Bir uygarlık alanının ilk günleri-Saffet Bilen

Toplumsal dokularda, tıpkı doğada ki diğer canlı yaşam örneklerine benzer inşa planları olmadan ortaya çıkmazlar. Bu planların salt kurucuların iradesine bağlı olduğu da söylenemez. Kurucu tüm ögeler, verili ortamda daha önce ortaya çıkmıştır, birbirlerinden bağımsız olarak vardırlar. Toplumsal doku bu öğelerin bir sınır dahilinde bir araya gelişi demektir. Plan ise; Bu ögelerin neler olduğu, kimleri kapsayacağı ve gündelik yaşamın nasıl örgütleneceği vb. yaşamsal sorulara cevap vermelidir ki, devamlılığı olan bir formdan söz edilebilsin.

Herhangi bir canlı organizmanın ya da toplumsal formun başlangıçtaki sınırları aşabilecek bir yeteneğe ve beceriye sahip olmadığı da söylenmelidir. Bu sınır aşılırsa eski formdan söz edilemez. Yeni bir şey çıkmıştır ortaya ve öyle değerlendirilmelidir.

Bu anlamda günümüzün uygarlık modeli Avrupa’nın ilk günlerinde ne olduğuna bakılması önemlidir. Bu uygarlığın ne yapabileceğinin sınırlarını en net haliyle burada bulunabilir.

Bu saya geldiklerimin tüm yeni/eski uygarlık kurma girişimleri ve hevesleri için geçerli olduğu özellikle belirtilmeli.
Batı Romanın yıkılışı ardından Avrupa coğrafyasını tanımla deseler, tek kelime yeterli idi. Issız ülke.

Vahşetin kol gezdiği bomboş ova ve vadilerin en ulaşılmaz köşelerinde oldukça seyrek yerleşim yerlerine rastlamak mümkün oluyordu.

Roma’nın kuzeyindeki topraklarda yaşayan kabilelerin en belirgin özellikleri savaşçılıkları ve Uygar Roma’ya yapılan saldırılarda ele geçen ganimetlerle yaşamlarını sürdürmeleridir.

Bugün Avrupa coğrafyasını ve uygarlığını oluşturan insanların üretime dönük bir kafaya ve yaşam tarzına bağlı olmadıkları söylenebilir.

Temel yaşam malzeme depolarını, Roma’nın yıkılışı ile kaybeden kabileler ne yapacaklarını bilemedikleri ve oldukça kanlı geçtiği tahmin edilebilecek vahşet dönemi ve oradan oraya göç yaşadıkları da eklenmeli.

Sonrasında uygar Avrupa’yı oluşturan insan toplulukları, husumet ve düşmanlık temelinde yaşayan, uzlaşma ve barıştan ziyade, çatışma ve bölünerek varlığını koruyabilen topluluklardır. Bu insanlar, birleştirici değil bölücüdür. Ve genellikle zorla ve şiddetle sağlanmaya çalışılan homojenleştirmeci bir anlayışa sahiptirler.

Sonraki yüzyıllarda Avrupalılarla karşılaşan tüm insanların ve en sonda Avrupa’nın kendi topraklarında ortaya çıkan vahşetin kaynakları buraya dayanır kanaatimce.

Bu kanaatimi kuvvetlendiren ana etkenlerden en önemlisi ise, yaşamın çatışma ve sonsuz bir rekabet üzerinden yürüdüğünü söyleyen bakış açılarıdır. İşin tuhafı bu çatışmacı yaklaşımı, sorunların gerçek çözümünün yolu olarak kabul ettirebilmeleridir.

Bin sene sonrasının dayandığı, insan malzemesi ve yaşam tarzı budur esasen. Aranırsa başka olgularda bulunabilir mutlaka, ama sürece rengini veren özellik budur.

Gündelik yaşamın yeniden örülmesine dair, ilk ciddi girişimlerse, Dominiken manastırlarında başladı. Bu manastırlar ulaşılması güç yerlerde kurulu idiler. Ve sakinleri olan Rahipler, tüm ihtiyaçlarını kendileri karşılar durumda idiler.

Bir önceki dönemin, özgür insanlarının emekle çalışmaya hor bakışının terk edilmesi demekti bu yapılanlar. Su teknolojisi kullanılmaya başlamıştı. Özgür insan emeği devreye girmişti yaşamın örülmesinde. Artı bu rahipler, mümkün olan en azla yetinmeyi kendilerine felsefe olarak benimsemişlerdi.

