Anayasa Mahkemesine Başvurup Vurmama- Av. Mehdi Bektaş

ANAYASA MAHKEMESİNE BAŞVURUP VURMAMA

KONUSU ÜZERİNE BİR DEĞERLENDİRME

 

Av. Mehdi Bektaş

16 Nisan 2017 tarihinde referanduma gidiliyor ya CHP’nin Anayasa Mahkemesi’ne başvurmamasını, sağda da solda da olumlayan olumlayana. Herkes konuşuyor, ancak konuşmaların içi boş, hamaset akıyor ve en çokta iktidar ve yandaşları konuşuyor. İktidar ve yandaşları ve de Devlet Bahçeli, “İptal kararı çıkmayacağını anladıkları için CHP Anayasa Mahkemesine gitmedi” diyor; CHP lideri de “En büyük mahkeme halkın vicdanıdır, halka güveniyoruz ” sözleriyle başvurmamanın gerekçesini açıklıyor. Ülkede öyle bir algı oluştu ki CHP kazanırsa toplumsal çevreler ve partiler kendilerine pay çıkarıyor, kaybederse suçlu CHP oluyor! Bu olayda da öyle olacak, referandumda kazara Evet önde çıkarsa Anayasa Mahkemesi’ne başvurmadı diye CHP topa tutulacak, Hayır önde çıkarsa başvurmamakla çok iyi yaptı övgüleri sürecek!… Çünkü sorumluluğu başka birinin üstüne atmak bu ülkede tedavisi olanaksız hastalık… Başbakan bile, “Halk AVM’ ye, CHP AYM’ ye gider!” demiyor mu? Öyle ya kişisel mal peşinde koştukları, ülkenin birikimlerini haraç mezat sattıkları, yolsuzluk batağına battıkları için olsa gerek, halkı üretimden çok tüketime özendirdikleri AVM ile terazisini bozdukları yargıyı kıyaslayabiliyorlar. Çünkü yargı ne kadar aşağılanırsa o kadar kolay davranıyorlar, suçlarının, vurgunlarının, yolsuzluklarının hesabını soran olmayınca da zeytinyağı gibi üste çıkıp sürekli iktidarda kalıyorlar! Hak aramanın, yargıya başvurmanın, siyasi iktidarca bu kadar aşağılandığı, yandaşlarca hararetle alkışlandığı başka bir ülke var mıdır, bilemiyorum(!)

Anayasaya göre Türk Milleti, egemenlik hakkını yetkili organlar eliyle kullandığına, bu yetkili organlar yasama, yürütme, yargı olduğuna göre, siyasi iktidar ve yandaşları, Türk Milleti adına yargı yetkisinin kullanılmasından önceleri pek rahatsızdılar, muhalefet yargıya başvurunca, yargı vesayet atında diye topa tutuyorlardı; 2010 referandumuyla yargıyı iğdiş edince pek de yargı sever oldular. Çünkü 2010 Referandumundan önce Yargı, Türk Devriminin ve Türkiye Cumhuriyetinin koruyucusuydu, referandumdan sonra siyasi iktidarın iş ve suç ortağı Fettullahçılara teslim edilince, ortada ne hukuk kaldı ne adalet, siyasi iktidarın hukuksuzluğunun seyircisi, icraatının onaylayıcısı bir yargı çıktı ortaya, mazluma zulüm zalime övgü yağdı. Yargının başkanları, “halk seçti tarafsız olunur mu ya” diyen reisle Rize’de çay toplamaya çıktı, yargıçlar “tarafsız olacağım diye yemin edip taraflı davranan reisicumhuru” külliyede ayakta karşıladı, huşu içinde nasihat alıp hararetle alkışladı; tabii ki itibar kaybı oldu, güven azaldı, belki de kalmadı…

Bu ortamda muhalefetin Anayasa Mahkemesi’ne başvurması siyasilerce anlamsız görülebilir; ama halkın egemenliğini ilgilendiren, ülkenin siyasi, idari, hukuki yapısını değiştiren böyle bir Anayasa değişikliğini Anayasa Mahkemesi’ne götürmemek, tarihi sorumluluk altına girmektir. Ülkemizde Anayasa yargısının kabul edilmesi, Anayasa Mahkemesinin kurulması, ülkenin kuruluş felsefesiyle sorunlu, gerici siyasi iktidarların hukuk tanımazlığından doğmuştur.

