Batı Kapitalizminin serencamı-Saffet Bilen

Kapitalizmin ortaya çıkışı sürecinde Avrupa tarihine ilişkin, dikkat çeken köşe taşları 1200 yılları öncesi, Batı Avrupa’da toplumsal birliği, düzeni sağlayan güç esasen kilise oldu. Bu olgu, bütün bir bölgenin reflekslerine hâkim olan bir temel de teşkil etti. Örneğin Hıristiyanlık kimliği, haçlı seferlerinin çok sonrasında 16 yy da iki Habsburg hanedanı arasında- Avusturya ve İspanya- sıkışan Fransa kralı 1. Francois’in, Kanuni’den yardım istemesi ve alması sonrasında devreye sokulan bir politikadır. Bu ittifakın yürümemesinin en önemli nedenlerinden biri Hıristiyan bir krala karşı, kâfirlerle yapılan ittifaka Avrupa saraylarından, kamuoyundan gelen tepki ve Fransızların bu tepkilere direnememesidir. Yine, bu olgu toplumsal çözüm arayışı iddiasındaki düşünürlerden, Hıristiyanlıktan gelen bir damar arama şeklinde, bugünkü AB/Türkiye görüşmelerine kadar pek çok konuda etkisini gösterir. Avrupa’da, Ruhban sınıfın hala bu kadar güç sahibi olmasının, politik sınıflandırmalarda sıklıkla kullanılmasının en önemli sebebi bu temeldir.

Düzen, kurulabildiği kadar tüm Avrupalıların, özellikle Vikinglerin, arkasından da Macarların Hıristiyanlığı kabulü ile beş aşağı beş yukarı sağlandı. Slavların da Hıristiyanlığı kabulü, Avrupalıların köle pazarlarını kaybetmelerine yol açtı. Slavların Ortodoks inancını benimsemiş olmalarının nedeni köleleştirme faaliyetidir ve bu durumun Osmanlı yayılmasını kolaylaştıran bir etken olduğunu belirtmekte yarar var. Ortodokslar için, Katolik hâkimiyetindense Osmanlı daha tercih edilen bir seçenek olmuştur.

O dönem araştırmacıları, Avrupa’daki koşulları ıssız, kör ve gelişmemiş bir yer olarak tanımlıyor. Bu durumu MarcBloch Feodal toplum kitabında oldukça çarpıcı olarak anlatır. Yine Ronald Wright, İlerlemenin Kısa tarihi adlı kitabında durumu bütün çıplaklığı ile betimleyen şu alıntıyı yapar; ‘ Örneğin, erken orta çağa ait Fransız Morevenj hanedanlığı dönemi iskeletlerinin kronik açlıktan muzdarip oldukları görülmektedir. Bunun sebebi kısmen, madenlerin silah yapımı için ayrılması ve taş alet yapmayı bilmeyen halkın toprağı tahta çapalar, sabanlarla kazmak zorunda kalmasıdır.’( Age. Dipnot 82)

Deyimin gerçek anlamıyla tanrının unuttuğu bu topraklarda yayılmadan başka bir seçenekte hemen hemen yok gibidir sanki. 12 yy ilk yayılma girişimlerine, Haçlı seferlerine sahne oldu. Zengin ve bereketli Ortadoğu uygarlıklarının talan girişimi, Kutsal toprakların kâfirlerin elinden kurtarılması perdesinin ardına saklandı.

Haçlı seferleri, koyduğu politik hedeflerde başarılı olamamasına rağmen, Batı Avrupalıların bilgi ve görgü hazinesine önemli katkıları oldu. Seferler için toplanan askeri kuvvetler, bölgesel ilk merkezi silahlı güç oluşumlarının çekirdeğini oluşturdu. Haçlı seferlerinin son bulması sonrasında, kendi başlarına kalan Batı Avrupalıların çeşitli güç odakları arasında mücadele, üzerinde yükselinecek artı değerin yetersiz oluşundan dolayı, oldukça sert ve uzun oldu. Haçlı seferlerinin hemen sonrasında patlayan yüzyıl savaşları ile örgütlenmelerini biraz daha kuvvetlendiren, bu silahlı kuvvetler daha sonrasında ise, Avrupa’da ki oluşan ulusal birliklerin sağlanmasının en temel araçları oldular. Bu orduların en önemli özelliklerinden biri, çeşitli milliyetlerden ve paralı askerlerden oluşmalarıdır. Bu dönem tarihe yüzyıl savaşları olarak geçti. 14. yy ve 15 yy arasında Fransa ve İngiltere arasındaki bu savaşlar, Avrupalıların neredeyse tümünün birbirlerinin boğazına sarılmış olma durumudur. Bir tek İtalya ve Müslümanların egemenliğindeki İspanya hariç.

Bu dönem ve hemen sonrası, üç kuvvetin Avrupa da geliştiği, belirginleştiği dönemdir. Bunlardan ilki, İtalya ve kent cumhuriyetleri, ikincisi İspanya’da Müslüman egemenliğine son veren, İspanya ve Portekiz’in ulusal birliğinin sağlanması, üçüncüsü ise Güney doğu Avrupa’nın neredeyse tamamının Osmanlı egemenliğine girmesidir.

İtalyan kentleri, Kapitalist gelişmenin Avrupa’daki prototiplerini oluşturdular. Venedik bunların en eskisi idi. Venedik’ in büyük zenginliğinin temelleri ticaret, fetih ve yağmaydı. Toplumun varlığını devam ettirmesinin en önemli faaliyetleri olan gemi ve silah yapım işlerinde, çok sayıda ücretli işçi çalıştırılıyordu. Venedik’ in üst yapısında da, etrafındaki dünyadan ayrılan uygulamalar vardı. Başka İtalyan şehirlerinde de benzer uygulamalar ortaya çıktı. Floransa en parlak örneklerden biriydi. Oldukça gelişmiş, kapitalist tekstil sanayi ve çalışma yaşamından kaynaklanan anlaşmazlıklar ortaya çıkmaya başlamıştı. Bu erken dönem kapitalist örnekler, kendilerini çevreleyen düşman feodal güçlerin içinde uzun süre yaşayamadılar. Ama bu miras, gelecek girişimler için model oluşturdu. Bu etkenin yanında Osmanlı’nın Akdeniz de giderek artan egemenliğinin de, gelişmeyi kısıtlayan önemli bir etken olduğunu belirtmekte yarar var.

