Bağımsızlık – Saffet Bilen

Yaşamın tüm dünyada izlediği süreç, sözü edilen yaşam formunda, inşa planları ve bu planların hayata geçirileceği organların varlığına bağlı olarak ilerler. Bu doğada da böyledir, İnsan topluluklarında da.

Her insan topluluğunun bu plana ve organlara sahip olduğunu biliyoruz. En ‘ilkel’inden, en gelişmişine kadar. Yine, her insan topluluğunun kendine bir yaşam alanı sınırı belirlediğini de biliyoruz.

Bunun ana nedeni; Bir toplumsal yapının kendi ihtiyaçlarını karşılayacak, yaşamın ertesi günde bu çerçeve de devamını sağlayacak maddi varlıkların sağlanmasını yaratmak zorunda oluşudur. Bu zorunluluk kendi dışındaki dünyadan kendini ayrı tutabilmesine bağlıdır, önemli ölçüde. Çünkü kendi dışındaki dünya, onun özgül problemlerine dönük işlemez. Onun öncelikleri ile dışarının öncelikleri farklıdır. Nadiren üst üste örtüşür. Bu anlamda bir toplumsal dokunun kendi dışındaki dünya ile çizmesi gereken sınır, onun ayrı bir form olarak yaşamasının temel koşuludur. Biz buna Bağımsızlık diyoruz.

Bu süreç tamamen yalıtılmış bir süreç olarak da algılanmamalıdır. Ne kadar mükemmel bir organizasyona sahip olsa da hiçbir topluluk dışındaki dünya ile temas kurmadan da yaşayamaz. İçerdiği ihtiyaç yayılımı dengesizliği onun uzun süre kapalı devre yaşamasını engeller. Bu sebepten topluluk, sırf ihtiyaca bağlı nedenlerden dış dünyaya açık olmak zorundadır. Gereksindiği malzemeyi dış dünyadan temin edebilir.

Topluluk bu nedenlerden dolayı kendini hem dış dünyaya kapatmak, hem de açmak zorundadır. Topluluğa gerekli madde kolaylıkla ulaşabilmeli, ama dış dünyadaki dalgalanmalar toplumun iç işleyişini de bozmamalıdır. Bu süreç ne kadar sorunsuz işlerse, topluluğun yaşamı da o oranda devam eder. Dolayısıyla da bu süreç seçici ve ayıklayıcı olmalıdır. Ve zorunludur da.

Dış dünyada ki koşulların anormal bir şekilde değişmediği koşullarda sürecin işleyişi bu yöndedir genel olarak.

Dünya’da yaşamın koşullarını değiştiren ve bugünkü oksijene bağlı yaşamın ortaya çıkışı bu duruma bir örnek olarak verilebilir. Bu da kendiliğinden işleyen bir sürecin sonucunda oluşmuş, ama bir daha geriye dönüşü olmayan bir değişikliğe yol açmıştır.

Bu uzunca girişten sonra başlıktaki konuya dönülmezse, yazı uzayıp gidecek, dönmekte yarar var.

Batı kapitalizmi dünya egemenliği sürecinde belli başlı iki tür toplumsal doku ile karşılaştı. Bunlardan biri, ilkel diye nitelendirilen topluluklar, İkincisi ise kendilerine benzer gelişkin bir uygarlık yaratmış topluluklar.

İki tür de, yaşanan süreçte, kendi özgüllükleri içinde direnme yolunu seçmiş tümüyle teslim olmamıştır. Tersini düşünmek gücü ve kuvveti elinde toplayanın her şeye egemen olacağını söylemek demektir ki, yaşama uymaz.

Kendileri ve dünyanın geri kalanı arasındaki ilişkide, güçleri ile orantılı, çıkara ve yarara dayalı, karşı tarafın verdiği refleksi takip eden bir çizgi izledikleri de kesin.

Bu çizginin başka bir özelliği ise çevresel koşulların da organizasyonu ile ve işlemin çoğunlukla saldırgan ve yıkıcı bir tarzda yürütülmesi, kendine benzer bir dünyanın inşasıdır.

