Atatürk Aşkı – Av. Mehdi Bektaş

29 Ekim 2017 Cumhuriyet Bayramı törenleriyle başlayan 10 Kasım’da Atatürk’ün ölüm yıl dönümünde AKP liderinin Atatürk sevgisi açığa çıktı. Reis, 10 Kasım’da Anıtkabir Özel Defteri’ne, “Vefatının 79’uncu yıl dönümünde Kurtuluş Savaşımızın büyük komutanı, Cumhuriyetimizin ilk banisi, İlk Cumhurbaşkanımız Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ü rahmetle, hürmetle, saygıyla, bir kez daha yad ediyoruz” yazdı, AKP teşkilatları 10 Kasım günü Anıtkabir’de buluşmak için şehirlerden otobüsler kaldırdı, Atatürkçüler şaşırıp kaldı(!)

Şaşırmamak elde değil, 2002’den bu yana 15 yılı aşkın süredir iktidarda olan AKP parti teşkilatlarının, hükümette görev alan bakanlarının, başbakan ve partili cumhurbaşkanının özenle “Türk milleti” sözünü kullanmaması, “Atatürk” sözünü ağzına almaması, her konuşmada milleti oluşturan etnik yapıları tek tek sayarak halkı ayrıştırması, her söyleminde her eyleminde dincilik ve mezhepçilik yapması, Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş senedi olan Lozan Antlaşmasını hezimet olarak niteleyip kurucu liderlerine “iki ayyaş” demesi, Türk Devriminin temelini oluşturan aydınlanma, bağımsızlık, laiklik ilkelerini tepe tepe çiğnemesi, eğitim ve öğretimde bilimi dışlayarak hurafelerle “dindar ve kindar” nesiller yetiştirmeye kalkması, düzmece kanıtlarla orduya kurulan Ergenekon kumpasının “savcısı” olması, yargı bağımsızlığı ve tarafsızlığı ile parlamenter sistemi ortadan kaldırarak diktaya soyunması hafızalarda yerini korurken, ne oldu da birden bire hidayete erip Atatürk sever oldular?

Reis, “Ruhu faşist, söylemi Marksist marjinal çevrelere” Atatürk’ü bırakmayız, başbakan ise “Atatürk kimsenin tekelinde değildir” diyor. Doğrudur, Atatürk kimsenin tekelinde değildir, ancak fani olmuş kurtarıcı ve arkadaşlarına arkasından demediğini bırakmayanlara dur hele bakalım demek Atatürkçülerin ve Atatürk’ü sevenlerin hakkı olsa gerek.

Söylemlerindeki samimiyete nasıl inanacaksın, dindar geçiniyorlar ama bir dedikleri bir dediklerini tutmuyor, içi başka dışı başka söylüyor. Fetullah Gülen’i öve öve bitiremiyorlardı, rahatça Türkiye’ye gelebileceğini anlatarak “gökten ne yağdı da yer kabul etmedi” diyorlardı, 17-25 Aralık’ta ayakkabı kutularında saklanan hırsızlık, yolsuzluk, rüşvet paralarının ortalığa saçılmasıyla birden bire hain ilan ettiler, PDY’yi (Paralel Devlet Yapısını) anımsadılar. MHP’lilere, Devlet Bahçeli’ye “faşist, kan emiciler” diyorlardı, şimdi kanka oldular, birlikte çalışıyorlar. ABD’nin Ortadoğu Projesi’nin eş başkanlığını üslenmiştiler, şimdi iktidarlarını devirmeye kalkan Fettullah’ı vermiyorlar, kaçakçılıktan, rüşvetten zanlı Zarrap’ı yargılıyorlar, Türkiye’yi ve Suriye’yi bölmeye kalkan PKK/PYD’yi ağır silahlarla donatıyorlar diye ABD’ye “Ey Amerika ” diye efelenip Zarrap davasını kapatmak için Ankara Washington arası Reis’in, başbakanın, bakanların mekik dokuması, gizli pazarlıkla ne alıp ne vereceklerinin belirsiz olması şaşırtıcı değil midir?

Radikal İslamcı örgütlere destek vererek Suriye’yi dağıtıp Şam’daki Emevi Camii’nde namaz kılmaya kalkmışlardı ya, şimdi ABD’nin, Radikal İslamcı örgütlerin katliamını görmezden gelerek öldürülen bir milyon Suriyelinin ölümünden ülkesini savunan Suriye devletini sorumlu tutması anlaşılan bir durumudur? Niğde Ulukışla’da seçim minibüsüne “Seksen Yıllık Zulüm Bitiyor” diye bez pankart asan parti teşkilatlarının, Türk devrimi, Laiklik ve Atatürk düşmanlığından beslenen siyasetçilerin, her işleri gibi, Atatürk sevgisi de ancak bir yalan rüzgârı olabilir.

Reis, “Ruhu faşist, söylemi Marksist marjinal çevrelere Atatürk’ü bırakmayız” diyor amma, “Ruhu dinci, söylemi İslamcı, eylemi gerici marjinal yobaz çevrelere” Atatürk bırakılır mı? Kaldı ki Atatürk’ün sevilip sayılması için bu çevrelere ihtiyacı mı var? Atatürk’ü bu halk biliyor ve gönülden seviyor. Mektepte, Camide, Kışlada, özel ve kamu kurumlarında Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu tanınıp bilinirken, Atatürk’e savaş açan, aşağılık iftiralarda bulunan bu dinci gerici yobaz çevreler.