İtalyan kentlerinin Osmanlı karşısında ciddi bir varlık gösterememeleri, Akdeniz de Osmanlı egemenliğinin pekişmesi, dışa açılma yolu olarak Avrupalılara bir tek yol bırakmıştı. Açık denizler. Gemi yapımında ki gelişmeler ve pusula kullanımı onlara bu imkânı verdi. Bu seferler sırasında, Avrupa da ki boğazlaşmanın gelecek için Avrupalılara sağladığı bir avantaj da vardı. Ateşli silahlara duyulan ilgi ve barut kullanımının yaygınlaşması. Barut İngiltere, Fransa ve İspanya gibi devletlerin oluşumunda önemli bir rol oynamıştır. Ama baruta sahip olma ve kullanma tekelinin olmayışı, bu söylediğimin pratik karşılığı merkezi bir iktidarın olmayışıdır, bu teknolojinin çok sayıda siyasi unsurun eline geçmesine de yol açtı. Yeni ateş etme teknolojisinin yaygınlaşması, Avrupa’da ağır toplar ve tüm iktidarın merkezileşmesini, ilk sıralar engelleyen bir etki de yapmıştır. Barut ve top teknolojisinin her savaş beyinin kısa sürede eline geçmesi bu sonucun ana etkenlerinden biridir.

Gemiler de topun kullanılmış olması ve gemicilik sektöründe ki yeni uygulamalar, denizlerde hâkimiyeti ele geçirmenin temelini oluşturdu. Çok uzun yıllar Akdeniz de kullanılan Kadırgaların yerini almaya başlayan, kalyonlar önceleri rüzgârsız havalarda işe yaramayacağı düşünülerek çok da rağbet edilmeyen gemilerdi. Akdeniz de kullanımları elverişsizdi. Ama kalyonlar açık denizlerde çok kullanışlıydı, uzun yolculuklara dayanıklı yapısı onların donanmalardaki ana gemiler olmalarına yol açtı. Genellikle kare yelkenlerle donanmış üç direkten oluşan kalyonlar, toplarla donatıldığında güçlü birer savaş aracıydılar. İspanyolların ve Portekizlilerin denizlerde üstünlüğü ele geçirmesinin araçları oldular. Uzun deniz yolculuklarının mümkün hale gelmesi, Akdeniz havzasının hâkim durumunun sarsılmasına da yol açtı. Osmanlı ile açık denizlerde, Hint okyanusunda karşı karşıya gelen Avrupalılar üstün gelmeye başladılar. Osmanlı kadırgaları Portekiz kalyonları karşısında etkisiz kaldılar. Osmanlının ticaret yollarındaki üstünlüğü sarsılmaya başladı.

  1. yy da İspanyol birliğini sağlayan İsabella ve Ferdinand, Batı Avrupa da ki savaşın hemen kıyısında olmanın avantajını da kullandılar. İspanya da ve Portekiz de sağlanan birlik, Avrupalıların zenginlik diyarına, Hindistan’a ve Çin’e, alternatif yollar aramasının öncüsü oldu. Bu girişimlerin sonunda buldukları ise kimsenin aklından bile geçmeyen büyüklükte bir zenginlikti. Yeni Dünyanın zengin uygarlıklarının yağmalanması, talihin Avrupalılardan yana olması sayesinde, Avrupa’dan gelen göçmenlerle birlikte gelen mikropların yardımıyla, çok kolay oldu. Birkaç gemilik bir kuvvetle inanılmaz başarılar sağlandı.

Açık denizlerde ki başarı, yeni keşfedilen yerler ve ulaşılan, yağmalanan devasa hazineler, Osmanlının Avrupa üzerindeki hâkim durumunun sarsılmasının da başlangıcıdır. En azından ne şeytanı gör ne salavat getir deyişinin güzel betimlediği bir durum oluşmuştur. Avrupa için Kara ticari yollarına mahkûm olma durumu ortadan kalkmıştır. Açık denizlerdeki zorluk doğa koşullarıdır. Bununda teknolojik yenilenme ile üstesinden gelme durumu söz konusudur.

Bu gelişmelerin hemen sonrasında, Yeni dünyanın yağmalanan hazineleri Merkezi ordunun düzenli olarak bulundurulabilmesi, bürokrasinin yerleşik hale gelmesini sağlamanın yanında, bilim ve teknolojinin geliştirilmesine de para ayrılmasına yol açtı.

Bu olgunun döne döne üstünde durmamın bir nedeni var. Avrupa’nın ayağa kalkışını sağlayan temel, Avrupa da üretici güçlerin gelişimi ve bunun sonucunda bir toplumsal artı değerin oluşması değildir. Yeni dünyadan gelen altınlar ve gümüş sağladı bu gelişmeyi.

Ulusal birliklerin sağlanması da beş aşağı beş yukarı bu sürecin bir sonucudur. Ve bunu sağlayan daha güçlü merkezi orduları bünyesinde toplamayı başaran, o günün toprak ve savaş beyleri, sonrasının Krallarıdır. Sonraki yy lar da gelişen Burjuva hareketlenmeler bu sınırlar içinde ve bunları kabul temelinde ortaya çıktı. Bu anlamda doğumdan gelen bir illiyete sahip olduklarını söylememiz yanlış olmaz.

Bu tespit, burjuvazinin kurduğu dünyanın ve hâkimiyetin küçümsenmesi anlamına gelmez. Bunu yapmak son iki yy lık gelişmeyi, yaşanmışlığı inkâr etmenin ötesinde, sınıfsız toplum mücadelesinin intiharı anlamına gelir.

Bu konunun bizim için önemli olan yanı, Burjuva sınıfına verdiğimiz toptancı payelerden vazgeçmek gerektiğidir.

