön Türkler ve İttihat Terakki ile gelişen, Kuvva-ı Milliye ve Müdafaa-ı Hukukla büyüyen Türk Devriminin, Mustafa Kemal öncülüğünde kurulan bağımsızlıkçı, aydınlanmacı, laik Cumhuriyetinin, cumhuriyeti ve kuruluş ilkelerini güvence altına alan Anayasanın içte dışta düşmanı çoktur, iktidarın aynı safta olması ve saldırıda başı çekmesi ülkemiz ve halkımız için büyük bir talihsizliktir.

Türk Devrimine ve cumhuriyete karşı düşmanlıkta, başta emperyalizm (AB-D) olmak üzere, işbirlikçi gerici iktidarlar, ayrılıkçı, ırkçı hareketler hep önde olmuştur.

Emperyalizm, üç kıtanın kilit noktası Anadolu’yu ele geçirerek Balkanlara, Kafkaslara, orta doğuya, Karadeniz, Ege ve Akdeniz’e egemen olmak, bölgenin yer altı yer üstü kaynaklarına el koymak için Birinci Dünya Savaşı  (1914-18) sonunda “hasta adam” dediği Osmanlı’yı parçalar, Osmanlı tebaası Rum, Ermeni ve Kürtleri ayrıştırır, Türkleri dar bir alana sıkıştırarak Araplarla arasını açar.  Sevr dayatmasıyla bunu büyük oranda başarır ise de, Anadolu’da başlayan milli mücadele ve direniş karşısında hedeflerine tam ulaşamaz, Lozan Barış Antlaşması’yla Türkiye Cumhuriyeti’ni tanımak zorunda kalır ise de niyetlerinden vazgeçmez, nihai hedefine ulaşmak için, açık, gizli oyunlarını sürdürür, II. Dünya Savaşı’na (1939-45) katılmayan Türkiye’yi, Ege, Kıbrıs, Ermeni, Kürt sorunlarıyla, din, mezhep, etnisite konularıyla uğraştırır durur, gerici iktidarları, ayrılıkçı hareketleri, gerici faşist darbeleri destekler, iç huzuru bozar,  siyasi, ekonomik, sosyal istikrarsızlığı körükler.

Ülkede görülen iç savaş manzaraları, komşu coğrafyada Irak’ın bölünmesi, Suriye’nin parçalanmak istenmesi, sınırların delik deşik edilmesi, patlayan bombalar, yapılan suikastlar, katliamlar bu planın birer parçalarıdır ve bu apaçık görülmektedir.

Emperyalizmin işbirlikçisi dinci, gerici siyasi iktidarlar, bitmiş, tükenmiş, dağılmış Osmanlı’nın fetihçi dönemini öne çıkararak, kitleleri ham hayaller peşine takarak, ırkçılığı, dinciliği, mezhepçiliği ve tarikatçılığı yayarak, kamu mülkiyeti ve girişimciliğini önleyerek, özel mülkiyet ve girişimciliğini teşvik ederek, sanayiye, tarıma, hayvancılığa, bilimsel araştırmaya yatırım yerine yol, AVM yaparak, banka kredisiyle tüketimi özendirerek, bilimsel laik eğitimi dışlayarak, bireyi kula, milleti ümmete dönüştürmek için ülkenin geleceğine ağır darbeler vurdular, vuruyorlar; iktidarlarını sürdürebilmek için Türk devrimine, cumhuriyete, kurucularına, laikliğe, aydınlanmaya karşı karanlık, sinsi, kirli, hain saldırılarını sürdürdüler, sürdürüyorlar.

Ayrılıkçı hareket ayrılmayı düşlüyor, ırkçı hareket kendinden olmayan herkesi dışlıyor, soldan dönmeler, “yetmez ama evetçiler”, bazı safdiller, bölünmeye, ayrışmaya, çatışmaya, karşın “vesayetten kurtuluyoruz” diye dikta heveslerine destek oluyor, iktidar yanlıları “nemalandıkça” üç maymunu oynuyor, halk çaresiz izliyor.

Mustafa Kemal ve arkadaşları, Balkan ve Birinci Dünya Savaşı sırasında yaşananları gözlemleyerek, büyük bir öngörüyle milleti, “milleti kurtaracak yine milletin azim ve kararıdır” diyerek, örgütleyip ayağa kaldırarak, Anadolu’yu emperyalist işgalden kurtararak, saltanata, hilafete son vererek, millet egemenliğine dayalı, yurttaşlığı esas alan, bağımsız, üniter, laik, aydınlanmacı Türkiye Cumhuriyeti’ni kurmuştur.

