Başkanlık Sisteminde Adalet Olmaz Huzur Bulunmaz-Av. Mehdi Bektaş

AKP yönetiminde garip bir ülke olduk. Ne doğru dürüst bir sınav, ne doğru dürüst bir seçim yapılıyor ne de adaletli bir iş oluyor. Siyasi iktidar, yasama, yürütme, yargı yetkisini ele geçirmiş, yargı eliyle Laik Cumhuriyetin can damarlarını tıkıyor, ülkenin geleceğini karartarak umutları tüketiyor.

Bu iktidarı ülkenin başına musallat edenlerin başında, Anadolu’ya göz diken, Sevr’le göremediği hesabı Lozan’a karşın işbirlikçileriyle görmeye kalkan emperyalizm ile çıkarlarını hilafet, saltanat, Osmanlılık davasında gören, bu hayallerle yanıp tutuşan dinciler var.

Herkesin bildiği gibi emperyalizm, ilkellikten kurtulamayan, bağnazlıktan çıkamayan, “Hasta Adam” olan Osmanlı’yı dağıtmaya karar verir, I. Dünya Savaşı sırasında Türk coğrafyasını Arap ve Rum coğrafyası diye ayırır, Türkleri Anadolu’nun ortasında dar bir bölgeye sıkıştırmaya, silahlarını alıp ordusunu dağıtmaya kalkar. Mustafa Kemal öncülüğündeki Kuvva-ı Milliciler, derlenip toparlanarak, Türk ordusunun elinde kalan Misak-ı Milli olarak belirlenen Anadolu ve Trakya topraklarında silahlanır, direnir, emperyalizmin Türkleri sürme ve tarihten silme emellerine engel olur.

Kuvva-ı Milliciler, Osmanlı bakiyesi topraklarda kurtuluşu sağlayıp laik cumhuriyeti ilan edince sahneye önce emperyalizmin beslemesi hilafetçi, saltanatçı, cemaatçi, tarikatçı dinciler ortaya çıkar, “Devletin dini olmalıdır”, “Laiklik dinsizliktir” diyerek Cumhuriyete savaş açar; İngiliz emperyalizmin gazıyla “Din elden gidiyor” teraneleriyle cumhuriyeti yıkmak, ülkeyi bölmek için Şeyh Sait ortaya çıkar. Elazığ’ı ele geçirerek Diyarbakır’a yönelir (1925) “Cumhuriyet ordusunun kahreden yumruğunu” yer; ancak Misk-ı Milli sınırları içinde ki Halep, Musul elden gider. Buralar önce İngiliz Fransız emperyalizmin eline düşer, şimdi de ABD emperyalizminin elinde can çekişiyor. Bu isyandan beş yıl sonra Menemen’de irtica ortaya çıkar, devrim şehidi Kubilay’ın başını keser (1930), bedelini vahşeti yaptıkları yerlerde asılarak canlarıyla öder, ortalık süt liman olur.

1939-1945’de yaşanan II. Dünya Savaşı’nda birbirlerinin kanını akıtan, mezarını kazan emperyalistler, savaştan sonra eski defterleri yeniden açar. Ekonomik alt yapısını tamamlayamamış, halkını eğiterek feodallikten kurtulamamış, sanayisini kuramamış, uygarlığı yakalayamamış topluma çok partili hayatı dayatır. “Demokrasi demokrasi” diyerek genç cumhuriyeti tuzağa düşürür, Cumhuriyet düşmanı toprak ağası, tefeci, bezirgân, mütegalibe işbirlikçi takımını iktidara taşır.

Emperyalizmin işbirlikçisi bu takım “Küçük Amerika olacağız”, “Her mahallede bir milyoner yaratacağız” diyerek, Cumhuriyet’in aydınlanma yuvalarını, Köy Enstitülerini, Halkevlerini kapatır. Eğitimi dinselleştirmeye, laik cumhuriyeti kemirmeye, cumhuriyetin yokluk içinde kurduğu uçak ve silah fabrikalarını kapatmaya, binalarını çürütmeye başlar. Maden ve petrol aranmasını, işletilmesini yabancı şirketlere verir. TBMM’nin kararı olmadan Kore’ye asker gönderir. Doğu batı arasında denge siyaseti güderken Atlantik İttifakı içinde yer alır, NATO’ya girer; devlet hazinesinden beslenerek, örtülü ödeneği kişisel çıkarlar için kullanır. Eşitlik, özgürlük, adalet isteyen yurttaşı, yazarı, çizeri içeri tıkar; baskıyla ve zulümle hüküm sürmeye kalkar, halk destekli 27 Mayıs ihtilaliyle yıkılır.