Bu girişin ardından öyküyü de kısaca ele alma zamanı;

İlkel birikim süreci

İspanyolların Yeni Dünyada ki derdi daha fazla gümüş, daha fazla altındı. Cortes’in 1521 de Tenochtitlan’ı yağmalayarak açtığı yolu, Pizarro daha da geliştirdi. 1533 te İnka kralı Atahualpa’ yı kaçırdı. Fidye olarak uyruklarından yaklaşık 7 m uzunluğunda, 5 m genişliğinde ve 3 m yüksekliğinde ki bir odayı hazineyle doldurmalarını istedi. Bu hazine 6 ton altın ve yaklaşık 12 ton gümüşe tekabül ediyordu. 1535 e gelindiğinde ise kolay yağma yolu tükendi. 1555 te gümüş madenciliğinde başka tekniklerin kullanılmasıyla daha da hız kazandı. Bu tekniği, bir Osmanlı uyruğu da olan rahip seyyah olan İlyas Hanna seyahatnamesinde şöyle anlatıyor; ‘Maden sahasında gümüş elde yöntemlerini izledim. Kayaları toz oluncaya kadar ufalayıp suyla karıştırarak bir çamur elde ediyor, daha sonra bu çamura cıva ekleyerek, elde ettikleri bulamacı belirli aralıklarla karıştırarak on-oniki gün bekletiyorlar. Gümüş cıvaya yapışarak, üstte toplanıyor. Sonra bunları öküz derisiyle kaplanmış bir leğende yıkıyorlar. Akan suyla karışımın tozu-toprağı gidiyor, geriye gümüş kalıyor.’ İlyas Hanna Seyahatnamesi,1668-1683 Kitap yayınevi’

Çıktı akıl almaz boyutlara ulaştı.1540 ile 1700 yılları arasında Avrupa’ya giden gümüş miktarı 50 bin ton kadardır. Bunun üçte ikisi Bolivya da neredeyse som gümüşten oluştuğu anlaşılan Potosi dağından çıkarıldı. İlyas Hanna ‘Potosi’nin yakınında bolluğu bereketi dünyaca bilinen, 140 yıldır her tarafından zenginlik fışkıran meşhur bir dağ vardı.’ Diye söz ediyor bu dağdan. 1580 yılında Avrupa’ nın gümüş stoku iki katına çıkmış ve Habsburg hissesi on kat büyümüştü. Habsburglar %20sini almak kaydıyla Amerika kıtasındaki bulabildikleri her şeyin elde tutma hakkını, dileyen herkese verdiklerini hatırlamakta yarar var.

Habsburglar Yeni Dünya gümüşünün çoğunu İtalyan bankerlere olan borçlarını ödemekte kullandılar. Onlarda ellerindeki külçelerin çoğunu patlama yapan Çin ekonomisine gönderdiler. Çin hükümdarı, ülkesine taşınan gümüş külçelerinden bir saray inşa ettirebilir’ diye yazmıştı bir tüccar. (Antonio de la Calanha,1638)( Bkz. Ian Morris, Dünyaya neden batı hükmediyor, Alfa yayınları)

İspanya teoride her yıl bir büyük kalyon gümüşün Atlantik okyanusunu aşmasına izin veriyordu. Diğer malların ticareti de sıkı denetim altındaydı. Bu durum kısa süre sonra devasa bir karaborsa yaratmakta gecikmedi. Kısa sürede, vergi ödemeyen, karşı çıkan herkese ateş açan korsanlar ortaya çıktı. Fransızlar ilk ortaya çıkanlardı. Kayıtlara giren ilk korsan saldırısı 1536 daydı. 1560 ta İngiliz korsanlarında gümrük vergisiz köle satmaya ve madenlerden gümüş taşıyan gümüş katarlarını soymaya başladıkları görülmeye başladı. Üstelik bu korsanlar, Hükümetlerinden İspanyol gemilerini soyma ruhsatı almış, yetkili korsanlar( Corsair) dı. Fransız tahta bacak Le Clark ve İngiliz Francis Drake en ünlüleridir. Drake bir seferinde, bir İspanyol gemisinden 25 ton altın ve gümüşü ele geçirdi. Drake’nin destekçileri %4700 getiri sağladılar bu girişimden. Kraliçe Elizabeth kendi hissesinin sadece dörtte üçü ile İngiltere’nin tüm dış borçlarını kapattı.( Bkz.Ian Morris, age.)

İspanyolların ardından Fransızlar ve İngilizlerde kendi fetihçilerini göndermeye başladılar Yeni Dünyaya. Koloniciler, geliştirilmiş Avrupalar yarattılar. Burada Yüzlerce yıldır sömürdükleri ve ikide bir ayaklanan köylülerden de eser yoktu. Yanlarında getirdikleri mikroplar kıtanın yerli nüfusunu onlar adına halletmişti. Geride kalanları ise Boğaz tokluğuna çalıştırmak oldukça kolay oldu. Bu nüfusun yetmediği yerde ise Afrikalı köleler devreye girdi. İlk köle kafilesi 1510 da geldi. 1650 de ise İspanyol Amerika’sında sayıları Avrupalıları aşmıştı. Kıta yeni bir role hazırlanmaya başlamıştı.

Bu detaylandırılabilecek kısa bilgilerden bir sonuç çıkartmak, en azından birkaç soru sormak lazım.

Avrupa’nın ayağa kalkışını sağlayan gelişmenin ne olduğu sorusuna oldukça net bir açıklama getirir, bu bilgiler. O günkü Avrupa ekonomisinin ve devlet giderlerinin çapı ile ilgili bir fikirde verir. Bu girdinin boyutu ile ilgili elimizde karşılaştırmalı bir analiz olsa daha rahat ve net şeylerin söylenebileceği de aşikâr. Ayrıca para ve servetin kokusunu alan bir topluluğun neler yapabileceğinin hikâyesidir, bu öykü. Doğrudan bir tanık,1638 de Potosi’yi ziyaret eden bir İspanyol yaşananları şöyle değerlendiriyor; ’Potosi’de basılan her peso on yerlinin yaşamına mal olmaktadır.( Antonio de la Calancha,1638. Akt. Ian Morris) Kıtaya gelen Avrupalıları ise bir kronik yazarı şöyle tanımlıyor; ‘Altın ve gümüş hırsıyla akıllarını kaçırmışlar, gözleri dönmüş, çaresizlik içindeki çılgınlara dönmüşler’’ (Felipe Guaman Poma 1614, Akt.Ian Morris)

Avrupa kapitalizminin doğuşunu salt iç gelişmelerin, kendi jargonumuzla soralım, üretici güçlerin gelişmesinin sonucu olarak anlatmaya devam etmeli miyiz?