Türkiye Cumhuriyetinin temel dayanağı, tam bağımsızlık ve millet egemenliğidir. Egemenliğin kullanılması kuvvetler ayrılığı ilkesine dayanır. Millet adına egemenlik yetkisini kullanacak organlar, Türk Devrimine, bu devrimin Anayasada özlüce ifade edilen ilke ve kurallarına uymak ve sadakat göstermek zorundadır. Türk Devriminin temel ilkeleri, Milliyetçilik, Cumhuriyetçilik, Laiklik, Devrimcilik, Halkçılık, Devletçilik olarak somutlaşır, önce 1937 yılında 1924 Anayasası’na girer, sonra Başlangıç, Genel Esaslar, Temel Haklar ve Ödevler, Cumhuriyetin Temel Organları, Mali ve Ekonomik Hükümler, Devrim Kanunlarının Korunması gibi başlık ve düzenlemelerle 1961 ve 1982 Anayasasında er alır, Anayasal güvenceye bağlanır.

Türkiye Cumhuriyeti, Anayasanın Başlangıç Kısmı ile değiştirilmesi dahi teklif edilemez olan 1. 2. ve 3. maddelerindeki şekil, nitelik ve bütünlük içinde, merkezden ve yerinden yönetim, yasama, yürütme, yargı ayrılığı esasına dayanan demokratik, laik, sosyal bir hukuk devleti olarak örgütlenmiştir.

Anayasa’nın 6.maddesi egemenliği, egemenliğin kime ait olduğunu, kullanılışını, devredilmezliğini, 7.maddesi Yasama yetkisini, 8.maddesi Yürütme yetkisi ve görevini, 9. Maddesi Yargı yetkisini düzenlemiştir.

  1. madde;

Egemenlik,  kayıtsız şartsız milletindir.

Türk Milleti, egemenliğini, Anayasanın koyduğu esaslara göre yetkili organlar eliyle kullanır.

Egemenliğin kullanılması, hiçbir surette hiçbir kişiye, zümreye veya sınıfa bırakılamaz. Hiçbir kişi veya organ kaynağını Anayasadan almayan bir Devlet yetkisi kullanamaz.”

7.madde:

Yasama yetkisi Türk Milleti adına Türkiye Büyük Millet Meclisinindir. Bu yetki devredilemez.”

  1. madde:

Yürütme yetkisi ve görevi, Cumhurbaşkanı ve Bakanlar Kurulu tarafından, Anayasa ve kanunlara uygun olarak kullanılır ve yerine getirilir.”  

  1. madde:

Yargı yetkisi, Türk Milleti adına bağımsız mahkemelerce yürütülür.” hükümlerini taşır.

Anayasa Neydi Ne Olacak?

Yukarıda anlatıldığı gibi,  Türk Devriminin ürünü Anayasanın yapılış süreci, felsefesi, ilkeleri, hedefleri, işleyiş ve kuralları, egemenliğin millette olduğu, millet egemenliğini yetkili organlar eliyle kullanıldığı, hiçbir suretle bir kişiye, zümreye, sınıfa bırakılmadığı, kaynağını Anayasadan almayan bir yetkinin kullanılmadığı, yasama yetkisinin TBMM’ne ait olduğu ve devredilemez bulunduğu, yürütme yetki ve görevinin cumhurbaşkanı ve Bakanlar Kurulunca yerine getirileceği, Yargı yetkisinin bağımsız mahkemelerce kullanılacağı açık ve seçiktir.

Anayasa hükümlerine aykırı biçimde fiili başkanlık yapan, hukukun üstünlüğüne uymayan, mahkeme kararlarını tanımayan,  muhalefeti karşısına alan, bir dediği bir dediğini tutmayan cumhurbaşkanının çelişik durumuna son vermek için MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli ortaya atıldı, AKP’ye destek verdi. AKP bu desteğe güvenerek Anayasal tüm yetkileri elinde toplayan bir kişiyi başkan yaptırmak için harekete geçti, MHP/AKP’nin ortak ürünü Anayasa değişikliği önerilerini Meclise sundu, Anayasa Komisyonu’nda görüşülmesine başlandı, tartışmalar, atışmalar sürüyor.