Yasaların Anayasaya uygunluğunun denetlenmesi ile Anayasa Mahkemesinin kurulması düşüncesini ilk ortaya atan Ziya GÖKALP’tir. Ziya GÖKALP, 1921 Anayasası’nın yürürlükte olduğu, saltanatın kaldırıldığı, Lozan Barış görüşmelerinin sürdüğü bir dönemde, 18 Aralık 1922’de, “Küçük Mecmua” dergisinde kaleme aldığı “Yüce Mahkeme” başlıklı yazısında, “Türkiye’nin Kanunu Esâsîsi (Teşkilâtı Esâsiye Kanunu) dur… Her millette kanûnu esâsiye ruhan muhalif bir takım kanunlar vardır ki ya eskiden kalmış yahut sonradan bilinmeyerek yapılmıştır. Bu gibi kanunların mevcudiyeti, kanûnu esâsînin bütün kanunlara ma’hez (kaynak) olması umdesini ihlâl etmez mi? Şüphesiz ki eder. Bir milletin kanunları arasında tenâkus (çelişki) bulunması, bilhassa, hususî (özel) kanunlarla kanûnu esâsî arasında hakikî tenâkusların mevcudiyeti anarşilerin en büyüğüdür… Bütün kanunların kanûnu esâsîye uygun olmasını nasıl temin etmeli?… Biz kanunları en karışık bir millet olduğumuz için, Türkiye’de de Amerika’da olduğu gibi bir (Yüce mahkeme) nin tesisine ihtiyaç var…”der.

24 Temmuz 1923’te Lozan Barış Antlaşması imzalanır, 13 Ekim 1923’te Ankara başkent olur, 29 Ekim 1923’te Cumhuriyet ilan edilir, 3 Mart 1924’te üç devrim yasası yürürlüğe girer, Halifelik, Şeri’ye ve Evkaf, Harbiye Vekâleti kaldırılır, Eğitim Birliği (Tevhid-i Tedrisat) benimsenir, 11 Mart 1924’te, 1924 Anayasası yürürlüğe girer, 25 Kasım 1925’te Şapka Kanunu kabul edilir, 30 Kasım 1925’te Tekke- Zaviye-Türbeler kapatılır, tarikatlar yasaklanır, 1 Kasım 1928’de Harf Devrimi gerçekleştirilir. Türkiye Cumhuriyeti çağdaşlaşma (medeniyet) yolunda dev adımlarla ilerler…

Mustafa Kemal, Anadolu ve Rumeli Müdafaa-ı Hukuk Cemiyeti’ni 9 Eylül 1922’de Halk Fıkrası adıyla partiye dönüştürür. Cumhuriyetin ilanından bir yıl sonra, 17 Kasım 1924’te, Kazım Karabekir, Ali Fuat Cebesoy, Rauf Orbay, Refet Bele ve arkadaşları, programında, “Parti, dini düşünce ve inançlara saygılıdır” yazılı Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nı kurar. Bu fırkanın, 1925 Şeyh Sait isyanı sırasında bölge şubelerinde yapılan aramalarda ele geçirilen belgelerden, gericiliği kışkırttığı sonucuna varan Şark İstiklal Mahkemesi şubeleri kapatır; hükümet ise, Takrir-i Sükûn kanununa dayanarak 3 Haziran 1925’te partinin hukuki varlığına son verir.

Tek parti iktidarına karşı bir muhalefet partisi oluşumunu isteyen Mustafa Kemal Atatürk, Fethi Okyar’ı teşvik eder, 12 Ağustos 1930’da Serbest Cumhuriyet Fırkası kurulur. 5 Eylül 1930’da İzmir Konak Meydanı’nda Fethi Okyar’ı karşılamaya gelen kalabalık Cumhuriyet Halk Fırkası’nın il binasına saldırır, polisin müdahale etmesiyle arbedede çıkar, 12 yaşında bir çocuk ölür, 15 kişi yaralanır, partinin gericiliğin sığınağı haline geldiği düşüncesine varan kurucular kurulu, 10 Eylül 1930’da partiyi kapatır. Bir daha da yeni bir parti kurulmaz, kurulmasına izin verilmez.