İlkel birikimin Hollanda evresi

16 yy da Yenidünya, geleneksel düşünceye sahip Avrupalılar için, Avrupa’da bir kara imparatorluğunu inşa etmenin masraflarını karşılayan, bir yağma kaynağı idi. Habsburg’ların bu girişimine karşı koyan üç bölge, kendilerine farklı bir yol çizmeye başladılar. Bunların en başında Hollanda vardı. 1566 da İspanya kralı 2.Philip Engizisyon aracılığı ile Alçak bölgelerde, ‘sapkın’ mezhepleri ortadan kaldırmak amacıyla harekete geçtiğinde, tüm sınıf ve bölgelerden Hollanda halkı ayağa kalktı. Kral yaklaşık iki yüz kişilik bir soylu birliğinin dilekçesini geri çevirdi. Bu bütün sınıflardan halkın Orange prensi sessiz William komutasında birleşmesine yol açtı ve çatışma sürekli bir hal aldı. Sonunda baskıcı ve zorba Vali Alba Dükünün yerine atanan, Parma prensi uzlaşmacı bir politika yürüterek, güney eyaletlerinin desteğini İspanyollar lehine geri kazandı. Sonunda 1581 de Protestan yedi kuzey eyaleti kendi kalıcı birliklerini kurdular. İspanya’dan bağımsızlıklarını ilan ettiler. Hollanda birleşik eyaletleri doğdu.

İspanyollar, atayacakları bir idarecinin bile masraflarını karşılayamayacaklarını düşünerek, yönetimlerini kent ileri gelenlerine bıraktıkları kuzey Hollanda şehirleri, yaşamlarını devam ettirmek amacıyla ticaret ağırlıklı bir yaşam tarzını geliştirmişlerdi. Sular altında olan bu ülkede yakacak odun yoktu. Yakacak olarak turba kömürü kullanıyorlardı. Yiyecek kaynaklarından yoksun olmaları onları denize, balık avına yöneltmişti. Bu balıkları tahıl karşılığı Baltık ülkelerine sattılar. Bu denizcilik ve Ticari becerilerinin artmasına yol açtı. Hollanda kentleri ticaret dostuydu. Güney Avrupa ticaretçi şehirlerinin önemlerini kaybetmeleri sonucunda, buralarda biriken parasal servet buraya aktı. Geliştirdikleri sağlam para politikası, daha çok parayı Amsterdam’a çekti. 1600 geldiğinde Hollanda Avrupa’nın bankacılık merkezi olmuştu. Düşük faiz oranları ile borçlanmayı başaran Hollanda, İspanya’nın gücünü zaman içinde yıprattı. İspanya’nın hakimiyeti 1600 den sonra hızla zayıfladı. Marks bu süreci şöyle anlatıyor;

‘Amerika’da altın ve gümüşün bulunması, yerli halkın kökünün kazınması, köleleştirilmesi ve madenlere gömülmesi, Doğu Hint adalarının ele geçirilmeye ve yağmalanmaya başlanması, Afrika’nın, kara deri ticaretinin av alanı haline getirilmesi, kapitalist üretim çağının pembe renkli şafak işaretleriydi. Bu pastoral gelişmeler, ilkel birikimin belli başlı adımlarıydı. Bunu savaş alanı bütün dünya olan, Avrupalı ulusların ticaret savaşı izler. Bu savaş, Hollanda’nın İspanya’ya karşı başkaldırmasıyla başlar, İngiltere’de jakobenlere karşı savaşta dev boyutlara ulaşır ve Çin’e karşı afyon savaşı ile hala sürer gider.’ (Kapital 1.cilt. Sol yy. s.769).

‘Sömürge sistemi, ticaret ile deniz ulaşımını bir limonluk gibi besleyip olgunlaştırdı. Luther’in ’tekelci şirketleri’, sermaye birikimi için güçlü araçlardı. Sömürgeler, tomurcuklanan manüfaktürler için Pazar üzerindeki tekel aracılığı ile artan bir birikim sağladı. Avrupa dışında düpedüz talan, köleleştirme ve katillik yoluyla ele geçirilen servet, anayurda taşınarak sermayeye çevrildi. Sömürge sistemini ilk kez tam olarak geliştiren Hollanda, daha 1648 yılında ticari kudretinin tepe noktasında bulunuyordu. Güney-doğu ticareti ve kuzey-batı Avrupa arasındaki ticaret ile Doğu Hindistan ticaretinin hemen tamamını elinde bulunduruyordu. Balıkçılığı, deniz ticaret filosu, manüfaktürleri diğer ülkelerden çok daha ilerideydi. Cumhuriyetin toplam sermayesi, belkide geriye kalan Avrupa ülkelerinin toplamından daha önemliydi.(Marks, age.. s.772)

Hollanda’nın öyküsüne, Adam Smith’le devam edelim; ‘1609’dan önce, geniş Amsterdam ticaretinin, Avrupa’nın her yanından getirdiği çentilmiş ve yıpranmış yabancı sikke, o kent parasının değerini, darphaneden yeni çıkmış iyi paranın yüzde dokuz kadar aşağısına düşürdü. Böyle para, bu gibi durumlarda her zaman olduğu gibi, ortaya çıkar çıkmaz eritiliyor yahut dışarı götürülüyordu. Bol paralı tacirler, poliçelerini ödemek için, her zaman yeterince iyi para bulamıyorlardı. Bu poliçelerin değeri ise, önlenmesi için yapılan düzenlemelere karşın, fazlasıyla kararsız hale geliyordu. Bu sakıncaları gidermek üzere, 1609’da kentin kefaleti altında bir banka kuruldu. Bu banka hem yabancı sikke hem de ülkenin tam ayar parasının gerçek değeri üzerinden hafif ve yıpranmış sikke alıyor; yalnız bundan, darphane hakkı masrafı ile başkaca yönetim masrafı için gerekli olanı karşılayacak kadar bir şey düşüyordu. Bu ufak indirme yapıldıktan sonra, geri kalan değer için defterlerinde kredi açıyordu. Bu krediye banka parası adı veriliyordu. Bu para, tamı tamamına, darphane ağırlık ve ayarında parayı temsil ettiğinden, her zaman, aynı gerçek değerde idi; gerçekte de, yürürlükteki paradan daha değerli idi. Aynı zamanda, Amsterdam üzerine çekilen yahut orada muamele gören altı yüz florin ve daha yukarı değerde bütün poliçelerin, banka parasıyla ödenmesi gerektiğine ilişkin kanun çıkarılmıştı. Bu, o poliçelerin değeri üzerindeki bütün kararsızlığı ortadan kaldırdı. Bu düzenlemeden ötürü, her tacir, kendi yabancı poliçelerini ödeyebilmek için, bankada bir hesap bulundurmak zorunda idi. Bu da, banka parası için hatırı sayılır bir talep yarattı.’( Adam Smith, Milletlerin Zenginliği, İş Bankası yy. s. 513-514)