21 Maddelik Anayasa değişiklik önerisinin ilk 19 maddede değişikler,  20. maddede geçici uygulama, 21. maddede yürürlük düzenlenmiştir.

Değişiklik önerisini, madde madde irdelediğimizde, gerçek niyeti anlayabilir, millete ve cumhuriyete karşı bir tuzak olup olmadığını görebiliriz:

  1. madde ile Anayasa’nın 9. Maddesine “Tarafsız” sözcüğü eklenmektedir. Bu öneri gereksizdir, çünkü mahkemeler Anayasaya ve yasalara bağlı olmak zorundadır ve bu konuda taraftır. Tarafsızlık kişiye özgüdür, ayrımsız görev yapmayı ifade eder. Yargı gerçek anlamda bağımsız değilse, uygulamacı (yargıç, savcı) kaçınılmaz olarak taraf olur, güçlü olana, siyasi iktidara yakın durur. O nedenle esas olan bağımsızlıktır, tarafsızlık buna bağlıdır. “Bağımsız Yargı Tarafsız Yargıç” sözü boşa bir söz değildir ve bu anlamlıdır. Yargının bağımsızlığı yargıcın tarafsızlığı Anayasa’ya bir sözcük eklemekle olmaz, mahkemelerin kuruluşundan, görev yapacak hukukçunun yetiştirilmesine, mesleğe alınmasına, atanmasına, özlük haklarının düzenlenmesine, bağımsız düşünme, tarafsız olma ve karar alma yeteneğinin geliştirilmesine kadar bir dizi düzenlemeyi gerektirir. Kaldı ki tarafsızlık yemini edip uymama AKP iktidarları döneminde tavan yapmıştır, siyasi iktidarın çeşitli yollarla yargıya müdahalesi oldukça, yargının bağımsızlığı ve görev yapanın tarafsızlığı yasalarda olur uygulamada olmaz!
  2. maddeyle, Anayasanın 75. Maddesinde 550 olan milletvekili sayısı 600’e çıkarılmaktadır. Milletvekili sayısının 600 çıkarılması bir ihtiyaç mıdır? 550 milletvekili işleri yetiştiremiyor mu? Tabii ki böyle bir durum yok. Bunun, anayasa değişikliğine karşı çıkacak milletvekillerini avlamaya yönelik yem olduğu anlaşılıyor. Milletin kesesinden ağalık yapmak AKP iktidarın işi, yapılan budur.
  3. maddeyle, Anayasa’nın 76. Maddesinde belirtilen milletvekili adayı olma yaşı 25’ten 18’e indiriliyor. Bu da gençleri avlamaya yönelik bir yem olsa gerek. Askerlik yükümlülüğü yapmamış olanlar yerine “Askerlikle ilişiği olanlar” eklendiğine göre, erkekler açısından işlevsel değil. İşi bu noktaya vardırdıklarına göre, İslami gerekçelerle oy verme yaşını İran’da olduğu gibi 15’e, evlenme yaşını da 12’ye indirebilirler. Henüz işini bulamamış, yuvasını kuramamış, ekonomik bağımsızlığını kazanamamış bir genç nasıl aday olacak? Bu iş olsa olsa varsılların ve siyasi muktedirlerin işine yarar. Varsıllar ve siyaset ağları rahatça çoluğunu çocuğunu, damat ve gelin adayını, yeğenlerini milletvekili yaptırabilir, devlet desteğinde geleceklerini güvence altına alırlar. Peki, büyük çoğunluğun, iş bulamayan işçinin, emekçinin, yoksulun çocukları için böyle bir şans olacak mı? Şimdi bu öneriye karşı çıkılsa, “gençlerin milletvekili olmasını istemiyorlar” denilecek, lâfazanlık (demagoji) yapılacak. Öneriyi hazırlayanlar bayağı cin fikirliler, gençlerin nasıl yönlendirileceğini düşünmüş olmalılar, ama bu yemi gençler yer mi, yemez mi halk oylamasına gidilirse göreceğiz!
  4. maddeyle, Anayasa’nın 77. Maddesinde belirtilen milletvekili seçimini dört yıldan beş yıla çıkarıyorlar, cumhurbaşkanı seçimiyle birlikte yapılacak ve doğal olarak da başkanın ve partisinin iktidar gücünden ve devlet olanaklarından birlikte yararlanması düşünülmüş olmalı.
  5. maddeyle, Anayasa’nın 78. Maddesinde belirtilen milletvekilliğinin boşalması veya düşmesi durumunda, ara seçimi kaldırıp yedeklerle doldurma yoluna gidilmektedir. Böylece siyasi iktidara gelen parti ne yaparsa yapsın yerinde kalacak, yanlış politika ve uygulamalar karşısında meclise ve halka hesap vermeyecek, yedeklerle boşluklarını dolduracak, seçim dönemine kadar hep iktidarda kalacak, yedeklerin milletvekilli olma çabası artacak, milletvekiline istifa et baskısı çoğalacak, politik hesaplarla bu iş yapılacak ve belki de milletvekili borsası kurulacak! Savaş sebebiyle cumhurbaşkanın, cumhurbaşkanlığı ve milletvekili seçimini süresiz erteleme yetkisi veriliyor ki savaş bahanesi süresiz iktidarda kalmanın bir yolu olsa gerek.
