Avrasyacılık-Mehmet Tanju Akad

Herkesin farklı yönlere çektiği bir “idea” olarak Avrasyacılık

 

mtakad@anafikir.gen.tr

Avrasyacılık ve Reel Politika… (I)

Avrasyacılık yaklaşık iki yüzyıllık geçmişi olan bir “idea” olarak karşımızda durmaktadır. Farklı zamanlarda farklı kesimler tarafından farklı amaçlar için öne çıkarılmaya çalışılmış bir görüştür.  Esas olarak Rus düşünürleri tarafından ortaya atılmış olmakla birlikte, geçmişte, özellikle bu alanın, yani kabaca eski SSCB (veya Romanovlar) Rusyası sınırlarına denk düşen coğrafyadaki bazı Türk düşünürlerinin arayışları arasında da farklı bağlamlarda ele alınmıştır. Soğuk Savaş sonrasında ise ABD’nin üstünlük kurmasına karşı çare arayışları arasında yeniden tanımlanmaya çalışılmış ve Rusya ile Türkiye’de farklı yaklaşımlarla tekrar ortaya çıkmıştır. Günümüzün Avrasya tartışmaları, bu coğrafyanın ABD’ye karşı direnme umudu taşıyacak yeni bir yapılanmanın nüvesi (ya da çatısı) olup olamayacağı etrafında dönmektedir. Bu, bazı Rus düşünürleri tarafından aynı zamanda kendi ülkelerinin geleceği için nihai umut olarak görülmektedir. Konuya nasıl bakıldığını anlamak için, Amerika’nın strateji oluşturan önemli adamlardan Zbigniev Brzezinski’nin “Avrasya ABD için en tehlikeli bölgedir. Rusya Federasyonu’nu olabildiğince bölmek ve yalnızlığa itmek zorunludur” sözlerini aktarmak yeter. Bunları, yakın zamanlarda yayınlanmış iki kitabın düşündürdüğü konular çerçevesinde ele almaya çalışacağız ve bu ilk yazıda ağırlıkla İsmayılov, sonraki bölümde daha çok Dugin üzerinde durmayı düşünüyoruz.

Bu kitaplardan ilki, Azerbaycanlı bir siyaset Bilimci olan Meşdi İsmayılov tarafından yazılan “Avrasyacılık, Mukayeseli bir Okuma-Türkiye ve Rusya Örneği” adını taşımaktadır ve Kasım 2011’de yayınlanmıştır. İsmailov’un kitabı Avrasyacılık düşüncesinin gelişimi üzerine tarihi kaynaklarıyla birlikte kapsamlı bilgi sağlamakta olup, konuyla ilgilenenlerin okuma listesinde ön sırada yer almalıdır. İkinci kitap ise Aleksandr Dugin’in “Rus Jeopolitiği ve Avrasyacı Yaklaşım” adını taşıyan çalışmasıdır. Rusça baskısı 1999 yılında çıkmış olan kitabın ilk Türkçe baskısı 2003 yılında yapılmıştı. Daha sonra altı kez tekrar basılmış olması ülkemizde konuya küçümsenmeyecek bir ilgi olduğuna işaret etmektedir. İlginç bir spekülasyon, bilgi ve hayal karşımı olan Dugin’in kitabı, özellikle yenilgi dönemlerinde insan düşüncesinin hangi yollara sapabileceği konusunda fikir veriyor. (Enver Paşa’nın Kırgızistan dağlarında at sürmeye niçin gittiğini daha iyi anlıyorsunuz sanki). Diğer yandan Dugin’in 1998-2004 arasında Duma başkanlığının strateji ve jeopolitik sahasında danışmanlığını yaptığı bilgisi ise akıl tutulmasının bu ülkede de ne kadar yaygınlaştığını gösteriyor. Ne var ki, yazarın karmaşık görüşleri bize birçok konuya farklı bakış olanağı sağlaması açısından da (en azından düşünce malzemesi olarak) faydalı oluyor. Birçok örnek vereceğim elbette ama burada sadece “Sovyet İmparatorluğunu hem ideolojik hem de fiili olarak komünistler çökertti” cümlesi bile üzerinde saatlerce konuşulabilecek bir önermedir. Keza SSCB’nin çöküşünü Yahudi meselesine bağladığı bir başka bölümle karşılaştırılırsa, Da Vinci şifresi tarihi komplolar edebiyatında bir çocuk masalı gibi kalıyor. (Ama komplolar olmuyor da değil, öte yandan!).  Pekala, o zaman bize hikaye mi anlatıyorsunuz derseniz, “ama adam Duma’nın strateji danışmanıymış” diye yanıt veririm. Tabii, Rus yönetiminin sonuçta ona ne kadar itibar ettiğinden çok (ki, belli ki edenler var), söylediği şeylerin dünya politikalarında ne kadar karşılığı olduğuna bakacağız. Söylenenler ile gelişmeler veya girişimler her zaman uyuşmuyor. Öte yandan çakıştığı noktalar da yok değil (her politika gerçekler karşısında farklılaşsa da etkileri izlenebilir) ama düşünce sistematiği daha önemlidir (çünkü devlet politikaları haline gelen düşünceler gerçeklikte karşılığını bulamasa bile kalıcı izler bırakır).

