Bizim Analarımız, Bizim Kadınlarımız-Hakkı Zabcı

Bunlar yaşanırken, kürtajdan haberi dahi olmayan Anadolu’nun köylüklerinde çok farklı zorluklar içinde yaşamaya çalışan avrat analarımız

hzabci@anafikir.gen.tr

BERFO ANA

Ölmek için yaşadığımız yeter, yaşamak için ölelim biraz da

Başbakan, kürtajda kısıtlama ya da yasaklamaya gidileceğini söyleyince, kentli aydın kadınlarımız “bedenimize karışamazsın” şeklindeki tepkilerini o denli çarpıcı dile getirdiler ki bütün dünya bundan haberdar oldu. Konuya dünya basını geniş yer verdi. Ne Uludere kaldı, ne Hava Limanlarında grev yasağı getiren yasanın TBMM’de kabulü…

Bunlar yaşanırken, kürtajdan haberi dahi olmayan Anadolu’nun köylüklerinde çok farklı zorluklar içinde yaşamaya çalışan avrat analarımız… Onlardan ikisinin gerçek öykülerini aktaracağım. Sadece isimleri değiştirdim. Bunları yıllar önce “Mehdi Gelmeyecek” yazısının içine sıkıştırmıştım. Yazının yer aldığı “Türkiye Sorunları Dizisi 2” adlı kitabın mevcudu kalmadığı için, bu iki öykünün ANAFİKİR’de yayınlanmasında yarar gördüm. Yürekli Anadolu kadınını düşündüğümde aklıma hep Anakız Teyze gelir. Bizim Fatih’in anası. Biz, Mamak Askeri Cezaevi’nde yatarken faşist cezaevi yönetiminin korkulu rüyası olmuştu gecekondunun yoksul ama yürekli mi yürekli Anakız teyzesi, o devrimci anamız…. Bizim analarımız, bizim kadınlarımız…

 

İKİ DEĞİŞİK AYŞEDEN İKİ BENZEMEZ HİKAYE

Ayşe Kadının Sonu Bilinmeyen Hikayesi

O gün Taşeli yaylasının serin sonbahar rüzgârı Ayşe kadına o günkü kadar güzel gelmemişti. İçi içine sığmıyordu. Nasıl sığsındı? Zorluklar içinde büyütüp asardığı oğlu, büyük şehirde evlenmiş, gelini alıp baba ocağına geliyordu. Gücü yoktu, düğüne gidememişti. Bunun acısını burada çıkaracaktı. Çul evden taş eve göçeli böyle bir bayram yaşamamıştı. Çul çubuk olmayınca, gümanları yettiğince çocukları okutmaya çalışmışlardı.

Evin eri, evin gazıyla, tuzuyla, unuyla ilgilenirdi. Ufak bahçenin işi ona aitti.

İşte o gün, kocamış eşeğini aldı, oğluna hazırlık olsun diye, patates sökmek için bahçeye indi. Eşeği sağlamca bir kazığa bağladı. Daldı gitti. Bir yandan patates söküyor, bir yandan geçmişini hatırlıyordu. Gözünün önüne neler gelmedi ki?

Elleri çabuk ekmeğe değsin diye büyük oğlunu baytar mektebine, küçüğünü de bahçıvan okuluna göndermişti. Kızını da öğretmen okuluna… Ne de rahat bir nefes almıştı. Her işin çözüldüğünü sanmıştı. Bir Ayvaz, bir Köroğlu, köy yerinde geçinip giderlerdi. Çocukları özlerdi. Ama köyden dışarıya çıkmaya ürkerdi. Ürkmesinin sebebi köyden başka bir yer bilmemesindendi. Bir gün bahçıvan okulundaki küçük oğlanı yaraladıkları haberi gelmişti. Şimdi evlenen oğlunun… Eli kırılasıcalar demişti. Şimdi bile düşünür dururdu, neden bıçakladıklarını. Akıl sır erdirememişti. Oğlunun bir şeylerle uğraştığını sezer fakat ne düşündüğünü dahi bilmezdi. Sorduğunda, “senin bu işlere aklın ermez” cevabını alırdı. Aklı ermezliği kabullenmişti. Bir tek bildiği ona solcu dedikleriydi. Ama solculuk nedir bilmezdi ki… Allahsızlık mıydı, dinsizlik miydi? Gözü kesmemiş, şehre inememişti.

Sonra bir daha merak etmemişti. “Biz şaşkınız, bizim çocuklar da şaşkındır; bizim arkamız yok, onların da arkası yok; sahipsiz adam ses etmeyecek uslu uslu oturacak” demişti. Şimdi yine öyle düşünüyordu, sahipsizliğin canı çıksın diyordu.

Dalgınlığı geçti, patates çuvalıyla usulca doğruldu. Eşeğe baktı, eşek yok. “nasıl da kazıktan kurtuldu?” diye söylendi. Oraya baktı yok, buraya baktı yok. Ne söylediğini bilmez bir heyecanla sağa sola avazı çıktığı kadar bağırdı. Ne bir anırtı duydu ne de cevap veren bir ses. Eşek ev için bir milli servetti. Bulamasa nasıl bakardı kocasının yüzüne? Buralarda mala ekine sahip olmayan büyük suç işlemiş olurdu. Emmisinin çocukları bu yüzden kendilerini asmamışlar mıydı? Ahmetciğin oğlu da… Hani uyuyakalmıştı da iki keçiyi kurda kaptırmıştı. Saymakla bitecek gibi değildi. Kocabaş Hüseyin’in kızı da canına kıymıştı. Kendi obasından kendini asanları saydı. Parmak hesabı yaptı. İki elinin parmakları yetmedi. Her birisinin yüzü saniyeden daha az bir sürede gözünün önünden aktı gitti. Oğlu da gelini de aklından çıktı. Varsa yoksa eşekti şimdi derdi. Enüzü besmele çekti, seğirtti ileriye. Bir yanda da yoksulluğa sövdü.