27 Mayıs 1960 ihtilali ile ’yeniden ayağa kalkan Laik Cumhuriyet, iki meclisli (senato + millet meclisi) parlamentoyu (TBMM) açar. Kişi ve konut dokunulmazlığını, özel hayatın gizliliğini, haberleşme, seyahat ve yerleşme, vicdan ve din, düşünce, bilim ve sanat, basın ve yayın, toplantı, gösteri, yürüyüş yapma özgürlüğünü, dernek, sendika kurma, toplu sözleşme ve grev yapma hakkı tanıyan, özerk üniversite, tarafsız radyo-televizyon, haber ajansı, kamu kurumu niteliğinde meslek kuruluşlarının faaliyetlerini güvence altına alan, mahkemelerin kuruluş ve bağımsızlığını, hâkimlik teminatını, hâkim ve savcıların özlük haklarını ve disiplin soruşturmalarını karara bağlayacak olan Yüksek Hâkimler Kurulu’nu, Yüksek Savcılar Kurulu’nu, yasamanın faaliyetlerinin Anayasa’ya uygunluğunu denetleyecek Anayasa Mahkemesini, seçimlerin yargı yönetim ve denetim altında yapılmasını sağlayacak Yüksek Seçim Kurulu’nu oluşturur, Türk toplumunun çağdaş uygarlık seviyesine erişmesi ve Türkiye Cumhuriyetinin laik niteliğinin korunmasını amaçlayan Devrim Kanunlarını güvence altına alan yeni bir Anayasayı halkoyuna sunar ve yürürlüğe koyar.

Türk toplumunun gördüğü, laik, demokratik, insan haklarına saygılı, eşitlikçi, özgürlükçü, hukukun üstünlüğüne dayanan bir devlet ve toplum düzeni kurmayı amaçlayan bu Anayasa’ya ilk karşı çıkan, emperyalizmin işbirlikçi, özel girişimci, yerinden yönetimci Hürriyet ve İtilaf çizgisinin sürdürücüsü, Demokrat Parti’nin mirasçısı Adalet Partisi olur. Liberal ve demokrat olduğunu ileri süren bu parti, devrikleri işledikleri suçları gözardı ederek demokrasi şehidi ilan eder. Liderleri Süleyman Demirel, bir yandan “Yollar yürümekle aşınmaz” diye özgürlükcülük yapar, bir yandan korkutan varmış gibi “Kimse Müslümanım demekten korkmamalıdır” diyerek tarikatları siyasette kullanır, “Tespih çekenle tetik çeken bir midir?” sözüyle dinci çetelere perde olur, “Üçe karşı üç” diye tempo tutarak, Deniz, Yusuf, Hüseyin’in asılması için milletvekillerine evet oyu kullandırır, devriklerin intikamını üç devrimci gençten alma bayağılığına düşer.

Bunlara Cumhuriyete tek devletçi, tek milletçi, inkârcı, imhacı, asimilasyoncu diyen ayrılıkçılar, “Laikliği dinsizlik sayan” dinciler, bu Anayasa burjuva anayasasıdır diye iktidarla devleti karıştıran, iktidarı hedef alacağı yerde devleti hedef alan, “Katil İktidar” yerine “Katil Devlet” sloganını öne çıkaran kimi sol çevre katılır.

Sonuçta birbirinin karşıtı olan bu çevrelerin isteği olur. 1961 Anayasası 12 Mart 1971 faşist muhtırasıyla önce budanır. Sonra “Anayasa bize bol geldi başladık içinde oynamaya” diyen 12 Eylül 1980 faşist darbesiyle ortadan kaldırılır.