Diğer önemli bir gelişme ise, devlet borçları sistemi idi; ‘Köklerini daha orta çağlarda Cenova ve Venedik’te bulduğumuz kamu kredisi, yani devlet borçları sistemi, manüfaktür dönemi sırasında, genellikle bütün Avrupa’yı sardı. Deniz ticareti ve ticaret savaşları ile birlikte sömürge sistemi bunun için itici güç oldu. Böylece de ilk kez Hollanda’da kök saldı. Kamu borçları, yani devletin yabancılaşması- bu devlet ister mutlakiyet, ister meşrutiyet, ister cumhuriyet olsun- kapitalist çağa damgasını vurdu. Ulusal zenginlik denilen şeyden, modern halkların ortak mülkiyetine gerçekten giren kısmı, bunların devlet borçlarıydı. Bunun zorunlu sonucu olarak, bir ulus ne kadar borçlu olursa, o kadar zengin olur şeklindeki modern öğreti ortaya çıktı. Kamu kredisi sermayenin credosu halini aldı.’(Marks, age s.773)

‘Kamusal borçlanma ilkel birikimin en güçlü kaldıraçlarından birisi halini alır. Bir büyücü değneğinin dokunması gibi, kısır paraya üreme gücünü kazandırır ve onu sermayeye çevirir; ve bunu, sanayide ve hatta tefecilikte kullanıldığında bile kaçınılmaz olan zahmet ve tehlikelerle karşı karşıya bırakmaksızın yapar. Devlet alacaklıları aslında hiçbir şey vermemişlerdir, çünkü borç verilen meblaa, ellerinde tıpkı nakit para gibi iş görmeye devam eder, kolayca devredilebilir devlet tahvillerine çevrilmiştir.’(Marks,age s.773)

Bu süreçte emekçilerin payına düşen ise, kamu borçlarının ödenmesi, zoraki çalışmaya zorlama, kaçanlara hapis ve idam cezaları, korkunç bir yoksulluk düştü. Yine sözü Marks’a bırakmakta yarar var; ‘1648 yılında Hollanda halkı, geriye kalan Avrupa ülkelerinin hepsinden daha yoksul, daha aşırı çalışma içinde ve daha zalim bir baskı altındaydı.’(Age.s772)

Hemen arkasından gelen dönemde ise benzer bir yol izleyerek gelen, İngiltere soyluların birbirini yok etme noktasına kadar gelen savaşın sonunda birleşik bir krallık kurmayı başarmıştı. Soylular, rejimi yeniden kurmaktan aciz bir hale düşmüştü. Düzeni yeniden kurmak kent ileri gelenlerine düşmüştü. Başını soyluların çektiği, yün ticaretinin patlama yapması, İngiliz tüccarları Hollanda tüccarlarından sonra Avrupa’nın en itibarlı tüccarları yaptı. 18 yy başında ise, Hollanda manüfaktürleri çok geride kalmıştı. Hollanda, ticarette ve sanayide ağırlığı olan bir ülke olmaktan çıkmıştı.

Yazı alıntısı bol, bir yazı oldu. Ama kendi cümlelerimdense, dönemin tanığı ve oldukça iyi tasvir eden yazarların cümlelerini tercih ettim. Sonlandırmadan sorumu da sorayım. Gelişimini anlatmaya çalıştığım sistemi, Kapitalizmi, salt iç gelişmelerin bir ürünü olarak değerlendirmek doğru mudur? Baştan itibaren uluslararası bir sistemle mi karşı karşıyayız?

İngiliz birliğinin sağlanması

1455-1485 yılları arasında, İngiltere’de Güller savaşı olarak bilinen dönemde, tahtın ele geçirilmesi amaçlı, York ve Lancaster hanedanları arasındaki savaş, neredeyse birbirlerini fiziki olarak da yok etme noktasına gelmişti. Öyle ki geleneksel soylu sınıfının kökü kazınmak üzereydi. Ülkede krallık otoritesine ciddi şekilde meydan okuyacak güçlü bir soyluluktan eser kalmamıştı.

1485’te York ve Lancaster hanedanlarını evlilik yolu ile birleştiren Tudor’ların iktidara gelişine kadar sürdü bu savaş. Tudorlardan sonra bile, 1630 larda, İngiltere’nin yönetici elit sayıca çok azdı, varolan aristokrasi 122 Lord ve Piskopostan oluşuyordu.(Daha fazla bilgi için bkz, Murray Bookchin, Köylü isyanlarından Fransız devrimine, Dipnot yy)

Soyluların birbirlerini fiziki olarak da ortadan kaldırmaları feodal düzenin temellerinin sarsılması ve ortadan kalkmasının başlangıcı demekti. Bu durum, soylular arasındaki çatışmanın içine dahil olmayan ve ticari karı, savaş yağmasına tercih eden, varlıklı orta sınıflardan yeni bir yönetici sınıfın ortaya çıkmasına yol açtı. İngiltere’deki gelişmeler, eski yaşam biçiminden, yeni yaşam biçimine geçiş anlatımına en uygun gelişmelerden biridir. Ortaya çıkan durum, yaklaşık 100 yıl süren köylü isyanlarının arkasından, ülkenin yöneticisi feodal egemenlerin birbirlerini fiziki olarak ta ortadan kaldırdıkları bir ortamdı. Düzenin kuruluşu var olan başka bir sınıflar, tüccarlar ve kentsoylu sınıflar tarafından üstlenildi.