Cumhuriyet Halk Fıkrası (CHF), 1927 yılında parti tüzüğüne “Cumhuriyetçilik”, “Halkçılık”, “Milliyetçilik” ve “Laiklik” ilkelerini yazar, 1935 yılında buna “Devletçilik” ve “Devrimcilik” ilkelerini ekler, adını da Cumhuriyet Halk Partisi olarak (CHP) belirler.

1936 yılında Montrö Antlaşmasıyla boğazların egemenliği Türkiye’ye bırakılır, Hatay sorunu çözüm yoluna girer ve 10 Kasım 1938’de Türk Devriminin önderi, Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu Gazi Mustafa Kemal Atatürk yaşama gözlerini yumar, İsmet İnönü cumhurbaşkanı seçilir.

Almanya, 1 Eylül 1939’da Polonya’ya saldırarak İkinci Dünya Savaşı’nı başlatır. Almanya, İtalya ve Japonya’dan oluşan Mihver devletleri ile İngiltere, Fransa, ABD ve SSCB’nden oluşan Müttefikler birbirleriyle 2 Eylül 1945’e kadar savaşır, 35-60 milyon arası insan ölür/kaybolur. Türkiye, cumhurbaşkanı İsmet İnönü’nün önderliğinde izlediği başarılı politikayla savaş dışı kalır. Yine de sınırlarını korumak, yansızlığını sürdürmek için büyük özverilere katlanır, çalışan nüfusu silâhaltına alır, Milli Koruma Kanunu ile zorunlu çalışma, servet vergisi yoluyla zenginliklere el koyma zorunda kalır, büyük sıkıntılar yaşanır. Bu arada faşizm yanlılarıyla, sosyalizm yanlıları arasında ideolojik, siyasi mücadele yaşanır.

Cumhurbaşkanı İsmet İnönü, 19 Mayıs 1944 Gençlik ve Spor Bayramı söylevinde, ırkçılık akımına dikkat çeker, “Türk milliyetçisiyiz, fakat memleketimizde ırkçılık prensibine düşmanız” der, ırkçıları “fesatçılar” olarak niteler. Bu konuşmadan sonra Irkçı/Turancılara yönelik soruşturma başlar, gözaltına almalar, tutuklamalar olur, davalar açılır.

İsmet Paşa, 19 Mayıs 1945 tarihli söylevinde ise, çok partili hayata geçme düşüncesini dile getirir. 29 Mayıs 1945’te Saraçoğlu hükümeti güvenoyu ister, CHP üyesi olan Celal Bayar, Adnan Menderes, Fuat Köprülü, Refik Koraltan, Emin Sazak, Hikmet Bayur ve Recep Peker güvensizlik oyu verir.

 

Celal Bayar ve arkadaşları, 7 Haziran 1945’te 4’lü takrir denilen önergeyle parti içi özgür tartışma ortamının yaratılmasını ister, Çiftçiyi Topraklandırma Kanunu’na karşı çıkar. 18 Temmuz 1945’te liberal eğilimli Milli Kalkına Partisi kurulur. Adnan Menderes ve Fuat Köprülü, Vatan gazetesinde CHP karşıtı yazılar yazarlar, 21 Eylül 1945’te partiden ihraç edilirler. Celal Bayar, 28 Eylül 1945’te CHP’den istifa eder, 1 Aralık’ta yeni bir parti kuracaklarını açıklar.

3 Aralık 1945’te Cahit Yalçın, “Kalkın Ey Ehli Vatan” diyerek sosyalistlere karşı ırkçıları harekete geçirir. 4 Aralık günü İstanbul Üniversitesi bahçesinde toplanan yaklaşık on bin kişi, Sertel’lerin Tan Matbaasını basar, Camii Baykurt’la Sabahattin Ali’nin çıkardığı La Turque gazetesine, Esat Adil Müstecaplıoğlu’nun çıkardığı Yeni Dünya dergisine saldırır. Olayların büyümesi üzerine sosyalist kimlikleriyle tanınan Dil Tarih Coğrafya Fakültesi öğretim üyeleri Pertev Naili Boratav, Niyazi Berkes ve Behice Boran Üniversiteden uzaklaştırılıp bakanlık emrine alınır.

7 Ocak 1946 tarihinde CHP’nden ayrılan Adnan Menderes, Fuat Köprülü ve Refik Koraltan, Demokrat Parti’nin(DP) kuruluş başvurusunu yapar.

