Başkanlık Sistemi Üzerine Düşünceler-Prof. Dr. Ali Murat Özdemir

Giriş

Akli dengesi yerinde olan insanlar arasında sağlam bir siyasi-toplumsal kriz yaşamadığımızı düşünen var mıdır acaba? Zannetmiyorum. Peki, varlığı su götürmeyen bu krizden yeni bir hükümet biçimi ile çıkabilir miyiz? Bu soru artık sıkça sorulmaktadır. Okumakta olduğunuz yazı da zikredilen bu soru ekseninde şekillenecektir.

 

(Uzun cevap tarafından kesintisiz olarak takip edilecek olan) Kısa cevap şöyle: Siyasal-toplumsal krizler yeni hükümet biçimleri önererek atlatılamaz. Kriz dediğimiz şey mevcut haliyle toplumsal yapımızın güncel ve somut çelişkilerimizi erteleme kapasitesindeki azalmaya tekabül etmektedir zira.

 

Krizin semptomlarından birisi de isteksizliktir. Çoğu “hüzünlü ödün verme faaliyetine” denk gelen tavırlardan müteşekkil olan toplumsal pratiklerimizi olduğu halleriyle sürdürme konusundaki isteksizliğimiz, toplumsal yapımızın somut çelişkilerimizi erteleme kapasitesindeki eksikliğinden başka neye tekabül edebilir ki? Bir an gelir artık toplumsallığı yeniden üretme isteğimizi (yutkunmalarımızı, hukuka bağlı kalma hevesimizi, biraz daha sabredince işlerin düzeleceğine yönelik imanımızı) külliyen terk edebiliriz. “Külliyen terk etmenin” mevcut toplumsal konumumuzu yukarıya doğru değiştireceğine ya da beklemenin her durumda kaybettireceğine yönelik inanç arttığında her şey beklenmedik bir hızla değişir.

 

Hükümet biçimleri, muhakeme biçimleri, güvenlik personeli istihdam biçimleri, eğlence biçimleri, yeni futbol seyir nizamları, cenaze adapları, kandil kutlama üslupları, düğün biçimleri, bıyık biçimleri, davet biçimleri vs… hepsi bu “terk etme, hem de külliyen terk etme” ihtimalinin varlığında anlam kazanır. Bunların hiç biri toplumsal krizi aşmak için değildir. Bunlar, bütün bunlar, bunlarla gelen bütün karanlıklar, “değirmenin üstü her gün yel olsun” diyedir…

 

Krizin büyüğü-küçüğü; yapısalı-arızisi; kalıcısı-geçicisi olabilir. Ama krizlerin hepsi, kapitalist sistemin ve bu sistemi ayakta tutan ideoloji, aygıt, kurum ve örgütlerin çelişkileri erteleme kapasitesinde büyük ya da küçük ölçekte bir azalmaya denk gelir.

 

Sistemdeki azalma temsille alakalı ise, yani kriz, büyük, yapısal ve kalıcı ise; hiçbir normatif/anayasal hokkabazlık türü yelin esişini daim kılmaz, garantiye almaz. Bir başka deyişle, yapısal kriz söz konusu olduğunda hükümet biçimleri ve bu biçimlerin gerçekleşmesini sağlayacak anayasal değişiklikler çare değildir. Krizi gidermez, belki onun yıkıcı enerjisini başka bir boyuta taşır.

 

Şunu da akılda tutalım: Krizin etkilerini kendi menfaati için kullanmaya çalışan eylem odakları (siyasi özneler) her durumda krizi çözmeyi (sistemin çelişkileri erteleme kapasitesini artırmayı) istemekle yükümlü de değildirler. Özellikle daha iyisini umamayacak durumda olanlar (daha kötüsünden korkanlar) çıkmazların uzamasından yana tercih bildirirler. Bu son duruma girmiş bir siyasi öznenin, sonradan toparlanıp eski güzel günlerine geri dönebildiği görülmemiştir.