Kral 7. Henry, krallığı boyunca monarşinin elindeki gücü arttırmaya çalıştı. Ama Krallığa bağlı soylu sınıfı temelli, maaşlı profesyonel memurlardan oluşan merkezi bir hükümet inşa edilemedi. Kral destekleri için tüccarlara, zanaatkarlara, özgür çiftçilere, yeomanlara dayanmak zorunda kaldı. Kanunların uygulanması, vergilerin toplaması, milislerin oluşturulması işleri, sistemin yeniden işletilmesi için, vilayetlerde ve kentlerdeki varlıklı ailelere güvenildi. Tudor kralları ne sürekli ordu, ne de etkili bir bürokrasi kurdular. Toprakların savunulması milisler tarafından gerçekleşirken, pratik işler genel çıkarları Avam kamarasında dile gelen bölgesel üst sınıflar tarafından yerine getirildi.

Anlata geldiğim bu koşullar, İngiltere’ de ticari yaşamın hızla büyümesine yol açtı. Tudorların son günlerinde ise, Deniz aşırı ticaret için adımlar atıldı. İngiliz çıkarlarının Uzakdoğu da savunucusu olacak olan uluslararası bir şirket, 1.Elizabeth’in oluru ile kuruldu. Britanya Doğu Hindistan Şirketini, kraliyet imtiyaznamesi ile İngiliz işadamları ve aristokratları, 1600 yılında kurdular. Hükümet şirkette bir hisseye sahip değildi. Şirketin amacı baharat ticaretine girerek, bu ticaretten pay almak ve Uzakdoğu’ daki Portekiz ve diğer Avrupalı güçlerle yarışmaktı. 1608 de küçük bir filoyla Hindistan’a giden İngiltere Surat kentinde İmparator Cihangir’in izniyle bir ticaret şirketi kurdu. Ama esas tutunma, 1661 de 2. Charles, Portekiz Prensesi Bragançalı Catherine ile evlenince gerçekleşti. Portekiz Prensesi çeyiz olarak Bombay’ı getirmişti. İlk başlarda Peru gümüşü ve Brezilya altını karşılığı, salt ithalata dayanan bir ilişki-güherçile, baharat, çay, pamuk ve ipek ithalatı-,sonraki yüzyıllarda tersine döndü. Şirket başlangıçta pamuklu, ipekli, çivit ve baharat ve güherçile ticareti yapıyordu. Ama Bütün Avrupalılar gibi, İngilizlerde kendilerinden çok ilerde olan bu gelişmiş Ülkede uzun süre kayda değer bir varlık gösteremediler. Ellerindeki en büyük koz Amerika’dan çok ucuza elde ettikleri değerli madenlerdi. İngiliz hükümeti, British East Indian Company (Britanya Doğu Hindistan Şirketi)’ne verdiği talimatta, şirketin yaptığı ihracatta en az 1/10 oranında İngiliz ürünlerinin olmasını istemişti. Bu düşük orana rağmen şirket Pazar bulmada sürekli sıkıntı çekti. Ve bu ihraç mallarının büyük bölümü en fazla Batı Asya’ya kadar gelebildi. Daha sonrasında ise az miktarda çuha, halı, eyer olarak kullanılmak üzere Hindistan’a gönderildi. Giysi olarak kullanılacak türdeki İngiliz malları, Hindistan malları ile rekabet edecek ne kalite de ve ne de fiatta değillerdi. (Daha fazla bilgi için bkz, Andre Gunder Frank, Yeniden Doğu Asya, İmge yy)

Ayrıca Şirketin kendine ait büyük bir ordu kurduğunu belirtmek gerekli. Sonrasında ise, Hint egemenleri arasındaki çatışmaları iyi değerlendiren bu ordu marifeti ile Hindistan sömürge haline geldi.

Doğu Hindistan Şirketinin kurulmasının hemen sonrasında, Stuart hanedanı ve Londra tüccarlarının kurduğu, Kraliyet Afrika şirketi Afrika da faaliyete başladı. Sonrasında da, 1700 lü yılların başında Güney Amerika da faaliyet gösteren Güney Denizi Şirketi var.

Amerikan madenlerinin yağmalanması İspanya ve Portekiz’i, 16 yy da Avrupa’nın yıldızları yapmıştı. Bu ülkelerde biriken muazzam servetin korunması ve el değiştirmesi mücadelesi, İspanya ile İngiltere yi 1500 lü yılların sonunda karşı karşıya getirdi. İspanyollar, altın ve gümüş taşıyan gemilerine İngiliz saldırılarını engellemek için büyük bir donanma ile İngiltere’yi kuşattılar. Bu kuşatma için 1588 yılında yola çıkan ‘yenilmez’ İspanyol armadası 132 gemiden oluşuyordu. Yeri gelmişken, tartışa geldiğim Doğu/batı kıyaslaması ile ilgili, bir kuşatmadan daha söz etmek gerekli. 1274 yılında Japonya’ya saldıran Moğol Hanedanlığı yönetimindeki Çin donanması 2000 gemiden oluşuyordu. Aradaki fark hem tarihsel olarak hem de rakamsal olarak devasa boyutlardadır.

İspanyollar için sonu hüsran olan bu kuşatmadan sonra, denizlerde insiyatif İngilizlerin eline geçti. Tabii ilerleyen yıllar içinde paranın kontrolü de. Sonraki yy ın sonlarında Londra, Batı sermayesinin yeni merkezi oldu. Bu dönem aynı zamanda ülke içindeki ezeli siyasi rekabetin, İskoç/ İngiliz rekabetinin bittiği yıllardır. Kısa bir süre sonra 1700 lü yılların başında İki ülke birleşti.

Bu arada Elizabeth döneminde, deniz aşırı ülkelerde koloni kurulması gündeme geldi. Amerika’da ilk yerleşim birimleri oluşmaya başladı. Bu kararda ekonomik nedenlerden ziyade, toplumsal ve siyasal nedenler rol oynadı esasen. Ülke içinde toprakların büyük çiftliklerin elinde toplanmasına tepki hareketi olan düzleyiciler hareketinden ve yarattığı sorunlardan kurtulmanın yolu olarak gündeme geldi, kolonileşme. Başlangıçta pek desteklenmese de Amerikan kolonileri ekonominin zenginleşmesinde önemli bir işleve sahip oldu.