Avrasya kavramının bir idea olduğunu söyledik ama İsmayılov’un kitabının önsözünde bulunan “bir jeopolitik spekülasyondur” tanımını daha açıklayıcı kabul etmek gerekir. Öte yandan yazarın kendisi bu kavramı ilk kez ortaya atan Rus düşünürlerine değinirken, en özlü tanımın “etnik temele sahip bir ulus inşa etme sürecinin yerine coğrafi temelde bir ulus ikame ettirmenin entelektüel çabaları” şeklindeki ifade olduğunu söylüyor. Bu, batının ulus devlet kavramı yerine Çarlık Rusyası’nın emperyal devlet geleneğini esas alan bir yaklaşımdan kaynaklanıyor. Ulus devlet kavramının yıkıcı etkileriyle karşılaşan Osmanlı devlet adamlarının da çeşitli arayışlara girdikleri hatırlanacaktır. Kuşkusuz ki ulus devlet anlayışı sadece Osmanlıları etkilememiş, komşu iki çokuluslu imparatorluk olan Avusturya Habsburgları ile Rus Romanovlar da derinden sarsılmıştı. Kimlik tartışmalarının yayılması kaçınılmazdı. Ruslar ve daha büyük ölçüde Osmanlılar ise aynı zamanda “batılılaşma” sorunu karşısında da bir yaklaşım geliştirmek zorunda idiler. Osmanlılar İslam ülkesi olarak bu konuda daha daha ağır bir travma yaşadılar ama Ruslar da her zaman “Batı’nın Doğu’su” olarak görülmüşlerdi. İsmayılov, Çadayev’in 1830’lu yıllarda kaleme aldığı “Rusya ne Doğu ne Batı ülkesidir;  tarihi sürekliliği olmayan ve ‘moral kişilik”ten yoksun bir ülkedir” sözlerini aktararak bu bakışın Rusya’daki bir etkisini vurgulamaktadır. Keza Rusların bir kısmı söz konusu ikiliğin yaratıcısı olarak gördükleri Ortodokslukla ilgili olarak ülkelerinin Hıristiyanlığı Bizans’tan almış olmasını bir şanssızlık olarak görmüşlerdir. Öte yandan her iki devlet de ortak bir kaderi paylaşmış, batılılaşma amacıyla reform yukarıdan aşağı gerçekleştirilmiş, Osmanlılar doğal olarak bundan daha çok rahatsızlık duymuşlardır. Süreçlerle birlikte tepkilerin de oldukça farklı olduğunu söylemeye gerek yok ama batı karşısında uyum ve direniş sorunlarının her iki ülkede de derin etkiler yarattığı konusunda kuşku duyulamaz. Rusya’da Avrupa merkezli bakış ile Asyacı bakış arasındaki fark kısmen de modernistler ile gelenekçiler arasındaki ayırımla çakışmak suretiyle önemli bir tartışma alanı yaratmıştı ki, Avrasya tezlerinin ilk temeli buradadır. İsmayılov’un ifadesini aktarırsak, Batı karşıtı gelenekçiler için “Büyük Petro kötülükleri başlatan kişi olmaktaydı.” Şayet onun Osmanlılardaki muadilini arayacak olursak bu rolü aynı yolda canından olan III. Selim ile büyük reformcumuz II. Mahmut’a vermemiz gerekecek. Ne var ki onların girişimleri birçok nedenle Rusya’daki kadar güçlü bir devlet yaratamadı.