Binlerce örnek verilebilir bu konuda. Amerika yerlilerinin başına gelenler, Hindistan’da dokumacılığın çökertilmesi için binlerce çocuğun işaret parmaklarının kesilmesi, Çin ekonomisinin ve sosyal ortamın çöküşünü sağlamak için afyon ticareti, Osmanlının parçalanabilmesi ve Latin Amerika’da mevcut egemene kafa tutabilecek merkezi bir devletin kurulmasını engellemek için küçük ulus devletlerin teşvik edilmesi, sömürgeciliğin ipliğinin pazara çıkması sonucu, geliştirilen yeni sömürgeci yöntemler, askeri müdahaleler, hemen akla gelen çarpıcı önlemler.

Bu uygulamaların yetersiz kalacağının, kaldığının görüldüğü yerlerde kendileri ile işbirliği yapacak insanların yaratılması, bulunması. Bu işlemin birebir ilişki kurulmadan tutunda, çeşitli seviyelerde kurulan ve fikri yönlendirmeye dayalı yürüdüğü de unutulmamalı.

En yakın örnek olarak, serbest piyasanın ihtiyaçlarına cevap verme amaçlı ve yetinmeyi, yerli malı kullanmayı öğütleyen toplumsal davranış biçiminin ortadan kaldırılmasını sağlayan propagandayı ve başarısını hatırlamak yeterli olur sanırım.70’li yılların ünlü sloganı herkesin kulaklarında hala. ‘Atın Atın eskimiş çoraplarınızı atın, Jil geliyor’. Yine bir önceki dönemin, ‘Zeytinyağlı yiyemem aman, basma da fistan giyemem aman’ türküsünü.

‘Her şeye eyvallah, ama serbest piyasaya karşı olmaya hayır’, en belirgin kırmızı çizgileri. Buna dokunmayan bir siyasal ve sosyal hareketliliğin dönüp dolaşıp kendi çemberlerinin içine gireceklerini biliyorlar, yılların tecrübeleri sonunda.

Yukarıda kısaca sözünü ettiğim oksijenli yaşamın kendiliğinden ortaya çıkışı ve geri dönülmez bir sürece girilmesi olayına benzer bir gelişme toplumsal yaşamda da var bence. Ve bunun yarattığı ortamın kaçınılmaz yasalarla insanların yaşamını belirlediği ve kurtuluşunda bu gelişmeye bağlı olduğu savlanıyor.

Yaşamın doğanın herkese eşit sunduğu, doğal besin depolarına dayalı yaşam tarzının terk edilmeye başlandığı, insan emeğine dayalı bir yaşamın ortaya çıkışından söz ediyorum. Dünya üzerindeki yaşamın çoğunluğu bu temel üzerinden yürüyor.

İnsan eliyle ortaya çıkmış bu zorunluluk, bugün yaşananların da kaçınılmaz yaratıcısı mıdır? Yaşanan süreç, bu çerçevede ele alınmalıdır. Böyle ise insanlık için bir çıkış yok, burası da açık. Sistem yürümüyor artık.

İnsan emeğine dayalı bir yaşamın zorunlu çalışmaya ve adil olmayan bir paylaşıma endeksli ele alınmasındadır sorun kanaatimce.

Kapitalizmin bu gelişmenin doruğu olduğu savı tamamen propagandadır. Ama başarılı da olmuştur. Kendini sistemin muhalifi olarak gören akımlar, temeli hiç değiştirmeden salt kendilerinin önderliğinde gerçekleşeceğini söylemekten öteye bir öneriye de sahip değiller. Kapitalizmin kendine benzer bir dünya yarattığı tespitinin sorgulanmadan kabulünü, hatırlamak yeter sanırım.

Handikap buradadır. Yaratılan temele basarak bu cangıldan çıkış yoktur. Bu yolun bir yere çıkmadığı, başlanılan noktaya dönüldüğü yaşandı geçen yüzyıl, hem de çok zengin çeşitlemeyle.

Kapitalizm, insan bencilliğinin ve doymazlığının doruğu, saldırgan, yok edici özellikleri ağır basan bir sistemdir özetle.

Ne kadar uzak olursanız o kadar iyidir.

Bunun adı da gerçek bir bağımsızlıktır. Ve Şekli değil, tüm yaşam önerileri ile bütünlüklü ele alınmalıdır.

Bağımsızlık, özgürlük ve paylaşımın, yaşanabilir bir dünyanın birbirinden ayrılmaz ilkeler bütünü olduğu unutulmamalıdır.

 

Benzer yazılar

Yanıt verin.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Do NOT follow this link or you will be banned from the site!