Sonrasında bu topraklarda gelişen kapitalizmin temellerinin burada atıldığı, emeğe dayalı üretimin, tasarrufun buralara dayandığı geçen yy ın en tanınmış sosyologlarının anlata geldiği olaylar zinciri.

Bu sayılanların sonraki gelişmelerdeki payı var mutlaka. Ama aslan payının da belirtilmesi gerekir.
Kilise, Vatikan Katolik kilisesinin rolünden söz ediyorum. Kilise 8 yy da etkin bir rol oynamaya başladı. Ve Dominiken manastırları düzenin kurulmasında önemli rol oynadı gerçekten.

Sonrasında tüm Avrupa coğrafyasını, yaşayan tüm insanları Hıristiyan yaparak çizmeyi başaran; Kilise bu yetkiyi nasıl ve kimden aldı? Eylemlerinin meşruluğunu neye ve kime dayandırdı?

Soruları da cevaplanmalıdır.

Tamamen uydurma olduğu sonrasında Vatikan tarafından da açıktan olmasa da kabullenilen, Hıristiyanlığı İznik’te M.S. 325 te topladığı Konsil ile bir din haline getiren İmparator Konstantin’ e ait olduğu iddia edilen, gerçek olmayan bir veraset belgesine dayanarak, sağladılar bu gelişmeyi.

Bu konuda, ayrıntılı bilgilenme için Mine G. Kırıkkanat’ın Kırmızı Kedi yayınlarından çıkan ‘Bir Hıristiyan Masalı’ kitabına bakılabileceğini ekleyip devam edelim.

Dünya egemenliği ve Tanrının yeryüzündeki temsilcileri olarak kurtuluşu sağlayacak önderler olma iddiasının dayandığı temel budur. Aslında bunun bir egemen sınıf refleksi olduğu söylenmeli. Dünyanın pek çok yerinde benzer iddialar taşıyanların, yükselişlerinin temellerinde bu tarz belgelerin icat edildiği, var olduğu da hesaba katılmalıdır.

‘‘ ‘Konstantin’in Bağışı’ belgesi, Roma İmparatoru Büyük Konstantin’in Papa Silvestro’ya gönderdiği iddia edilen sahte vasiyet olup Batı Roma Kilisesi’ne:

1. Doğu Roma Kiliselerinin üstünde hüküm ve temsiliyet yetkisini,
2. Bugünkü Vatikan sınırları içinde yer alan San Pietro (Aziz
Petrus) ve San Paolo (Aziz Paulus) Kiliselerinin mülkiyetini,
3. Roma İmparatorluğu’nun eski vilayetlerindeki bazı gayrimenkulleri,
4. Bugünkü Vatikan ile Roma kentinin sınırını oluşturan Laterano Sarayı’nı,
5. Papalık ve maiyetine, imparatorluk ile senato armalarını taşıma iznini,
6. Roma, İtalya ve genelinde Batı Avrupa egemenliğini, miras bırakıyordu.

Sahte vasiyet, İmparator Büyük Konstantin’in Doğu Roma’ya çekilme kararı ile Batı Roma’yı Papa’nın irade ve hükmüne (potestas) bağladığını açıklamasıyla bitiyordu.

Bu irade ve hüküm makamı, Papa’yı eski Batı Roma topraklarında oluşan ya da oluşacak tüm devletlerin üstüne çıkarıyor, kral ya da prens, devlet muktedirlerini Papa’nın vesayetine sokuyordu.”  (a.g.e. s 12-13)

Kilise hâkimiyeti özetle böyle kurulmuştur Avrupa’da. Meşruiyet böyle sağlanmıştır.

Sonrasında da ne zaman yeni mülk ve yetki ihtiyacı doğsa yöntem aynı olmuş. Yeni kaybolmuş kadim belgeler ortaya çıkmıştır. İmal edilmiştir. Bu belgelerin üzerinde tartışma ve değerlendirme yasağının konduğunu, doğma olarak ilan edildikleri de eklenmeli.

İsimleri ve zaman dilimini kapatıp, dünyanın her yerinde, uygarlık dediğimiz sürecin başından sonuna her daim rastlanabilecek bir öykü bu.

Günün anlamlı sorusu; Akıllı, tüm varlıkların en şereflisi, en üstünü, en erdemlisi olma savındaki Homo Sapiens bu dolmayı daha ne kadar yutmaya devam edeceksindir.

Son söz niyetine, bir sürecin nasıl başlarsa öyle devam edeceği unutulmamalıdır, gerçeğini bağıra çağıra dillendirilmesi gerekir.

Benzer yazılar

Yanıt verin.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Do NOT follow this link or you will be banned from the site!