  6. maddeyle, Anayasa’nın 87. Maddesinde belirtilen TBMM görev ve yetkileri, kanun koymak, bütçe ve kesin hesap kanunu yapmak, savaş ilanına, para basılmasına karar vermek, milletler arası anlaşmaları uygun bulmak, genel ve özel af çıkarmayla sınırlanıyor. Bakanlar Kurulunu ve Bakanları denetleme, Bakanlar Kuruluna belli konularda kanun hükmünde kararname çıkarma yetkisi verme görevleri kaldırılıyor ve böylece yürütme, Meclisin denetimi dışına çıkarılıyor, Meclisin yasama yetkisini kararnameler yoluyla kontrolsüz, dilediğini, istediğini yapan, engellenemez bir kuvvet durumuna getiriliyor.
  7. maddeyle, Anayasa’nın 98 maddesinin kenar başlıkları kaldırılmakta, yürütmeyi denetleme yollarından olan sözlü soru, gensoru kaldırılmakta, hükümetin ve bakanların, milletvekillerinin sözlü sorularına muhatap olması önleniyor, gensoruyla bakanın ve hükümetin denetlenmesi ve yanlış yapanın görevden alınması ve hükümetin düşürülmesi ortadan kaldırılıyor. Bakanlar Kurulu, başkana bağlı özel bir kurula dönüştürülüyor.
  8. maddeyle, Anayasa’nın 101 Maddesinde belirtilen cumhurbaşkanı adayı olma ve aday gösterilme koşulları yeniden belirleniyor, adaylıkta doğuştan Türk Vatandaşı olma koşulu getiriliyor ki sonradan vatandaş olanlara cumhurbaşkanı adayı olma hakkı tanınmıyor. Partilerin aday göstermesi için aranan %10 oy alma oranı %5’e düşürülüyor, bağımsız aday olmasında yüz bin imzalı öneri isteniyor. Bağımsız aday bu kadar oy desteği bulabilir mi bilinmez. Aday olmasında doğuştan veya sonradan vatandaş olma ayrım yapılabilinir mi? Çünkü vatandaşlık hakkı kazanılmayla temel haklardan yararlanma esastır. Acaba doğuştan Türk soylu mu demek istiyorlar da böyle bir formül buldular, anlamadım!
  9. maddeyle, Anayasa’nın 104 Maddesinde belirtilen cumhurbaşkanın yetkileri yeniden düzenlenmekte, yürütme yetkisi tamamen cumhurbaşkanına yani başkana devredilmektedir. Hükümeti kurmak, bakanları seçmek, atamak, azletmek başkana bırakılmakta, hükümetin güvenoyu alması, düşürülmesi, meclise hesap vermesi ortadan kaldırılmaktadır. Cumhurbaşkanı, iç ve dış politika konusunda Meclise mesaj vermesi, milli güvenlik politikalarını belirlemesi, milletlerarası sözleşmeler akdetmesi, üst düzey kamu görevlilerini (elçi, müsteşar, genel müdür, vali vb) ataması, görevden alması, kararname, yönetmenlik çıkarması, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin TBMM’nin manevi kişiliğinde bulunan başkomutanlığını üstlenmesi, orduya komuta etmesi, demokratik ülkelerde görülebilen bir duru mudur? Bu kabul edilirse başkan tek yetkili olacak, orduya komuta edecek, Meclise mesaj adı altında ayar verebilecek, bürokrasiyi belirleyecek, orduyu kullanabilecek, diğer yetkilerle yargıç ve savcı atamalarına karışacak, kararname ve yönetmenliklerle devleti dilediği gibi biçimlendirebilecektir. Bu yetki ve görevlerin bir kişiye verilmesi, devletin bir kişinin keyfince yönetmesi demektir ki bundan demokrasi çıkmaz, çıksa cıksa faşist diktatörlük çıkar.
  10. maddeyle, Anayasa’nın 105 Maddesi başlığı ile birlikte değiştirilmekte, yürütmenin başı olan cumhurbaşkanın, suç işlemesi halinde Meclis üye sayısının salt çoğunluğun (önerilerine göre 300 milletvekili) önersi ile soruşturma açılabilecek, üçte ikisinin (400 milletvekilinin) kabul oyu ile yüce divana sevk edilebilecektir. Mecliste bu sayılar pek kolay bulunamayacağından, cumhurbaşkanı ne yaparsa yapsın yargı önüne çıkarılamayacak demektir. Bu güne kadar yasaları ihlal etmesi, cumhuriyetin değerlerini örselemesi, laikliği ve yeminini çiğnemesi yanına kar kalacak, hukuksal bir hesap sorulamayacaktır.