Batı karşıtlığı bir yana, Ruslar çokuluslu bir imparatorlukta milliyetler meselesi konusunda da hem Romanovlar hem de SSCB döneminde ve sonrasında çözümler üretmek zorunda kalmışlardır. Meseleye temel bakış açıları ise bu coğrafyada yaşayan halkları Rusya’nın bir parçası haline getirmenin yolları ve tarihi zeminini bulmaktı. (Bunun bir başka ifadesi asimilasyondur. Türklerin ve diğer Müslüman halkların asimilasyona direnmeleri ise sayısız baskı ve faciaya neden olmuştur. Altınordu devletinin yıkılmasından sonra da, 16. yüzyıldan 1917’ye kadar Türklerle sürekli savaş yaşamaları bu sorunu ayrıca ağırlaştırmaktaydı.) Bu çerçevede bazı Rus düşünürleri Türkler konusunu sadece asimilasyon uygulayan devlet ve kiliseye bırakıp, gerisini görmezden gelmişler, Rusya’nın Türk/Tatar hâkimiyetindeki iki yüzyıllık dönemi ile bunu izleyen uzun Türk topraklarının fethi dönemini tarihlerinden silmeye çalışmışlardır. Buna karşın Asyacılar arasında Rusya’nın temelindeki Tatar hakimiyeti dönemini belirleyici olarak görenler de olmuştur. Onlara göre Rusya, Cengiz Han ve Timur’un birleştirici devlet anlayışının devamıdır. Bu unsur Asya’nın birleştiricisi, kendi içerisinde yerleşiklik ile bozkır göçebeliğinin unsurlarını birbirine bağlayan çok derin bir (devlet) geleneğinin taşıyıcısıdır. Ancak Rus düşüncesinde milliyetçilik çok temel bir akımdır ve gerek sağda, gerek solda, Türklük daima kontrol altında tutulması gereken bir sorun olarak ele alındığı için, Türk geçmişinden söz etmek bölücülük olarak görülmüştür.

Bu koşullara rağmen İsmail Gaspıralı ve Yusuf Akçura gibi Türk düşünürler Avrasyacılık görüşü içerisinde Türk-Müslüman halklar için bir yer bulmaya çalışmışlardır. Gaspıralı Türklerin politik olarak Ruslarla birlikte olmalarını kaçınılmaz görmekle birlikte, bu büyük devletin sınırları içerisinde kültürel kimliklerini koruyup geri kalmış durumlarından kurtulmalarının yollarını yaratmak istemiştir. Bu bakımdan Rusları Türkler için batılılardan daha olumlu ilişkiler kurabilecek bir ulus olarak tanımlamıştı. Ancak, Ruslar bundan etkilenmemişler, esasen Avrasyacılık üzerinden Türkçü bir görüş geliştirilmesini hoş karşılamadıklarını da pratikte acımasızca göstermişlerdir. Yusuf Akçura ise Gaspıralı’nın Türk kimliğinin koruyucusu olarak gördüğü İslamiyetten daha fazla Türk kimliği üzerinde durmuş, imparatorluk sonrasında doğması muhtemel koşullar için siyaset geliştirme arayışına girmiştir. Ne var ki, Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra imparatorluklar yıkılırken ne Bolşevikler, ne de Ankara yönetimi Avrasyacı görüşlerin gelişmesine prim vermemiştir. Devrimden sonra emperyalizme karşı devrimin doğuda yayılması için ezilen uluslar olarak tanımladığı Türk ve Müslüman alemlerinin örgütlenmelerini savunan Sultan Galiev, üyesi olduğu SBKP tarafından diğer Müslüman komünistlerle birlikte tasfiye edilmiştir. Müslümanlık ve Türklük Ruslar için ya asimilasyonu gereken, ya da ancak “tahammül edilebilecek” birer kimlik olmuştur.

Burada İsmayılov’un “batıcılar ise doğulu olan her şey gibi müslümanları bir utanç kaynağı olarak görmüşlerdir” tespiti bize yabancı gelmemektedir. Aynı duygu Türkiye’deki batıcıların da bir kısmında açık, bir kısmında örtülü şekilde var olmuştur ve İslam kültürünü tasfiye edilmesi gereken bir kültür olarak görmeleri günümüzde yükselmiş olan bir tepki yaratmıştır. Toplumlar çok dolambaçlı yollardan geçerler. Türkiye’de en batıcı siyaseti izleyen yönetimler, aynı zamanda İslam kültürüne en bağlı görülenlerden oluşabiliyor. Batı ile İslam arasındaki ilişkilerin Haçlı Seferlerinden beri aldığı karmaşık biçimler henüz yeterince incelenmiş olmaktan çok uzaktır (bu konu Avrasyacılık ile hepten ilgisiz değildir).