10 Mayıs 1946’da toplanan CHP kongresinde, İsmet Paşa Milli Şef ve değişmez başkan sıfatlarını bırakır, sınıf partilerinin kurulması ve sendikalaşma, tek dereceli çoğunluğa dayalı seçim yasasının çıkarılması kararları alınır. 14 Mayıs 1946’da Türkiye Sosyalist Partisi, 20 Temmuz 1946’da Şefik Hüsnü önderliğinde Türkiye Sosyalist Emekçi ve Köylü Partisi kurulur ve böylece çok partili hayata geçilmiş olunur.

21 Temmuz 1946’da yapılan seçimde CHP 396, DP 61, bağımsızlar 7 milletvekilliği kazanır. Seçimin yargı denetiminde olmadığı, açık oy gizli sayım yapıldığı, oyların yakıldığı gibi iddialarla büyük tartışma yaşanır. 1948’de yeni bir seçim yasası çıkartılır, Demokrat Parti yargı denetiminin yasada yer almadığını ileri sürerek, yerel ve ara seçimlere katılmaz.

20 Haziran 1949’da DP İkinci Büyük Kongresini toplar, Milli Teminat adlı bir rapor yayınlar. Raporun son kısmında “Milli Husumet”ten söz edilir, CHP bu rapora Husumet Misakı (Andı) adını verir.

Şubat 1950’de yeni bir seçim yasası çıkarılır, yargı denetimi kabul edilir, 14 Mayıs 1950’de seçim yapılır. DP %53 oranında oy alır, çoğunluk esasına göre 408 milletvekili çıkarır, CHP % 39 oyla 69 milletvekilinde kalır. Meclis 22 Mayıs 1950’de toplanır, DP’li Refik Koraltan Meclis Başkanı, Celal Bayar cumhurbaşkanı olur, Adnan Menderes hükümet kurmakla görevlendirir.

DP’nin ilk işi, Türkçe okunan ezanı Arapçaya dönüştürmek olur. İkinci işi, NATO’ya girmek için, meclis kararı olmadan,19 Eylül 1950’de Kore’ye asker göndermektir. 1951’de CHP’nin mallarını hazineye devreder, Halkevleri ile olan bağını keser.

22 Haziran 1953’te toplanan CHP 10. Kurultayı, “hukuk devleti” kavramını, “iki meclisli” sistemi, “yargı denetiminde seçimlerin yapılmasını”, “sendika ve meslek örgütlerinin kurulmasını”, “işçilere grev hakkı tanınmasını”, “yasaların Anayasaya uygunluğunun denetlenmesini”, “siyasi iktidarların Anayasa ve yasa ihlallerinin hukuken önlenmesi için Anayasa Mahkemesinin kurulmasını” parti programına alır.

2 Mayıs 1954’te milletvekili seçimi yapılır, DP %57,5 oy oranıyla 502 milletvekili çıkarır, CHP ise %35 oy oranıyla 31 milletvekilinde kalır.

DP’nin Meclisteki ezici üstünlüğü şımarıklığına yol açar, din istismarı tavan yapar, laikliği ihlal eder, Menderes milletvekillerine “isterseniz hilafeti getirebilirsiniz” der, “Odunu göstersem milletvekili yaparım”, “İstersem orduyu Yedek Subaylarla yönetirim” havasına girer. Bu dönemde ABD’ye bağımlılık artar, üretim düşer, dış borç çoğalır, ekonomik dar boğaza girilir, muhalefetin çalışmaları engellenir, partilerin seçimde işbirliği yapması yasaklanır. Bütün bu baskılara rağmen 27 Ekim 1957’de yapılan seçimde CHP oylarını %41,1’e milletvekili sayısını da 31’den 178’e çıkarır, DP’nin %57,5 olan oy oranı %47,9’a milletvekili sayısı da 502’den 424’e düşer.