 

 

  1. maddeyle, Anayasa’nın 106 Maddesi başlığı ile içeriği değiştirilmekte, cumhurbaşkanı yardımcılarını, bakanların atanması ve görevden alması, suç işlemeleri halinde soruşturma açılması, yüce divan sevki, bakanlıkların görev yetkilerinin kararname belirlenmesi hususları düzenlenmektedir. Yardımcıların, bakanların, yetki ve sorumluluklarının cumhurbaşkanınca çıkarılacak kararname ile belirlenmesi, güvenoyunun kaldırılması, cumhurbaşkanına bağlı sadık bir ekip olmadan öte bir anlamı olmayacaktır.
  2. maddeyle, Anayasa’nın 116 maddesinin başlığı ve içeriği değiştirilmekte, cumhurbaşkanının ve meclisin beşte üç çoğunlukla seçimlerin yenilenmesine karar verebileceği belirtilmekte, cumhurbaşkanının hükümetin kurulamamsı veya güvenoyu alamaması durumunda seçimin yenilenmesine karar vermesi hali, bu değişiklikle bir nedene bağlanmamakta, cumhurbaşkanı Meclisin ütünde bir otorite haline getirilmektedir. Dilediği zaman Meclisi fesih etme ve seçimi yenileme kararı almasına olanak tanınmaktadır. Milli İradeyi kullanma yetkisi Meclisten alınıp cumhurbaşkanına devredilmektedir. Yürütmenin başı yasama organını dilediği gibi eğip bükecektir. Bu hem milli irade ilkesine hem de kuvvetler ayrılığı esasına aykırıdır.
  3. maddeyle, Anayasa’nın 119 maddesinin başlığı ve içeriği değiştirilmekte, Olağanüstü Hal ilan yetkisi hükümetten alınıp cumhurbaşkanına verilmekte, sürenin ilk defasında 6 ay, uzatmalarda 4 aylık olacağı belirtilmektedir ki istismara açık bir düzenlemedir. Cumhurbaşkanının partisi Mecliste çoğunluğu sağlayamazsa, çoğunlukla yürütmenin kavgası yaşanacak, istikrar bozulacaktır.
  4. maddeyle, Anayasa’nın 116 maddesinde yer alan, “Kamu tüzelkişiliği, kanunla veya kanun açıkça verdiği yetkiye dayanarak kurulur” koşulu, “Kanunla ve cumhurbaşkanlığı kararnamesi” ile kurulur şeklinde değiştirilmekte, ayrıca üst düzey kamu görevlilerinin atanmasına ilişkin usul ve esasların cumhurbaşkanı kararnamesi ile düzenleneceği belirtilmekte ve böylece kamu tüzel kişiliklerinin kuruluşu, üst düzey görevlilerin atanması, görevden alınması işlemleri, kamu hizmetlerinin yürütülmesi tekeli cumhurbaşkanına bırakılmakta, Meclis fiilen devre dışı olmaktadır.

