Aydınlık Karanlığı Yenecek -Av. Mehdi Bektaş

Yerel seçimlere gidiyoruz düşüncesiyle solun içinde bulunduğu durumu yazacaktım, ancak ülkede gündem o kadar hızlı değişiyor ki sonraya bıraktım. Hepimizin bildiği gibi gündem kamu malının yağmalanması, kamuda israf, Türk parasının yabancı paralar karşısında erimesi, Atatürk’ün vasiyetini çiğneme niyeti, Papaza az ceza vererek ABD’ye gönderme zorunluluğu, gazeteci Cemal Kaşıkçının Suudi Arabistan Konsolosluğu’nda vahşice katli, ABD’nin üsler kurduğu, silah yığdığı Suriye toprağı Fırat’ın batısındaki Membiç’e ve Fırat’ın doğusundaki Ayn El Arap (Kobani),Tel Abay, Kamışlı bölgelerine askeri harekat söylemi, Danıştay 8. Dairesi’nin “Öğrenci Andı”nın okutulmamasını iptal kararı.

Bütün bu tartışmalı konular, ülkenin kuruluş ilkelerine, kurucu liderlerine, Cumhuriyetin çağdaş değerlerine savaş açan, mazlumun malına göz dikerek Suriye’yi dağıtmaya kalkan AKP iktidarının izlediği ekonomik, sosyal, siyasal, kültürel politikalarının kaçınılmaz sonucudur. AKP’nin iktidar olduğu 2002 yılından bu yana devlet, “devlet malı deniz yemeyen domuz” diyenlerin elinde aşiret devletine dönüştü, devlete, yargıya, orduya saygı ve güven kalmadı.

AKP iktidarı, 12 Eylül 2010 Anayasa değişikliği referandumuyla Anayasa Mahkemesi ve Hakim ve Savcılar Yüksek Kurulu’nun yapısını, 13 Nisan 2017 Anayasa değişikliği referandumuyla devletin laik, demokratik ve parlamenter düzenini altüst etti, liyakata göre değil tarikata göre atanan siyasetçi, memur, toplumsal hayata yön veriyor, okullarda, üniversitelerde bilim değil cehalet fışkırıyor. Bu işin bu noktaya gelmesinde, 12 Eylül 2010 referandumuna destek olan, emperyalizmin hizmetkarı, liberalizmin savunucusu, soldan dönme “Yetmez ama evet”çilerin, 13 Nisan 2017 referandumuna destek olan “Tanrı Dağı Kadar Türk Hıra Dağı Kadar Müslüman(!)” MHP’nin katkısı edilemez, ağır sorumlulukları vardır, suçludurlar, yakınmaya hakları yoktur.

AKP yargıyı iğdiş etmiş, suçluluk korkusuyla yargıya saldırıp duruyor. Yerleşmiş tüm kavramları altüst ediyor, yasa yerine kararnameyle, tüzük ve yönetmenlik yerine emirname ile memleketi yönetme derdinde, yargıdan istedikleri gibi kararlar çıkınca koro halinde “bağımsız yargı”, “hukuk” dillerinden düşmüyor, istedikleri gibi karar çıkmayınca “yargı vesayeti var, hukuk guguk olmuştur” diyorlar.

AKP Reisi, hem devletin, hem hükümetin, hem yasamanın, hem yargının, hem ordunun hem de partinin başı; her konuyu biliyor, her konuya giriyor. Öyle ki hem komutan, hem savcı hem yargıç, hem ulema, hem müderris, eşi benzeri bulunmayan, yeri doldurulamayan bir fani. Bir cinayet mi işleniyor savcıdan, yargıçtan önce o konuşuyor, kanıtları tartışıyor, suçluyu suçsuzu ayırıyor; asker polis operasyon mu yapıyor, emniyetin, ordunun sözcüsü yokmuş gibi o açıklıyor, günlük hava raporu verir gibi tesirsiz hale getirilen terörist sayısını bildiriyor. Ülke ekonomik dar boğaza mı girmiş, döviz kurunun düşmesini yükselmesini o söylüyor, ürün taban fiyatlarını o açıklıyor. Bakan, genel müdür, elçi, vali yok, yalnızca o var…İçişlerinde o dışişlerinde o! Demokratik devlet ve toplum hayatında böyle bir şey olabilir mi? Tanrı bile dünyevi ve uhrevi alanlarda meleklerini yetkilendirmiş, Peygamberlerini görevlendirmiş… Fani dünyada bir kula bu kadar iş ve sorumluluk yüklenir mi, bu kula eziyet değil midir? Bir gün iktidardan düşerse nasıl hesap verecek, ah vah edecek, fani dünyadan göçüp gidince bu kadar yükle, aldığı ahlarla sırat köprüsünü nasıl geçecek? Derdi beni almadı elbet, ama bir hatırlatayım dedim!