 

İster çaresizlikten, ister yapacak daha iyi bir iş olmamasından, ister yeni şiddet teknolojilerine yönelik ihtiyaçtan olsun bugün Türkiye’de birileri anayasa yapım işine girişmiştir. Şu durumda birazdan kopacak olan vaveylayı hesaplayıp, bir takım tanım ve saptama yapmak; dolayısıyla anayasa yapım sürecinin (itiş-kakışının) -gönüllü gönülsüz- taraflarına birkaç hususu hatırlatmak yerinde olacaktır.

 

Konvansiyonel olmayan bir anayasa tanımı

1-Anayasa yapım işine girişecek kimselere getirilebilecek ilk öneri, yapacakları şeyi önce kendilerine bir tanımlamalarıdır. İnsan tanımlayamadığı bir şeyi yapamaz zira. Alın size konvansiyonel/klasik olmayan tanım: “Anayasa hâkim bir cumhuriyet projesinin normatif ifadesidir!”. “Niye klasik bir tanım verilmedi?” diye sorabilirsiniz. Hâkim bir cumhuriyet projesinin yokluğunda, konvansiyonel/klasik anayasa tanımlarınız bir işe yaramaz. “Devletin yapısını ve yurttaşların devlet karşısındaki temel haklarını içeren bir metin” olarak anayasa (klasik) tanımı anlamını yitirir; klasik bir tanım verilememesinin sebebi budur. Bir başka deyişle, “Hak ne?”, “Bir hak el ne zaman temel/esas hak olur?”, “Temel olmayan haklara ne yapacağız?”, “Çatışan temel haklar arasında hangisini seçeceğiz?”, “Devletin karşısı neresi?”, “Devletin biçimi içeriğini nasıl etkiler”, “İstanbul’un orta yeri hala sinema mıdır?” ve sair bir milyon soru ile başa çıkmak mümkün olmadığından söz konusu anlam yitimi kaçınılmaz hale gelir.

 

Kıssadan hisse, hâkim bir cumhuriyet projesi oluşturmadan anayasanın ne olduğunu tanımlamaya kalkışmayın. Tanımlayamadığınız şeyi de –sakın ama sakın- yapmayın. Şu da kulağınıza küpe olsun: (Anayasa hâkim bir cumhuriyet projesinin normatif ifadesi olduğundan) projeniz, hakim bir projeniz yokken –haliyle- bunun normatif ifadesi de olmaz. Cüssesi olmayanın gölgesi olur mu hiç? Tekrar edelim: Anayasa yaparak hâkim bir cumhuriyet projesi oluşturamazsınız. Kendisi yokken normatif ifadesini aramayın, olmaz, önce hâkim bir cumhuriyet projeniz olmalıdır.

 

“Cumhuriyet projesi” ve bunun “hâkim olması hali”

2- “Cumhuriyet projesi, hem de hâkim bir cumhuriyet projesi” olacak deyip duruyoruz. Cumhuriyet projesi denilen şeyin ne olduğu hususu tartışılmalı öyleyse. Tanım 1: Cumhuriyet projesi dediğimiz şey, “mevcut onca çelişkiye rağmen, ön-verili olmayan toplumsal bütünlüğü neden her gün aynen yeniden üretmemiz gerektiği” sorusuna verilen cevabın toplumu oluşturan öbeklerin en az birisi içerisinde kabul görmesi durumunun kelli felli ismidir. Cumhuriyet projelerinin belirli bir yapıcısı bulunmaz, bunlar pek çok kimsenin, odağın, failin çoğu kez tasarlanmamış katılımlarıyla oluşan öznesiz süreçlerin ürünüdürler. Birinci tanım kapsamında cumhuriyet projeleri bir yüzü geleceğe bakan bir diğer yüzünü ise muhayyel bir geçmişe dayandıran silindirik (boru kılıklı) rüzgâr/yel makinelerine benzetilebilir. Tanım 2: “Cumhuriyet projesi” verili bir toplumsal zaman ve uzamda bulunan kimselerin, geleceği, kapitalist toplumsal formasyonlara mündemiç onca çelişkiye rağmen (verili sınırlar içerisinde) bir arada kurma gerekçelerini içeren birbiriyle tutarlı (aynı ideolojik formasyondan neşet eden) hikâyeler, inançlar, ön-kabuller, gerekçeler, mitler, hesaplar ve dahi planlar, toplamına verdiğimiz “uygun ad”dır. Söz konusu “uygun ad” kendisine denk gelen anlatıları taşımaya hevesli insan öbeği içerisinde çöreklenen çeşitli illete -en başta da isteksizlik illetine- melhem/merhem olabilecektir.