12 Ocak 1959’da CHP 14’üncü Kurultayını toplar, “Düzen değişikliği ve ilk hedefler beyannamesi”ni kabul eder. CHP yöneticileri bahar aylarında Batı Anadolu’yu kapsayan geziye çıkarlar, Büyük Taarruz adını verdikleri seçim çalışmasını başlatırlar. 1 Mayıs 1959’da Uşak’ta İsmet Paşa taşlı sopalı saldırıya uğrar, güvenlik güçleri olaya müdahale etmez, CHP’nin yayın organı olan Ulus gazetesi kapatılır. 2 Nisan 1960’da, Kayseri’ye giden İsmet Paşa’nın treni Yeşilhisar’da durdurulur. Güvenlik barikatlarını aşarak ilerleyen İsmet Paşa’yı Kayseri’de 50 bin kişi karşılar. DP iktidarı, CHP liderinin gezilerini önlenmeye, muhalif yazarları tutuklatmaya, basına sansür uygulanmaya hız verir, CHP’yi ihtilal hazırlığı yapmakla suçlar ve Nisan ayında Meclis’te Tahkikat Encümeni adıyla bir komisyon kurar. 18 Nisan 1960’da TBMM’de Tahkikat Encümeni hakkında konuşan İsmet Paşa, “Biz demokratik rejim dedik, baskı rejimi kurulmuştur. Bu Demokratik rejim istikametinden ayrılıp baskı rejimi haline götürmek tehlikeli bir şeydir. Bu yolda devam ederseniz, ben de sizi kurtaramam, şartlar tamam olduğunda millet için ihtilal meşru bir haktır” der. Bu sözleri nedeniyle İnönü’ye TBMM toplantılarına 12 oturum katılmama cezası verilir, meclis grubuyla birlikte polis zoruyla Meclisten çıkarılır.

27/28 Nisan 1960’da İstanbul ve Ankara’da üniversite öğrencileri Tahkikat Encümen Kanunu’nu kınamak için gösterilere başlar, 28 Nisan günü İstanbul Üniversitesi’nde toplanan ve gösteride bulunan binlerce genç, “Menderes İstifa, Kahrolsun Diktatörlük” sloganları eşliğinde yürüyüşe geçer. Turan Emeksiz adlı genç polis kurşunuyla yaşamını yitirir, İstanbul Üniversitesi Rektörü Sıddık Sami Onar yere düşer, gözlüğü kırılır, kaşı yarılır. Adnan Menderes, olaylardan CHP ve İsmet İnönü’yü sorumlu tutar.

3 Mayıs’ta Kara Kuvvetleri Komutanı Cemal Gürsel hükümeti bir mektupla uyarır. Ankara’da gençler 555K parolasıyla ( Beşinci ayın beşi saat beşte Kızılay’da) Kızılay’da toplanır. Kızılay’dan geçmekte olan Menderes arabasından iner, protestocu gençlerle konuşmak ister, tartışma çıkar, arada kalır, tartaklanır, olay yerinden güçlükle uzaklaştırılır.

21 Mayıs 1960’ta Harbiye öğrencileri Ankara’da sessiz bir yürüyüş yapar. Adnan Menderes, Radyo konuşmasıyla, kışkırtmalara gelinmemesini ister, Ege bölgesine gider İzmir, Bergama ve Manisa’da CHP’yi eleştirir.

27 Mayıs gecesi, Türk Silahlı Kuvvetleri, “Anayasa ve hukuk dışı tutum ve davranışıyla meşruluğunu kaybetmiş bir iktidara karşı direnme hakkını” Türk Milleti adına kullanarak, “ Türk yurdunu ve Anayasa ile tayin edilmiş olan Türkiye Cumhuriyetini kollamak ve korumak” göreviyle hareket ederek, “Hukuk Devletini yeniden kurmak için” Meclisi dağıtıp, iktidara geçici olarak el koyar.

12.06.1960 tarih ve 1 Nolu Kanunla, geçici olarak yasama ve yürütme yetkisini Milli Birlik Komitesi’ne emanet eder, yasama yetkisini MBK bizzat, yürütme yetkisini denetimindeki hükümete bırakır, yargı yetkisini tarafsız ve bağımsız mahkemelerce yerine getirileceği belirtilir. Bu arada devrikleri yargılamak üzere Yüksek Adalet Divanı kurulur. 13.12.1960 tarih ve 157 sayılı Kanunla, MBK ile Temsilciler Meclisinden meydana gelen, MBK, Bakanlar Kurulu, seçimle belirlenen il temsilcileri, siyasi parti, barolar, basın, esnaf, gençlik, işçi, öğretmen, tarım, üniversite, yargı ve oda temsilcilerinden oluşan Kurucu Meclis oluşturulur.