Yürürlüğe konulan 1982 Anayasası, cumhuriyetin temel ilkelerini korurken, icrayı güçlendireceğim diye temel hak ve özgürlükleri kısıtlar ve içini boşaltır. Bir yandan haklardan söz ederken öte yandan “ancak” diye istisnaları sıralar, Senato’yu kaldırarak iki meclisli sisteme son verir. Anayasal düzeni yasaları denetleyerek koruyan Anayasa Mahkemesi’nin, idarenin Anayasa ve hukuka uygun eylem ve işlemde bulunmasını sağlayan Danıştay’ın görev ve yetkilerini daraltır.

1961 Anayasası’na karşı çıkanlar, bu düzenlemelerle 1961 Anayasasını arar duruma gelir. Toplumda itirazlar yükselir, eleştiriler artar. Avrupa’ya uyum sağlama adı altında birçok madde değiştirilir. Toplum, cumhuriyetin temel ilkeleri, kuvvetler ayrılığı, yargı bağımsızlığı, temel insan hakları ve özgürlükler korunuyor düşüncesiyle,1982 Anayasasını içine sindirmeye çalışır, ülkede olumlu bir hava eser.

2002 yılında iktidara gelen dinci AKP iktidarı, bu olumlu havayı fazla içine sindiremez, hukukun üstünlüğünü, kuvvetler ayrılığını savunan emperyalizm karşıtı kesimlere saldırır. İşbirliği yaptığı Feto çetesiyle birlikte düzenledikleri kumpaslarla, açtırdıkları davalarla orduya, yargıya operasyon üstüne operasyon çeker. Cumhuriyetin temel ilkelerini ve devrim kanunlarını çiğner; kuvvetler ayrılığını, yargı bağımsızlığını yok eder, parlamenter sisteme son verir, cumhuriyetin kurucu liderine ve Lozan kahramanına “iki Ayyaş” der.

Devletin yetkileri sınırsız sorumsuz bir kişinin eline geçer, monarşik görünümlü bir dikta sistemi kurulur.

Dünyanın hangi demokratik ülkesinde vardır, hem taraflı hem tarafsız, hem devletin hem iktidarın hem de iktidar partisinin başı; iktidarı tutan muhalefete çatan, meclisi devre dışı bırakarak kararnamelerle ülke yöneten bir cumhurbaşkanı. Cumhurbaşkanı kurum olarak parlamenter sistemde olur, bu sistemde kuvvetler ayrılığı, bağımsız yargı esastır. Ülkemizde kuvvetler ayrılığı ve bağımsız yargı yoktur, o nedenle ülkemizde cumhurbaşkanının adı var, ama öz olarak yok.

Böyle bir sistemde İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı seçiminin YSK eliyle iptaline şaşmamak gerekir. Olmaz olamaz deniyordu, YSK üyelerinin seçilişine bakınca durum apaçık ortaya çıkıyor.

YSK yargı organı değil, yargıçlardan oluşan bir kuruldur diyenler var. Ne denirse densin, seçim kanununun uygulanmasından seçimin kurullarının oluşturulmasından, seçimlerin adalet içinde düzenli yapılmasından, seçim kurallarının uygulanmasından sorumlu olduğuna ve itirazları kesin karara bağladığına göre, yaptıkları iş “Seçim Yargısı”dır.

Seçmen, oy kullanacağı sandık kuruluna başvurur, kimliğini verir; seçmen listesinde adı bulunur ve karşısını imzalar. Eline oy pusulası, zarf ve mühür verilir. Kapalı seçim kabinine girer. Tercih ettiği partiye ve adaya mührünü vurur veya vurmaz; oy pusulalarını zarfın içine koyar, kabinden çıkar, mührü sandık kuruluna verir, zarfı seçim sandığına atar ve böylece görevini yapar.

31 Mart 2019 tarihli yerel seçimde, İstanbul’da seçmene üç oy pusulası ve bir zarf verilir. Oy pusulasının birinde büyükşehir belediye başkanı adaylarının, ikincisinde ilçe belediye başkan adaylarının, üçüncüsünde ilçe belediye Meclisi üyesi adaylarının adları yer almakta, muhtar ve ihtiyar meclisi adaylarının oy pusulası seçim kabinindedir.