Milli Eğitim Kanunu’na dayanarak Milli Eğitim Bakanlığınca çıkarılan İlkokullar Yönetmenliğinin 12. Maddesinde yer alan, 1933 yılından 2013 yılına kadar 80 yıldır her gün dersler başlamadan önce öğretmenlerin gözetiminde ilkokul çocuklarına okutulan:

“Türküm, doğruyum, çalışkanım,

İlkem; küçüklerimi korumak, büyüklerimi saymak, yurdumu, milletimi özümden

çok sevmektir.

Ülküm; yükselmek, ileri gitmektir.

Ey Büyük Atatürk! açtığın yolda, gösterdiğin hedefe durmadan yürüyeceğime

ant içerim.

Varlığım Türk varlığına armağan olsun.

Ne mutlu Türküm diyene!” yazılı “Öğrenci Andı”nın okullarda okutulmasını, AKP iktidarı 8.Ekim 2013 tarihinde yaptığı yönetmelik değişikliği ile yasaklamıştır.

Bu yasaklama karşısında bazı kişi, kuruluş, eğitim sendikası yargıya başvurarak, işleminin hukuka uymadığını ileri sürerek Danıştay’a iptal davası açmıştı. Türk Eğitim-Sen Sendikası’nın açtığı davayı 24.4.2018’de millet adına karara bağlayan Danıştay 8.Dairesi, 16 Ekim 2018’de kararını Uyap’a koymuş ve kamuoyunun bilgisine sunmuştur.

24.04.208 tarih ve 2018/2319 sayılı kararda, “Dava konusu kararı hukuki bir zemine oturtacak, idarenin takdir hakkını ve düzenleme yetkisini kamu yararı ve hizmet gerekleri uyarınca kullandığını ortaya koyacak yeterli bilimsel gerekçenin bulunmadığı, Türk Devletini ve milletini ebediyete kadar yaşatacak, çağdaş uygarlığın ve medeniyetin ortağı ve öncüsü yapacak, toplumun ve kişilerin refah, huzur ve mutluluğunu sağlayacak yeni nesillerin yetiştirilmesi olan milli eğitim sistemimizin temel amaçlarını gerçekleştirmesini içeriği itibarıyla sağlamaya yardımcı olabilecek nitelikteki öğrenci andının kaldırılmasına ilişkin değişikliğin haklı ve hukuksal temellere dayandırılmadığı anlaşıldığından dava konusu düzenlemede hukuka uyarlık görülmemiştir” denilerek andın yasaklanması işlemi iptal edilmiştir.

Karara milliciler sevinmiş, ümmetçiler ve ayrılıkçılar üzülmüştür. Halkın dinini, etnik kimliğini istismar ederek 16 yıldır iktidarını sürdüren AKP’nin sözcüleri, yandaşları, daha dava bitmeden Danıştay 8.Dairesi’ne savaş açtılar, saldırıya geçtiler. Adalet Bakanı Abdülhamit Gül, “Yargı kararları ihtilaf çıkarmaz, ihtilafları giderir. Bunun yolu Anayasa’ya sadakatten, her organın kendi meşru sınırları içinde kalmasından geçer. Anayasamıza göre Danıştay, yerindelik denetimi yapamaz, idarenin yerine geçerek karar veremez. Bir yürütme tasarrufunun bilimsel temelini sorgulamak da yargının anayasal konumunu, kabiliyetini aşar.” diyerek saldırıyı başlatmış, vaiz kökenli avukat, eski Adalet Bakanı Bekir Bozdağ, “Hukuka uygunluk denetiminin sınırlarını aşmış, -kendisini yürütmenin yerine koymuş, -yürütmenin takdir hakkını yok saymış, -dahası yürütmenin takdir yetkisini bizzat kullanmıştır. Kısaca; anayasa ve yasayı alenen çiğnemiştir.” sözleriyle saldırıyı büyütmüştür. İktidardan nemalanan yandaş, yazılı ve görsel basın saldırıyı günlük olay haline dönüştürmüştür. Danıştay hakim ve savcılarına ayar vermek için Külliyede düzenlen sempozyumda Reis kükremiştir, “Yaptığımız düzenlemeyi iptal edecekseniz benim burada ne işim var gideyim” demiş, yargıyı şamar oğlanına çevirdiklerini unutarak, “5 yıldır neredeydiniz” diye sormuştur.