Kurucu Meclisçe 27 Mayıs 1961 tarihinde kabul edilen 334 sayılı Anayasa, halkoyuna sunulmak üzere 31.05.1961 tarihinde Resmi Gazete’de yayınlanmış ve 9.7.1961 tarihinde halk tarafından kabul edilip 20.7.1961’de 334 sayılı kanun olarak yayınlanmıştır.

1961 Anayasası incelendiğinde, Türkiye Devleti’nin şeklinin cumhuriyet (md.1), niteliklerinin, insan haklarına ve başlangıçta belirtilen temel ilkelere dayanan, milli, demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devleti olduğu (2), egemenliğin kayıtsız şartsız Türk Milletine ait bulunduğu, hiçbir suretle belli bir kişiye, zümreye, sınıfa bırakılmadığı, kaynağını Anayasadan almayan bir devlet yetkisinin kullanılamayacağı (md.4), Devlet şeklinin Cumhuriyet olduğu hükmünün değiştirilemeyeceği, değiştirilmesinin teklif edilemeyeceği (md.9), Vicdan, Din, Düşünce, Bilim ve Sanat, Eğitim ve Öğretim, Basın hürriyeti, Devletin öğrenim ve eğitim ihtiyaçlarını sağlaması ödevi (md. 19, 20, 21, 22, 50), Dernek, Sendika kurma ve toplu sözleşme ve grev, soysal güvenlik, sağlık hakkındaki (md. 29, 46, 47, 48, 49) düzenlemeler içerdiği; TBMM’ni Millet Meclisi ile Cumhuriyet Senatosundan oluşturulduğu (md.63), seçimlerin yargı organının genel yönetim ve denetiminde yapılması için Yüksek Seçim Kurulu’nun (md.75), kanunların ve TBMM İçtüzüklerinin Anayasaya uygunluğunu denetlemek, Yüce Divan sıfatıyla görev yapmak üzere Anayasa Mahkemesi’nin oluşturulduğu (md.149) görülür ve böylece CHP’nin 22 Haziran 1953’te yapılan 10. Kurultayda aldığı kararın hayata geçirildiği de anlaşılır.

Dinci gericilikle, emperyalizmin işbirlikçisi sağcı siyasal iktidarlar 27 Mayıs Anayasasına karşı uzun erimli bir mücadele başlatırlar ve ilk darbe 12 Mart 1971 faşizm döneminde vurulur. Anayasanın 15, 18,19,22,26,29,30,32,38,46,56,57,60,61,64,68,73,82,89,110,111,114,119,120,121,124,127,131,134,136,137,138,140,141,143,144,145,147,148,149,151,152. maddelerinde, özellikle gensoru, dernek ve sendika, özerk üniversite, radyo ve televizyonun idaresinin kuruluşu ve haber ajansları, hâkimlik mesleği, mahkemeler, savcılık, Yargıtay, Danıştay, Yüksek Hâkimler Kurulu ile Anayasa Mahkemesinin kuruluş ve görevlerinde köklü değişiklikler yapılır, çalışanların sendikalaşması, yargı bağımsızlığı, yasamanın ve yürütmenin (idarenin) her türlü eylem ve işleminin yargı denetime tabii olması ilkesi yok edilmeye çalışılır, “Anayasa mahkemesi, kanunların ve TBMM İçtüzüklerinin Anayasaya uygunluğunu denetler” hükmü, “Anayasa mahkemesi, kanunların ve TBMM İçtüzüklerinin Anayasaya, Anayasa değişikliklerinin de Anayasada gösterilen şekil şartlarına uygunluğunu denetler” olarak değiştirilir, Anayasa değişikliklerinin esas yönünden Anayasa Mahkemesi’nce denetlenmesi önlenir. 1961 Anayasasına İkinci darbe, 1980 faşist askeri darbesiyle vurulur. 1980 faşist darbesi, 1961 Anayasasını yürürlükten kaldırır, 27 Mayıs Demokrasi ve Özgürlük bayramını yasaklar, cumhuriyet senatosunu, özerk üniversite, özerk TRT, bağımsız ve olağan yargı, doğal hâkim ilkesini, yasama ve yürütmenin yargı tarafından denetlenmesini ortadan kaldırılır. 1982 Anayasasında 2010 referandumuyla, Anayasa Mahkemesi ve Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’nun oluşum ve görevlerinde yapılan değişiklikle yargı, yürütmenin hüküm ve tasarrufu altına girer.