Kapitalizmin örnek ülkesi olarak tanımlanan bu ülkedeki gelişmeler, mümkün olabilecek en objektif şekilde gözden geçirilmek zorunda.

Anlata geldiğim gelişmeler çerçevesinde, Düzeni yeniden kuran Burjuvazi ile Feodal egemenler arasında temelde bir çatışmadan söz edilemez bence. Sorun çıkmadığı da söylenemez, ama çıkan sorun kurulan sistemin temellerine ait bir çatışma değildi. 17 yy da çıkan çatışmalar, sistem kimin yönetiminde, hangi araçlarla ve nasıl yürütülmeli temellidir. Esas çatışma ağırlıklı olarak, çitleme eylemlerine karşı duran küçük köylüler ve topraklarını yitiren, açlık tehlikesi ile karşı karşıya kalan ve proleterleşen kesimler arasındadır.

Benim buradan çıkardığım sonuç ise, tarih tartışmalarında anlamlı olan çaba, Ezilen Halkın başarılı bir seçenek olarak kendini var edemeyişinin nedenlerini irdelemektir. Bu çerçevede şu veya bu egemenin hangisinin ileri veya geriyi temsil ettiğinin tespitinin çok da bir önemi yoktur.

18 yy da ne yaşandı, yaşananlar bize ne anlatıyor?

  1. yy sonu, 18 yy başında Hollanda’nın etkinliğinin denizlerde zayıflaması sonucunda, Fransa ve İngiltere öne çıktılar. Hedefteki ülke Hindistan’dı.

Daha önce Portekizliler ve Hollandalılar, bu kıta büyüklüğündeki ülkenin kıyılarında önemsiz üsler elde etmişler içerilere girmeyi gözleri yememişti. İçerilere girebilmeyi başarabilmek için arkada daha güçlü ve menfaatlerini burada gören bir devlet örgütü lazımdı.

Bunu yapabilecek iki devletten biri olan Fransa, Vestfalya ve Pireneler anlaşmalarının ardından İspanyol egemenliğinin çökmesi sonucunda, Kıta Avrupa’sının en güçlü devleti olmuştu. Yetişmiş profesyonel askerleri ve modern silahları ile Fransız ordularının önünde duracak bir güç yoktu Avrupa’da o dönem.

Fransız donanması Hollanda ve İngiltere’nin deniz güçlerine meydan okuyabilir, Doğu ticaretinden pay talep edebilirdi. Richeliue ve Colbert uzak denizlerden ve geniş hacimli ticaretten hiçbir zaman gözlerini ayırmamışlardı. Nitekim Fransızlarda bir Doğu Hindistan şirketi kurdular. 1690 da Fransız deniz filosu Hindistan’a doğru hareket etti.

Aslında Fransa’nın deniz aşırı seferlere ilgisi daha önceki yy larda başlamıştı. Yeni Kıta da ilk Fransız bayrağı 1524 te Kıtanın kuzey topraklarında dikilmişti. Fransızlar burada iki şehir kurdular. Montreal ve Quebec.

Ama burada yaşam koşulları çok çetindi. Fransızlar güneye gitmeye başladılar. İlk yerleştikleri yerlerden biri Coraline idi. Fransızlar, kıyı şeridinde yerleşik İngiliz topraklarını hızla at nalı şeklinde çevrelediler. Lousiana, İllionis, Detroit, New Orleans, Fransız yerleşimleri olarak ortaya çıktı. İngiliz yerleşimciler, çetin doğa koşullarını ve Kızılderilileri aşarlarsa, karşılarına Fransızlar çıkacaktı. Yeri gelmişken, sonraki yy da Kuzey/ güney çatışmasında coğrafya ve eyaletlerin neredeyse aynı olduğunu da söylemek gerekir.

Amerika’nın kuzey toprakları İspanyol sömürgeciler için hiçbir zaman cazip olmamıştı. Onlar için yağmalanacak altın ve gümüş birikimleri olan uygar topraklar gözdeydi. Kuzeyi tercih edenler çoğunlukla, din savaşlarından kaçan, açlık çeken diğer Avrupalı tebaalardı. Burada altın yoktu, ama işlenecek toprak, toplanacak kürk ve kesilecek geniş ormanlar vardı. Üstelik merkezdeki baskı unsuru olan devletin memurları da pek sık görünmüyordu.

İngiliz bölgelerine yoğun bir nüfus yerleşti ve bu yerleşenler Kızılderililerle sürekli bir savaş durumunda oldular. Yerleşen nüfus her geçen gün artıyordu. Av alanlarını kaybetmek istemeyen Kızılderililer direniyorlardı. Fransız topraklarının daha elverişsiz oluşu, buralara yerleşimin az olmasına yol açtı. Sayıca az olan Fransızlar Kızılderilileri yaptıkları ticarete ortak ettiler.

Dönem artık, altın ve gümüşün doğrudan yağmasının sonuna gelindiği bir dönemdi. Salt bu yağma üzerinden servet birikimi yapan ve bu güce dayanarak Avrupa egemeni olmaya çalışan İspanyol egemenliği son bulmuştu. Yeni güçler için altına ve gümüşe ulaşmanın yolu, doğrudan el koyarak değil, yapılan ithalatın tekelini ele geçirerek ve kendi topraklarında üretilen malların satılması ile sağlanabilirdi. Deniz yollarının hâkimiyeti bundan dolayı çok önemli hale geldi. Hızla güçlü deniz filoları oluştu.

Kuzey Amerika topraklarında yerleşim deneylerinin sonuçları ve izlenen stratejiler esas hedef Hindistan’da uygulamaya sokulmakta gecikmedi. İngiliz yerleşimleri kıyı şeridindeydi. Doğal sınırlar ve Fransız ablukasının ortasında idiler. Fransızların daha geniş topraklara sahip olmaları, önemli ölçüde yerleşik kabilelerle kurdukları ilişki sayesinde olmuştu. Bu denemelerden çıkartılan dersler sayesinde Hindistan’da ilk adımı atanlar Fransızlar oldular. Fransızlar Hindistan yönetici güçleri ile temasa geçtiler. Onlardan müttefikler aradılar.