Binlerce yıl önce tek tanrılı dinlerin doğuşuyla birlikte ortaya çıkan hükümleri, hadisleri, bugünün çağdaş toplumunda geçerli olduğunu kanıtlamaya çalışan bu kafa, Fransız Devrimi ile ortaya çıkan çağdaş değerlerle savaşıyor. Nüfus cüzdanında, tapu senedinde, taşıdığı pasaportunda, cüzdanındaki parada Türk sözcüğünü görüyor, sorun etmiyor, “Öğrenci Andı”nda görünce strese giriyor, afakanlar basıyor. Bunlara sormak gerekmez mi, malını mülkünü satarak yönettiğiniz devletin adı Türkiye Cumhuriyeti, yaşadığınız ülkenin adı Türkiye, kullandığınız dilin adı Türkçe değil mi? Bu ülkede yaşayan halka, etnik kökenine, dini inancına bakmaksızın Türk Milleti denilmiyor mu? Türk deyince aklınıza ırkçılık geliyor da, Ermeni, Rum, Kürt, Çerkez, Gürcü, Laz, Arap, Acem deyince demokrasi özgürlük mü geliyor? Türk’ün faşisti varda Rum’un, Ermeni’nin, Kürt’ün, Laz’ın, Çerkez’in, Gürcü’nün, Arap’ın, Acem’in faşisti yok mu? Türk Müslüman ‘da, Kürt, Laz, Çerkez, Gürcü, Arap, Acem Müslüman değil mi? Bir milletin kimliği ile çocuklar yetiştirilmeyecekte kimin kimliği ile yetiştirilecek? Dünyada kimliksiz yetiştirilen çocuk var mı? Çocuklarına İngilizler İngiliz, Amerikalılar Amerikan, Fransızlar Fransız, Almanlar Alman, İtalyanlar İtalyan, Ruslar Rus, Yunanlılar Yunan, Çerkezler Çerkez, Gürcüler Gürcü, Araplar Arap, Çinliler Çinli, Japonlar Japon diyor da bir şey olmuyor, Türkiye’de “Türküm” demek mi sorun oluyor? Neden Türküm denilmesine, ant içilmesine karşısınız? Aslında niyetinizi sözleriniz ele veriyor, bir kesiminiz çocukların Ümmetçi yetiştirilmesini istiyor, bir kesiminiz ise etnikçi kalmasından yanasınız. Okumasını, milli duygularla yetişmesini pek istemiyorsunuz. Çocuklar “akl-ı baliğ=ergin” olmadan kuran kursuna giderken bunlar çoluk çocuk demiyorsunuz, “dindar ve kindar nesil” yetiştirirken utanmıyorsunuz, çocuklara azınlık kimlikleri dayatılırken sorun olmuyor, milli kimlik kazandırınca sorun oluyor. Dinciliği, mezhepçiliği, etnikçiliği özgürlükçülük sanan bazı saftiriklerde, Irak’ta, Suriye’de, Afganistan’da ve dünyanın birçok yerinde yaşanan dinci, mezhepçi, etnikçi çatışmaları, akan kanları, dökülen gözyaşlarını görmezden gelerek bunlara destek oluyor, tabii ki ham hayal görerek boşa nefes tüketiyorlar.

Bilmeyenler bilsin ki Danıştay hem danışma organı, hem ilk derece mahkemesi hem de temyiz merciidir. İlk derece mahkemesi olarak, idari işlemlerin, idari eylemlerin, idari sözleşmelerin, ilgililerin dava açması üzerine hukuka uygun olup olmadığını inceler ve karara bağlar. İdari işlemleri, yetki, şekil, sebep, konu ve maksat yönleriyle alır. Yetki unsuru idari işlemi “kimin” yaptığını, şekil unsuru işlemin “nasıl” yapıldığını, sebep unsuru işlemen “neden” yapıldığını, konu unsuru “ne” yapılmak istendiğini, amaç unsuru “niye” yapıldığını araştırır, bu sorulara yanıt arar. Danıştay 8. Dairesi, “Öğrenci Andı”nın okullarda okutulmaması işlemini yetki, şekil, sebep, konu ve maksat yönlerinden incelemiş, ne, neden, niye sorularının cevabını aramış, hukuka uygunluk görmemiş, değişikliğini iptal etmiştir. Burada AKP sözcülerinin ileri sürdüğü gibi yerindelik denetimi yoktur, idarenin yerine geçip yeni bir düzenleme yapılmamıştır, yapılan 80 yıldır kesintisiz okunan “öğrenci andının” ilkokullarda okunmasını yasaklayan işlemin iptalidir.

AKP’nin ve ayrılıkçıların yaygarasının kuşkusuz başka nedenleri de vardır. AKP, Nisan 2019 yerel seçimlerinden başarıyla çıkmak istiyor, bu neden Kürt siyasi hareketinin ırkçı gördüğü MHP ile ilişkilerini kesiyor, Kürtlere ve Kürtçülere şirin görünmeye çalışıyor. Kürtçülerde AKP ile ilişki kurarak şimdiye kadar gerçekleştiremedikleri ham hayallerini gerçekleştireceklerini umuyorlar, görüşelim, Dolmabahçe mutabakatını sürdürelim, barışı sağlayalım sevdasındalar. Bunca yaşanandan sonra gerçek anlamda istediklerinin olmayacağını, olamayacağını bilmeleri gerekir, ancak siyasette dün yok bugün vardır derler, umut ve hayal bitmez, biterse mücadele biter.

CHP yönetimi ant kararına ilişkin bir tepki vermedi, herhalde Türk olmayanları kaybetmek istemiyor, ne yapsalar boşunadır, dik durmayan yıkılır… 29.10.2018

 

Benzer yazılar

Yanıt verin.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Do NOT follow this link or you will be banned from the site!