Kim ne yaparsa yapsın, yargının özgürlük alanına istese de giremez. Bu alan, yargıcın kanıtlara dayalı vicdani kanaati ile içtihat yaratabilmesidir. Eğer yargıç hukuka, cumhuriyetin kurucu değerlerine gönülden bağlı ise, kanuna, ahlaka, vicdani kanaatine göre karar vermesine kimse engel olamaz. Türk hukuk tarihi, muktedirlerin, siyasi iktidarların, belediyelerin, hukuk tanımazların eylem ve işlemlerine karşı hukuku koruyan ve savunan örnek kararlarla, içtihatlarla doludur. Anayasa Mahkemesi’nin, KHK’nin denetimi konusunda, Anayasa’nın 148. Maddesinde yer alan “olağanüstü hallerde, sıkıyönetim ve savaş hallerinde kanun hükmünde kararnamelerin şekil ve esas bakımından Anayasaya aykırılığı iddiasıyla, Anayasa Mahkemesine dava açılamaz” hükmüne rağmen, “OHAL KHK’leri sadece OHAL süresince geçerlidir. OHAL kalkınca bunlar da kendiliğinden yürürlükten kalkar. KHK’ler konu bakımından yalnızca olağanüstü hal durumunun gerektirdiği pratik önlemleri içermeleri gerekirken, yasa veya KHK değiştirmenin ve bunlara ekler yapmanın bir aracı olarak kullanılmışlardır. KHK’ler, yalnızca olağanüstü hal rejimi uygulamasına neden olan şiddet olaylarının ortaya çıktığı bölgelerde değil, bu durumla ilgisi bulunmayan bölgelerde de temel hak ve özgürlüklerin kısmen veya tamamen durdurulabilmesi düzenlemesini getirmektedirler” gerekçesiyle verdiği iptal kararı, bunun tipik örneğidir.

Bir hukuk devletinde Anayasa Mahkemesi, kanun lafzıyla (sözüyle) ve ruhuyla (özüyle) yorumlanır hukuk kuralını görmezden gelerek, Anayasanın 148 maddesini sözel yorumuyla olağanüstü dönemde çıkarılan KHK’yi inceleyememem diyemez, dememelidir. Hukukun öz yorumunun ve denetimin olmadığı bir ülkede, hukuk devletinden, hukukun üstünlüğünden, yargının bağımsızlığından söz edilemez. İşin bu noktaya gelmesinde vebal siyasi iktidarların olduğu kadar, iktidara teslim olan yargının, yargıcın, hukukçun üzerindedir. Hukuk, yürekli savcı ve yargıç ister. Yargı, hukuku çiğnemeyi iş edinmiş iktidarların korkulu rüyasıdır. İktidarlar, bu rüyayı görmemek için, sürekli olarak yargıyla, yargıçla, savcıyla, hukukçuyla uğraşır durur. Asıl olan siyasi iktidarın uğraşması değil, yargının, yargıcın, savcının, hukukçunun hukuk dışılığa karşı çıkması, direnmesidir. Bilindiği gibi yargı ancak kararıyla konuşur, karar veremem diyen yargı tarihi sorumluluktan kurtulamaz.

Yargının bağımsızlığı, Anayasa Mahkemesi’nin kuruluşu için uzun erimli mücadeleler verildiği yadsınamaz. Bu mücadele verilmemiş gibi, Anayasa Mahkemesi’ni dışlamak, “siyasi iktidarın emrine girmiştir” diye görevini ve tarihi sorumluluğunu hatırlatmamak doğru değildir. Ana muhalefetin mahkemeye başvurmama kararı dileriz pişmanlık doğurmaz, referandumdan Hayırlı bir sonuç alınırsa Türk halkıyla birlikte Türk yargısı da gerici siyasi iktidarın baskı ve tasallutundan kurtulur!…

 

Av. Mehdi BEKTAŞ

Benzer yazılar

Yanıt verin.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Time limit is exhausted. Please reload CAPTCHA.

Do NOT follow this link or you will be banned from the site!