Rusya’ya dönersek, İsmayılov’da, “bu ülkede Pantürkçü düşünceye karşı, Avrasyacı düşünce içerisinde Cengiz Han mirasını onların elinden almak ve Türklerin kendi özel milliyetçiliği yerine kendilerini pan-Avrasyacı başka bir milliyetçiliğin bir bölümü olarak görmelerini sağlamak amaçlanmaktadır” şeklinde bir tespit yer almaktadır. Burada farklı bir “emperyal” veya “coğrafi temelli” bir milliyetçilikten söz edilmesi elbette ki dikkat çekicidir ve yazar bunları tanımlamaya girişmektedir. Ne var ki buradaki çeşitli tanımlama çabalarından anlaşıldığı şekilde, “Avrasyacı entelijensiyanın ileri sürdüğü Avrasya milliyetçiliği genelde etnik milliyetçiliğe, özelde de Türkçülüğe karşı bir tepkidir. Türkçülüğün ‘etnik’ temeldeki bütünleştiriciliğine Avrasyacılar ‘kıta’ temelli korumacılığı çıkarmışlardır.” (s.98) Ne var ki bunun nasıl olacağı büyük ölçüde temennilere bırakılmış bir şey olarak durmaktadır. Avrasyacılık her ne kadar Panslavizm, Panturanizm veya Panislasmizm’den daha önemli “olmalı” deniyorsa da bu sadece “çözülemeyecek büyük bir düğüme” veya “tarihi gerekliliğe” bağlanmaktadır. Bu birliğin temeli kuşkusuz ki Rusya-Avrasya devletçiliği olacaktı. Amaç Rusya’nın kültürel ve tarihi birliğini garantiye almaktı. Rusların bir bölümü, toplumlarının Türk gerçeğiyle birlikte yaşamak zorunda olduğunu kuşkusuz ki görmüşlerdi, sorunları bu gerçeği kendi hedefleriyle uyumlu hale getirmekti.

Romanovlar ve Osmanlıların tasfiyesinden sonra SSCB ve Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulmalarını takiben varlığını sadece Avrupa’daki Rus sürgünleri arasında sürdürme fırsatı bulabilen Avrasyacılık düşüncesinin canlanmasının koşulları üzerinde durmak gerekir. Batının etki alanı Türkiye’de 1920’lerden 40’lara kadar kısmen sınırlanmış, Rusya’da ise Soğuk Savaş’ın belli aşamalarına kadar tam bir karşıtlık halini almıştı. Ancak iki toplum birbirlerine karşı da kapalı hale gelmişler ve bu dönemde SSCB’de Türkler gene ağır baskı ve kıyımlara uğramışlardı. İsmayılov Türkiye’de ise Türkçülüğün Almanya’nın da etkisiyle bu dönemde ırkçı bir çizgiye yöneldiğini, bunların kalıntılarının daha sonra Soğuk Savaş’ın anti-komünist akımına dönüştürüldüğünü anlatıyor. Gerçekten bu henüz Türkiye’de iyi bilinmeyen bir konudur. Almanların Nazizm döneminde Türkiye’deki faaliyetlerinden, 1960’larda  ABD taşeronu Alman istihbaratının yönetiminde açılan komando kamplarına kadar olan konularda yeterli yayın olmaması şaşırtıcıdır (belki de şaşırtıcı değildir demek gerekirdi). Her halükarda, Türkiye’nin bu dönemde Asya Türk dünyasına sırtını dönmüş olduğu ve SSCB’nin çöküşüne karşı hazırlıksız yakalandığı tespiti de tam olarak doğruları ifade etmektedir. Yeni bağımsızlığını kazanan Türki ülkelere karşı (bazen oportunistçe girişimler de yapılmıştır) tutarsızlık içerisinde bocalanmasında siyasetçilerinin basiretsizliği kadar, ülkenin dış politikada edilgenliği de rol oynamıştır. Nihayet Türkiye’nin yönü güneye döndürülmüş olup, milliyetçi-laisist kesimin halen batı denetiminde süren tasfiyesinde bu faktör küçümsenmeyecek rol oynamıştır.