15.maddeyle, Anayasa’nın 126 maddesinin üçüncü fıkrasının ikinci cümlesi olan “ Bu teşkilatın görev ve yetkileri kanunla düzenlenir” hükmü yürürlükten kaldırılmakta, “Merkezi idare kapsamındaki kamu kurum ve kuruluşlarının; kuruluş, görev, yetki ve sorumlulukları cumhurbaşkanı kararnamesi ile düzenlenir” hükmü getirilmektedir. Böylece kararname ile “birden çok ili içine alan idari teşkilatın kurulması” cumhurbaşkanına tanınmış olmakta, sorumsuz cumhurbaşkanının eyaletler kurmasına olanak tanınmaktadır. Bu Anayasanın değiştirilmesi teklif edilemez 3.maddesindeki, “Türkiye Devleti, ülkesiyle ve milletiyle bölünmez bir bütündür” hükmüne aykırıdır, üniter devlet yapısının tahribatına yol açar.

  1. maddeyle, Anayasa’nın 142 maddesinde düzenlenen Askeri Yargıtay ve Askeri Yüksek İdare Mahkemesi kaldırılmakta, davalar adili ve idari mahkemelere gönderilmekte, askerleri ilgilendiren davalara adli ve idari mahkemelerinin bakması sağlanmakta, Türkiye Cumhuriyetini korumak ve kollamakla yükümlü silahlı kuvvetler, ordu mensubu olmayanların insafına bırakılmaktadır. Bunun somut uygulamasını Silivri davalarında gördük, adli savcıların ve yargıçların siyasi iktidarın desteği ile orduyu nasıl darbeler vurduğuna, yetkin subayları tasfiye ettiğine, dinci darbeye ortam hazırladığına tanık olduk. Bu düzenleme orduya düşmanlığın bir sonucudur, siyasi iktidarın yönlendirilmesi altında özünü ve özgünlüğünü yitirmiş adli yargı ortamında, bu düzenlemenin, orduya, topluma ve ülkeye bir yararı olacağı düşünülemez.
  2. maddeyle, Anayasa’nın 159 maddesinde belirtilen Hâkim ve Savcılar Yüksek Kurulu’nun “yüksek” ibaresi metinden çıkarılmakta, iki, üç, dört, beşinci fıkraları, altınca fıkradaki “asıl üyeleri” “dışındaki üyeleri” olarak değiştirilmekte, üye sayısı 22’den 12’ye, daire sayısı 3’ten 2’ye düşürülmekte; 12 daire üyesinin 2’si yükseköğretim üyeleri ve avukatlar arasından, 2’si adli yargıdaki hâkim ve savcılar arasından, 1’i idari hâkim ve savcılar arasından cumhurbaşkanınca; 3’ü Yargıtay, 1’i Danıştay, 1’i idari yargı hâkim ve savcıları arasından, 2’si öğretim üyeleri ve avukatlar arasından TBMM’nce seçilmesi düzenlenmektedir. Kurulun başkanı Adalet Bakanı, katılamadığı zaman müsteşar olmaktadır. Yani 5 üyeyi yürütmenin başı, iki üyeyi iktidar partisinin çoğunlukta olacağı Meclis belirleyecek, Adalet Bakanı veya müsteşarın kurul başkanı olacağına göre kurulun kontrol ve yönlendirilmesi, doğal olarak Yargıya ayar verilmesi kolaylaşacaktır. Bu düzenlemeyle yargı bağımsız, yargıç tarafsız olabilir mi?

Mahkemenin kaldırılması, yargı çevresinin değiştirilmesi, hâkim ve savcıların mesleğe kabulü, atma, nakletme, geçici yetki verme, yükselme ve birinci sınıfa ayırma, kadro dağıtma, meslekte kalması uygun olmayanları hakkında karar alma, disiplin cezası verme, görevden uzaklaştırma gibi yetkileri olan bu kurulun, bu koşullarla mahkemelerin bağımsızlığına uygun çalışması ve davranması mümkün olabilir mi?

Yürütmenin baskısı ve yönlendirmesi kurul üzerinde olacak, bundan önce olduğu gibi yargıdan eline çekmeyecektir, durum daha da vahim olacaktır. Bu böyle sürdükçe bağımsız yargı kâğıt üstünde kalacak, kuvvetler ayrılığı ilkesi ortadan kalkacak, yürütme yargıya egemen olacaktır.