 

Geleceği bir arada kurmak şart olmadığı, toplumsal çelişkiler çoğu kez katlanılabilirlik sınırlarını aştığı ve kendi içinde haklı öfkelerin bir kısmı uçarken bir diğer kısmı biriktiği için, hâkim bir cumhuriyet projesinin (ve bunun ürünü olan toplumsal bütünlüğün) varlık ya da yokluk durumunun küçük hayatlarımız üzerine doğrudan ve büyük etkiler üretebileceği zahmetsizce söylenebilir.

 

“Anayasa hâkim bir cumhuriyet projesinin normatif ifadesidir” dedik. Ardından cumhuriyet projesinin anlamını sorguladık. Peki, projenin hâkim olması ne ifade eder? İlgili projenin en velut, keskin hasımları için dahi mevcut diğer olasılıklara nazaran “ehveni şer” haline gelmesini ifade eder. Belirtelim: Projenin hasımsız –herkes için doğrudan istenebilir- olması durumunda, iktidar “tadından yenmez” bir hale gelir. Ama “ehveni şer” formülü bile işe yarar. Bu durumda da sisteminiz (şer ve şiddetin yanı sıra) rıza (dahi) üretecektir. (Hâkim olma hali için daha fazla lakırdı arayabilecek ilgili okur, Ana Fikir sitesinde yayınlanmış bulunan “Hipokrasi ve Hegemonya” başlıklı çalışmayı da karıştırabilir.)

 

Bağlantılı sorular

3-“Hâkim bir cumhuriyet projesi bulunmasa ne olur?” Evvelden bulunduydu da ne olduydu?” gibi sorular üretilebilir. Toplumsal bütünlüğü sağlayan en temel unsurlardan birisi başta da ifade edildiği gibi hâkim bir cumhuriyet projesidir. Ve şu noktada biliyoruz ki toplumsal bütünlük ön-verili değildir. Hâkim bir cumhuriyet projesinin bulunmaması durumu bu nedenle geçici olmak gerekir. Söz konusu durum kalıcı hale gelir ise ya olağan üstü usullerle yeni bir proje oluşturma teşebbüsleri gündemi kaplar ya da toplum parçalanır. Olağan-üstü usuller deyince aklınıza yalnızca bir taraf (darbe meselesi) gelmesin. Hâkim/hegemonik olamayıp da (çoğunluğa, Körfez kaynaklarına vs. dayanarak) iktidarda bulunanlar da kendilerince bir şeyler yapacaklardır artık. Belki de başkanlık sistemine yönelik talepleri bu son durum kapsamında değerlendirmek gerekir.

 

Netice

Nihayetinde, bugünün Türkiye’sinde (yani hâkim bir cumhuriyet projesine sahip olmayan bir ülkede) başkanlık sistemi, krizi yükselerek aşmaya yarayabilecek imkânlar sunmamaktadır. Krizi uygun şekilde aşabilmek için isteksizliğimizi adanmışlığa çevirebilecek bir rüzgâr makinesi gerekir. Bu da yetmez rüzgâr makinesinin ürettiği yel bütün değirmenlere dönme gerekçesi üretebilecek kadar güçlü olabilmelidir. Bir başka deyişle hegemonik cumhuriyet projesi denilen şeyin tesisi ve etkisi, rıza üretebilme kapasitenizle (göreli de olsa istikrarlı hale getirebileceğiniz bir birikim rejimi sunma becerinizle) bağlantılıdır.

 

Rıza değil de şiddet üreterek hükmetmeyi hedefleyenler (başkanlık sistemini krizi yükselerek aşmak için değil de sunabileceği ek şiddet imkânları için isteyenler) için çok ama çok güçlü küresel müttefikler gerekir. Bunlardan da mahrumsanız, hem doğa-üstü hem de ikna edici hikâyeler yazabilmeniz beklenir.

Benzer yazılar

Yanıt verin.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Time limit is exhausted. Please reload CAPTCHA.

Do NOT follow this link or you will be banned from the site!