Şurası muhakkak ki, 20. yüzyılın savaş bilançolarını en büyük kayıplarla kapatan iki ülke Türkiye ve Rusya olmuştur. Gerçi Hohenzollern ve Habsburglar da tarih sahnesinden silinmiştir ama Almanya hiç değilse AB’nin patron vekili olarak yeni dünyada kendisine bir yer yaratmayı başarmıştır. Osmanlılar 1918’de, Rusya ise birçok badire atlattıktan sonra Soğuk Savaş’ın sonunda dağılmıştır. İsmailov Rus siyaset bilimci Panarin’in “4. Dünya Savaşı başlamıştır, 3’sü Soğuk Savaş idi”  tespitini aktarıyor. Bizim görüşümüze göre Birinci Dünya Savaşı’ndan Soğuk Savaş’ın sonuna kadar olan mücadeleler (1914-1989) tek bir büyük mücadele idi. Ama sonuçta bu bir adlandırma sorunudur. İster 3. ister 4. deyin (kimileri Soğuk Savaş yeni biçimlerde devam ediyor diyor) işin özü mücadelenin sürüyor olmasıdır. Bu mücadele ilginçtir, gene hem Rusya, hem de Türkiye için bir hayat memat meselesi haline gelmiştir. Bir bakıma 1918’e geri dönülmüştür. Bu koşullarda, Panarin Slav-Türk sentezini batıya direnecek Avrasya bütünlüğünün yolu olarak görmektedir. Bu yaklaşımını esas itibariyle (Rus-Ortodoks ağırlıklı) bir kültürel temele oturtmak istemektedir. Görüşlerini bu yazının devamında ayrıntılı olarak ele alacağımız Dugin ise Avrasya’yı geleneksel Rus devletçiliğinin eski imparatorluk (veya SSCB) sınırları içerisinde -tabii Rus gözetiminde- tekrar bütünleşme sağlayacağı bir –jeopolitik- oluşum olarak düşünmektedir. Rusya’nın tek kutuplu bir dünyada felakete doğru gittiğini, çok kutuplu bir dünyayı kuracak ve dünyanın kaderini belirleyecek olan gelişmenin ancak Avrasya sayesinde mümkün olacağını ifade etmektedir. Hatta buna kaderci bir bakışla yaklaşmaktadır.

Dugin ve diğerlerinin bu meseleye nasıl baktığının ayrıntılarına girmeden önce İngiliz jeopolitik uzmanı Halford Mackinder’in Avrasya konusunda öne sürdüğü etkili tezi hatırlamakta yarar var. Ona göre orta ve batı Asya (temelde Hazar çevresi) dünyanın jeopolitik merkezini (heartland) teşkil ediyor ve küresel hakimiyet için kritik bir öneme sahip bulunuyor. Bu teori, Amerikalı Mahan’ın denizlere ve okyanuslara hakim olanın dünyaya hakim olacağı teorisine rağmen (daha doğrusu onunla birlikte) çok itibar gören bir yaklaşım olmuştur. Deniz güçlerinin bu bölgeye ne kadar önem verdikleri Karadeniz’den Afganistan ve Pakistan’a kadar olan geniş bölgelerdeki yoğun faaliyetlerinden açıkça görülmektedir. Batılılar heartland teorisini rimland (kenar ülkeler) teorisi ile tamamlamışlardır. Buna göre heartland, onu çevreleyen ve denize ulaşımı olan kenar ülkeler ile denetim altına alınacaktı (Türkiye, Irak, Pakistan vs.).

Yukarıdaki yaklaşımlar ışığında heartland’ın genel olarak Rusya/Avrasya ile çakıştığı ve batının kuşatmasını kırmak için gayret göstermesi gerekliliği kolayca anlaşılmaktadır. Dugin Rusya için Avrasya birliğini hayati öneme sahip bir tasavvur olarak görmekte ve en büyük potansiyel düşman olarak da Çin ve batı güdümündeki Türkiye’yi görmektedir. Bu nedenle Türkiye’ye karşı olan her oluşumun (başta Ermeniler ve Kürtlerden söz etmektedir) desteklenmesini savunmaktadır. Bu sayede aynı zamanda Pantürkçülük düşmanı da etkisizleştirilecek, Azerbaycan Rusya, Ermenistan ve İran arasında paylaştırılarak Türklerin Kafkasya’da etkinlik kurmaları önlenecektir. Almanya, İran ve Japonya başta olmak üzere tüm diğer ülkeleri ise Rusya’nın potansiyel müttefiki olarak görmektedir. Dugin’in jeopolitik gereklilikleri ve amaçları ile faşizmden komplo teoriciliğine kadar uzanan diğer görüşlerini yazının bir sonraki bölümünde ele alacağız.

Mehmet Tanju Akad

Benzer yazılar

Yanıt verin.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Do NOT follow this link or you will be banned from the site!