  1. maddeyle, Anayasa’nın 161 maddesi düzenlenmekte, bütçe ve kesin hesap kanun teklifinin tasarısının hazırlanarak Meclis’e sunulması görevi cumhurbaşkanına verilmekte, kamu idarelerin ve kamu tüzel kişilerinin gelir ve giderlerini, ülke ekonomisinin hedeflerini belirleme yetkisi cumhurbaşkanına bırakılmakta, bir kişinin istekleri öne çıkarılarak kamucu ve planlı ekonomi yok edilecek, işbirlikçilik ve özel girişimcilik öne çıkarılarak, her işten anladığı sanılan başkana halk köle yapılacaktır.
  2. maddeyle ile Anayasa’nın 8, 15, 17, 19, 88, 93, 117, 125, 148, 154, 155. madde ve fıkralarında yer bazı ibareler metinden çıkarılmakta; 73, 117, 118, 124, 127, 131, 134, 137, 148, 150, 151, 152, 153. maddelerinde yer alan “Başbakanlık”, “Bakanlar Kurulu” yerine cumhurbaşkanlığı, “kanun hükmünde kararname” yerine cumhurbaşkanlığı kararnamesi ibareleri geçirilmekte, Askeri Yargıtay ve Askeri Yüksek İdare Mahkemesi ibareleri, 82, 96, 117, 125, 127, 150. madde ve fıkralardaki bazı sözcükler ile 67, 91, 99, 100, 102, 107, 109, 110, 111, 112, 113, 114, 115, 120, 121, 122, 145, 156, 157, 162, 163, 164. maddeleri çıkarılmakta, parlamenter demokrasiyi, parlamentoyu öne çıkaran, başkanlığa engel ne kadar düzenleme varsa ortadan kaldırılmakta, başkanlığın yolu dikensiz gül bahçesine dönüştürülmektedir.

Bu düzenlemelere bir bütün olarak bakıldığında, Türk Devrimine, Cumhuriyete, Millet Egemenliğine, Egemenliği millet adına kullanan Yasamayanın devredilemez yetkisine, Yargının bağımsızlığına, ülkenin bölünmez bütünlüğüne, laik toplumsal düzene, çoğulculuğa aykırı, demokrasiyi dışlayan, özgür düşünme ve gelişmeyi engelleyen tek kişi yönetimini ve doğal diktörlüğü meşrulaştıran öneriler olduğu görülmektedir. Türkiye Cumhuriyeti bir kişinin keyfi yönetimine bırakılamaz, bırakılırsa ne huzur, ne güvenlik, ne adalet ne gelecek kalır, ülke kargaşadan kurtulamaz, iç savaş ve darbe tehdidi günlük yaşantımızın parçası olur.

Ne Yapılabilir Ne Yapmalıyız? 

Türk Devrimine, çağdaşlaşmaya, özgürleşmeye, kuvvetler ayrılığı ilkesine, hukukun üstünlüğüne, insan haklarına, demokrasiye aykırı bu değişiklik önerilerine karşı halkı ayağa kaldırmak, egemenlik hakkına sahip çıkmasını sağlamak lazım. Bunun için başta siyasi partiler, sendikalar, meslek kuruluşları, demokratik kitle örgütleri olmak üzere gerçek ve tüzel kişiler harekete geçmeli, köylerden, mahallelerden, iş yerlerinden başlayan bir kampanyayı örgütlemelidir. Köy, mahalle, semt, ilçe, il ve bölgesel toplantılarla, panellerle, söyleşilerle, mitinglerle, afiş ve bildirilerle kampanyayı büyütmelidir. Siyasi partilerden başlayarak sendikalar, meslek kuruluşları, köy, mahalle, şehir dernekleri, yalnız kendi üyelerini değil, üyelerinin eş ve dostlarını harekete geçiren bir yol izlemeli, değişiklik önerisinin teşhirinde azami çaba göstermelidir.

Dileğimiz önerinin Meclis’ten geçmemesidir. Geçerde halkoyuna sunulursa, halkı aydınlatmaktan, durumu anlatmaktan başka bir yol yoktur. Bu nedenlerle bu işe bugünden başlamanın yarar vardır, ataletten kurtulalım sonra iş işten geçmiş olur.

Benzer yazılar

Yanıt verin.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Do NOT follow this link or you will be banned from the site!