YSK, seçmenin ilçe belediye başkanlığı, ilçe belediye meclisi üyeliği, muhtar ve ihtiyar heyeti azalığı için kullandığı oyları geçerli; büyükşehir belediye başkanlığı için kullandığı oyları geçersiz saydı, büyükşehir belediye başkanlığı seçimini iptal etti, 23 Haziran 2019’da yenilenmesine 4’e karşı 7 oyla ve çoğunlukla karar verdi.

İlçe belediye başkanı, ilçe belediye meclisi, muhtar ve ihtiyar heyeti için kullanılan oyları geçerli kabul edilip, büyükşehir belediye başkanlığı için geçerli kabul etmemek anlaşılır bir durum değil. Öncelikle bu karar usul (yöntem) yönden sakat. 7 asil 4 yedek üyeden oluşan kurul toplantılarına yedek üyeler katılsa bile, asıl üyeler varken yedek üye asil üye gibi davranamaz, oy kullanamaz. Basına yansıdığına göre asıl üyelerin 3’ü, yedek üyelerin 1’i seçim iptaline karşı çıkmıştır. Asil üyelerin 4’ü iptali yönünde oy kullandığına göre, yedek üyeler oy kullanmasaydı da 3’e karşı 4 oyla seçim yine iptal edilirdi, yedek üyelerin kurula dâhil edilip oy kullandırılmasının hukuken hiçbir anlamı yok. Bence burada yapılan, iptal kararının nitelikli çoğunlukla alındığının kamuoyuna yansıtılmasıdır, başka bir neden görünmüyor.

İptal ve seçimin yenilenmesi kararı, öküzün altında buzağı aramanın, tekeden süt sağmanın tipik örneğidir. Gerçekten olmaması gereken yapılmıştır. Yapılanın “Seçim Hukuku”yla hiçbir ilgisi yoktur. Bu tamamen YSK’nın oluşumu, kurula üye seçimi ve buna bağlı olarak siyasi iktidarın yönlendirmesi ve baskısıyla doğrudan ilgilidir.

2002 yılında iktidara gelen AKP, Laik Cumhuriyeti dağıtmak, ilkelerini çiğnemek için yargıyı koçbaşı gibi kullanır. Bunu, geleceğini liyakate değil iktidarın lütfuna bağlamış; yargıya yerleşmiş, tarikatçı, cemaatçi, partizan hâkim ve savcı eliyle yapar. Cumhuriyetin can damarlarına ot tıkar, bağımsız ve tarafsız yargıyı bağımlı hale getirerek kifayetsiz muhterisler eliyle yerlerde süründürür.

12 Eylül 2010 halk oylamasından bu yana siyasi iktidarın başı cumhurbaşkanı olmuştur, iktidar milletvekilleri TBMM’nde çoğunluktadır. Meclis, cumhurbaşkanın istediği her yasayı çıkarmakta, her düzenlemeyi yapmaktadır. Siyasi iktidarın başı cumhurbaşkanı, meclisten çıkan yetki kanuna dayanarak kararnamelerle istediği düzenlemeyi yapar, istediği kısıtlanmayı, yasaklamayı devreye sokar, ülkeyi yönetir.

Anayasa Mahkemesi, yetki kanununu çiğnenerek çıkarılan cumhurbaşkanlığı kararnamelerini inceleyemem, seçim dönemlerinde YSK cumhurbaşkanı sıfatı taşıyor diye iktidar partisinin başkanı olan cumhurbaşkanının konuşmalarını ve eylemlerini denetleyemem der.

Bir seçimde herkesin uyacağı kurallar vardır, bu kurallar kişiden kişiye değişmez, herkesi bağlar. Cumhurbaşkanı tarafsız olsa bu makul görülebilir, ancak cumhurbaşkanı taraf ve taraf olmanın ötesinde iktidar partisinin başkanı. Anayasa Mahkemesi, YSK üyelerinin bu durumu düşünmemesi mümkün mü?