Joseph François Dupleix bu politikayı etkili bir şekilde uygulayan kişi oldu. Fransız ticari yapısının İngilizlerden geri olduğunun farkında olan bu kişi, çözümü Hindistan’daki faaliyetin masraflarının oradan sağlanması fikrindeydi. Kurduğu ilişkiler sonunda, Moğollardan Nabap ünvanını aldı. Bu unvan onu basit bir ticaret adamından çıkarıp, Hint prensi yapıyordu. Dupleix bu olanağı sonuna kadar kullandı. Çeşitli güçler arasında kavgadan yararlanarak, dostlar kazanarak, önemli topraklara ve siyasi etkiye sahip oldu. İç çatışmalardan ustaca yararlanan bu zeki yönetici Hindistan’ın en etkili yöneticisiydi, bir müddet sonra.

Fakat bütün bu başarılı grafiğin arkası gelmedi. Ağır askeri harcamalar Paris’in gözünde büyüyordu. Dupleix 1751 yılında Paris’e çağrıldı.

İngilizler ise, Dubleix’in açtığı yoldan yürümeye devam ettiler. Hindistan sömürge haline, birbirleri ile kavgalı yöneticiler arasındaki çelişkilerin körüklenmesi, böl, parçala ve yönet yöntemi ile getirildi. Sonunda Hindistan İngiliz sömürgesi oldu. İngiltere hemen hemen aynı dönemde Kuzey Amerika’yı yitirdi. Ama devasa büyük bir ülke olan Hindistan’ın ve zenginliklerin yağmalanması tek başına, Amerika’nın kaybına rağmen, İngilizlere yetti. İngiltere dünyaya hükmeden bir devlet oldu.

Benzeri gelişmeler zamandaş olarak Kuzey Amerika’da da gerçekleşti. Fransızlar buradaki etkinliklerini de hızla yitirdiler. Fransız girişimciler Fransa’nın iradesi dışında büyük bir imparatorluk kurmuşlardı. Ama Fransa Avrupa’da etkin olmayı tercih eden, buraların öneminin pek farkında olmayan bir devletti. Fransa esasen kara, İngiltere ise deniz gücüydü. Sonunda bütün alanlarda başarısızlık geldi. Ve bu başarısızlık, mevcut yönetimin sonunu da getirdi.

Bizim alışılagelen genel kanımız, bu gelişmenin tarihin akışına uygun olduğudur bilindiği üzere. İleriyi temsil eden burjuvazi, feodallere galip gelmiştir. Bu böyledir gerçekten. Sorun bu olaya yüklenen anlamdadır. Sömürgelerin doğal zenginliklerinin, ham madde olarak ucuza kapatılmasına, işlenen ürünlerin tekrar oralara fahiş fiyatlarla satışına dayanan, sömürgelerde rakip olabilecek sanayinin kökünün kazınmasını ihmal etmeyen, oralarda tek bir ürünün üretimine izin veren bir anlayış egemen oldu. Süreç ana ülkelerdeki üretimi zirveye taşıdı böylece. Bu işlemin olmazsa olmazı ise denizlerde hâkimiyet idi. Ufku buna en uygun olan kazandı sonunda. Ana ülkede ise, daha fazla gelir, daha az yükümlülük anlamına gelen bu sistem bütün egemenlerin benimsediği bir yaşam tarzı oldu.

Özellikle o dönem, iki ülke arasında yönetici elitin bileşimi açısından çok büyük farklılıktan söz edilemez. İkisinde de Burjuvazi ve Aristokrasisinin esasen işbirliği içinde olduğunu söylemek gerekir. Alabildiğine merkezileşen devlet yapılarıdır ikisi de.

Fransa da feodallerin yetkilerinin merkezi devlet lehine, Kral lehine engellenmesi için epeyce tedbirin alındığını hatırlamak gerekir. Bunların içinde en belirgin olanı, cübbe soyluluğu adıyla oluşturulan makam ve para karşılığı bu ünvanın alınması idi. 14. Louis, soyluları elinden geldiği ölçüde karar ve yönetim mekanizmalarından uzaklaştırdı. Satın alınmış ünvanlarla ülke yönetiminde ağırlık sahibi olan servet sahipleri, Krala herkesten fazla bağlıydılar. Ve ülke yönetiminde her geçen gün bunların ağırlığı artmıştır. Ünvanların satışının krallık için oldukça büyük bir gelir kaynağı da olduğunu söylemek gerekir.

Nedir farklılık o zaman, yukarıda da söylediğim gibi, iki ülkenin yönelimlerinde aranmalı bence fark. Fransa karada, İngiltere ise denizde çok güçlü olan ve bu güce uygun yayılma politikalarına sahip olan devletlerdi.

Fransa inisiyatifi zaten elinde tuttuğu bölgelerde girişimcilere gereken desteği vermeye devam etseydi, gelişmeler bambaşka olur muydu, diye sormadan edemiyor insan. Büyük ihtimalle Dünya gücü Fransa olurdu. Büyük devrim de Fransa da değil, İngiltere de patlardı. Bu söylediğim tartışmalı bir şey tabiî ki.

Ama anlata geldiğim olayların bana düşündürdüğü en önemli sonuç;

Son yy lardaki tüm olaylar dünya çapında düşünülmeden, özellikle sömürgecilik faaliyetleri hesaba katılmadan ele alındığında anlamlı sonuçlara ulaşılamayacağıdır.

İkinci olarak ise ilerici burjuva tanımlamasının tarihin hiçbir döneminde yapılamayacağını eklemek gerekir.

Son söz niyetine;

Dünya tarihinin ve günümüzün en önemli olgusu, bu kısa yazının çerçevesini çok çok aşar, umarım ki ele almaya çalıştığım olgular, ortaya attığım sorular, başka bir seçeneğin ortaya çıkışına küçük de olsa bir katkı sağlar.

 

 

Benzer yazılar

Yanıt verin.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Time limit is exhausted. Please reload CAPTCHA.

Do NOT follow this link or you will be banned from the site!