Marksistler eleştirir, emeği inkâr etmez, sövüp saymaz; çünkü Marksizm, insanın, insan düşüncesini, toplumun ve doğanın gelişim ve değişimini ve yasalarını inceleyen bir bilimdir, Marksistlerde bu bilime inanan insanlardır, yobazların sandığı ya da inandığı gibi mala, paraya, pula tapan değildir. Bu aslında dindarların işidir demiyorum dincilerin işidir, sabah akşam Allah deyip dünya malına tapmak, Harun gibi gelip kamu malından yararlanarak Karun gibi olmak bunların işi. Bunlar suçlama mı, iftira mı, hayır gerçek. Siyasete meteliksiz girip köşe dönmek bunlarda. Dürüst bir siyasetçinin altın kaçakçısı Zarrap’la ne işi olabilir? Niye bu ülkede Atatürk, İnönü gibi liderler yolsuzlukla suçlanmaz da, Menderes, Bayar, Demirel, Özal, Reis gibiler niye dilden düşmez, düşünen var mı?

İktidar yandaşı basın organları Reisin söylemini göklere çıkardı, “Masonların, Komünistlerin ve Alevilerin Atatürkçü olduğu bir ülkede kimse muhafazakârlara Atatürkçülüğü çok göremez” (Yeni Şafak) diye yazıyorlar. Muhafazakârların Atatürkçü olmasını kim çok görüyormuş yazsalar da öğrensek. Kaldı ki milyonlarca muhafazakârın Atatürk’ü sevdiği bilinir. Sevmeyenleri yine iktidar medyası açık ediyor, Reisin söyleminin “ en fazla İslami kisveye bürünerek mahallede dolaşan münafıkları rahatsız etti” diyor (Akşam)

Biz kimseye münafık demiyoruz kendileri diyor, peki bu münafıkları yeni mi gördüler, bugüne kadar demiyorlardı da yeni akıllarına mı geldi? Bırakalım bu safsataları, Atatürk’ü sevmek lafla olmaz, eyleme bakılmalı. Bunlar daha dün Tokat’ta bir İmam Hatip Okulu’na, Mustafa Kemal ve Kuvayı-ı Milliciler hakkında ihanetten fetva çıkaran Mustafa Sabri’nin adını verdiler. Tepki üzerine yanlışlık oldu diye okulun adını değiştirdiler. Bunların düzelmesi mümkün değildir, cehalet, aymazlık, körlük içlerine sinmiş! Yeni nesle bakmak lazım, amma andı kaldıran, 4+4+4 eğitim sistemiyle genç kuşakların bilimsel değerlerle yetişmesine engel olan iktidarın Atatürkçülüğü ile bir yere varılamaz, işte böyle debelenip durulur.

Beni asıl şaşırtan Reisin “Vatan Savaşı Verdiğini” ileri süren çevrenin tutum ve davranışıdır. Öncelikle “Vatan Savaşı” kararını yalnızca siyasi iktidarlar değil, devletin Anayasal kurum ve kuruluşları ortaklaşa verir. Ülkenin içine düşürüldüğü durumun baş sorumlusu siyasi iktidar değil mi? Yaptığı tahribatı gidermeye çalışması gönüllülükten değil zorunluluktandır, bu nedenle Atatürk’ü anmaları gönülden değil zorunluluktan. Reisin ve partisinin dışında başka bir parti ve lider iktidarda olsaydı “Vatan Savaşı” vermeyecek miydi? Fırat Kalkanı, İdlip gibi harekâtları iktidar mı yoksa devlet mi planlamış ve uygulamaya koymuştur. Her şeyi Reis yapıyorsa, yasamaya, yürütmeye, Milli Güvenlik Kurulu’na, Genel Kurmaya, Komutanlıklara, Valiliklere, bürokrasiye ne gerek var, bunlar ne işe yarıyor? İktidar devlet demek değildir, koşullar zorlar, devlet ve halk dayatırsa iktidar yapmak zorunda kalır. Görevini yapmayan iktidar günün birinde tepetaklak gider, veremeyeceği hesabın altında kalır. Bunu herkes biliyor da iktidar bilmiyor mu? Onun için devlet ve toplum yaşamında ben yaptım olmaz, biz yaptık olur. Celladına âşık mahkûm gibisiniz!

Soldan da Atatürk’e eleştiriler olur, ama bu eleştiriler Mustafa Kemal’in milli devrimciliğine, yaptıklarına değil, toprak reformu gibi yapamadıklarını düşündüklerine yönelik olurdu. Zamanla onlarda anladılar ki, bu dünyada emperyalizme kafa tutmak, bir İslam toplumunda devrimci antiemperyalist, laik, bağımsız milli bir devlet kurmak, cumhuriyeti ilan etmek, gericilikle, bağnazlıkla savaşmak, devlet ve toplum yaşamında bilimi esas almak, çağdaş bilimsel eğitim ve öğretim kurumları kurup halkı ve genç kuşakları eğitip yetiştirmek kolay iş değildir.
Atatürkçü olmak devrimci, laik, siyaseten iktisaden bağımsızlık içinde emperyalizme ve her türlü gericiliğe karşı durmayı, bilimsel düşünüp davranmayı gerektirir. 15 yıllı aşkın iktidarları döneminde her türlü kötü sözü söyleyip hakaret edenler, bunları yapacak zihniyet ve tıynette mi ki Atatürk sevgilerine inanılsın, methiyeler düzülsün!

Benzer yazılar

Yanıt verin.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Do NOT follow this link or you will be banned from the site!