İktidarın başı, cumhurbaşkanı sıfatını kullanarak, yasal sınır tanımayacak, devletin her imkânını rahatça kullanacak, her ortamda ve her koşulda gideri devlet kesesinden karşılanan toplantılar yapacak, sınırsız konuşacak, buna karşın muhalefet yasal sınırlar içine hapsedilecek, seçim adaleti ve dürüstlüğünden sorumlu YSK’da bu duruma seyirci kalacak, dur diyemeyecek, hukukun olduğu yerde böyle bir durum olabilir mi?

Bakın bunlar neden oluyor? 15 üyeden oluşan Anayasa Mahkemesi’nin 3 üyesini iktidar milletvekillerinin çoğunlukta olduğu TBMM, 12 üyesini ise Cumhurbaşkanı seçiyor. (Anayasa md.146).

Yargıtay ve Danıştay üyelerini Hâkim ve Savcılar Kurulu’nu (HSK) seçtiğine göre (Anayasa md. 154,155), 13 üyeden oluşan HSK’nın üyeleri nasıl belirleniyor. HSK’nın başkanı Adalet Bakanlığı, Müsteşarı doğal üye, 11 üyenin 3’ü Yargıtay,1’i Danıştay, 3’ü öğretim üyesi ve avukatlar arasında olmak üzere 7’sini iktidar partisi milletvekillerinin çoğunlukta olduğu TBMM seçiyor, 3’nü adli hâkim ve savcılar arasından, 1’ni idari hâkim savcılar asından olmak üzere 4’nü de Cumhurbaşkanı belirliyor. (Anayasa md. 159).

Böylelikle HSK üyelerinin belirlenmesinde, Yargıtay’a, Danıştay’a, mahkemelere hâkim seçiminde cumhurbaşkanının ve iktidarın kesin bir ağırlığı söz konusu.

Anayasa’nın 79. Maddesine göre, seçimleri yargı organlarının genel yönetimi ve denetimi altında yapılmasını sağlayacak olan 7 asil 4 yedek üyeden oluşan Yüksek Seçim Kurulu’nun, 6 üyesini Yargıtay, 5 üyesini Danıştay kendi üyeleri arasından seçerek belirliyor, seçilenler kendi aralarında ad çekme yoluyla 2’şer yedek üye saptıyor.

Böylece mecliste çoğunluk olan iktidar partisi, cumhurbaşkanı Anayasa Mahkemesi üyelerini, Yargıtay ve Danıştay üyelerini, hâkim ve savcıları atayan Hâkim ve Savcılar Kurulu üyelerini rahatça belirliyor; HSK üyelerinin belirlediği Yargıtay ve Danıştay üyelerinin seçtiği YSK üyeleri, Cumhurbaşkanı’na, siyasi iktidara açıktan tavır alabilirler mi?

Yanlış anlaşılmasın bu kurullara TBMM’nin ve Cumhurbaşkanı’nın seçim yapmasına bir itirazım yok, benim itirazım tarafsız olmayan bir cumhurbaşkanının hem devletin hem de iktidarın başı olması, bu konumuyla ve iktidarla birlikte, mahkemelerde ve kurullarda görev yapan yargıç ve savcıları belirlemesinedir. Kuvvetler ayrılığı ilkesine uygun bir yasama, bağımsız yargı, tarafsız cumhurbaşkanlığı olmadıkça, İstanbul seçimi kazanılsa da bu sorunlar bitmez, bitmeyecektir.

Bu nedenle çift meclisli parlamenter sistemi, kuvvetler ayrılığını, yargı bağımsızlığını, bilimi ve laikliği esas alan, eşitliğe, özgürlüğe, insan haklarına dayanan, halkçı bir ekonomiyi, sosyal adaleti amaçlayan, emperyalizme karşı ülke bağımsızlığını güvence altına alan yeni bir anayasa için mücadeleye devam. İstanbul’da yenilenen seçim bunun için yeni bir başlangıç olabilir. Bütün yurtseverlere kolay gelsin.
27 Mayıs 2019

Benzer yazılar

Yanıt verin.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Do NOT follow this link or you will be banned from the site!