Ayşe kadın eşeği arayadursun, oğlu ve gelini akşam çıkageldiler. Evin kadını evde yok. Gelin şaşırdı. Ama gelinden başka şaşıran olmadı.

Sabah oldu. Ayşe kadın hala ortada yoktu. Gelinden başka merak eden de yoktu. Diğerleri Ayşe Kadının, eşeği bulmadan eve dönmeyeceğini biliyorlardı.

Ayşe Ananın Sonu Bilinen Hikayesi

Gök gürledi. Bir daha, daha güçlü gürledi. Obanın çul evleri yandı söndü. Obaya hüzün çöktü. Ayşe bir köşede büzüşmüş yağmura eşlik ediyordu. Hıçkırıkları arasında “n’olur beni vermeyin” diyordu.

Obaya çöken hüzün yağmurdan, gök gürültüsünden değildi. Ayşe’yi yaşı geçkin bir adama satmışlardı.

Ayşe, obanın en güzel kızı, onbeşinde ya vardı ya yoktu. İyi süt sağar, çıplak ata mindere oturur gibi binerdi. Bir bohça eline tutturdular, akbabaya benzer şekilsiz bir adamın peşinden salıverdiler. Ayağı bir türlü ileri gitmedi. Arkasından itelediler. Akbabaya benzer adam önde, Ayşe arkada aşağı köye indiler. Taştan duvarları, tahtadan pencere ve kapısı olan bir eve girdiler. İstemeye istemeye akbabayı kabullendi, ona koca dedi. Ne babası ne de agası bir daha Ayşe’yi aramadı.

Kocası uyar akıllıydı. Onu kıskandı, evden dışarı bırakmadı. 16 yaşındayken ilk ve son çocuğu eline geldi. Garipliğini onunla paylaştı. Adını Hıdır koydu. Hıdır 7 yaşına geldiğinde güvencesi oldu. Okula yolladı. Onunla birlikte okumayı söktü. Hıdır büyüdü, aslan gibi delikanlı oldu. Parasız yatılı okudu. Yazları durdurak bilmez, onun bunun yardımına koşar, tarla sürer, ekin biçerdi. Komşular “Hıdır yine geldi” derlerdi. Köyün kadastro işlerini de o çözmüştü. Üniversiteyi kazandı, köye daha seyrek gelmeye başladı.

Bir gün gök gürlemedi, yağmur da yağmadı, ama kara bir haber geldi, Hıdır ağır hastaymış diye. Ayşe çılgına döndü. Koca hiç oralı olmadı. Oldubitti sevmemişti Hıdır’ı. Belki de anasının sevgisini kıskanıyordu.

Ayşe, yol iz bilmezdi. Köyden dışarı adımını atmamıştı. Ama hiç tereddüt etmedi, düştü yola. Şalvarını dahi çıkarmayı akıl edememişti. Büyük şehre vardı. Sordu soruşturdu. Polis dairesine gitti, savcılığa çıktı. Hıdır’ı gözaltına almışlardı. Doktor istedi. Ona göre, Hıdır ne yaptıysa doğru yapmıştı. Bundandır ki suçu nedir diye sormak aklının ucundan bile geçmedi. Dikildi her önüne gelenin karşısına. Başını eğmedi. O sormadı ama, savcısı da polisi de ona “Senin oğlun komünist terörist, suçu büyük” dediler. O yine başını eğmedi. Dimdik durdu.

Koca, oğlana kızdı, evi boşladı. Ayşe için geçinceme derdi başladı. Artık, evin hem erkeği, hem de kadınıydı. Hıdır tutuklanmış cezaevine atılmıştı. Görüş günlerini kaçırmamaya dikkat etti. Kendine takvim yaptı, duvara astı. Takvime uydu, gitti gördü oğlunu. Moral verdi, moral aldı. İçinden çıkamadığı şeyleri ona danıştı.

Taşeli yaylası kışı kovarken, Ayşe’nin kapısı usulca çalınıverdi. Hıdır’ın akranı üç delikanlıyı karşısında buldu. Güzellerin oğlunu tanımıştı. Komşu çocuğuydu. Askerden yeni gelmişti. Güzellerin oğlu, eveleyip gevelemedi, söze girdi. “Ana” dedi, “ne yer ne içersin, aşağıdaki tarlayı kim sürer, Hıdır yok, bu iş bize düşer; he de işe koyulalım”. Tarla sürüldü; vakit geldi ekildi; vakit geldi biçildi. Ürün satıldı, parası, Ayşe’nin avucuna kondu. Dünya bir hızlı dönmeye başladı. Ayşe’ye ana diyenler çoğaldı. Adı ana kaldı. Ona her ana diyeni oğlu kızı bildi.

Bir gün, yine, ne gök gürledi, ne yağmur yağdı. Ama üç kara yüzlü adam çıkageldi. Ana, bunların hiçbirini daha önce görmemişti. Kim olduklarını da bilmiyordu. Hıdır hakkında ileri geri konuştular, laf çarptılar, kötü kötü şeyler söylediler. Dayanamadı, üzerlerine yürüdü. Kara yüzlü adamlar sille tokat anaya giriştiler. Ana, hınçırdı, geri çekildi ve düştü. Felç olmuştu. Komşular yetişti, kimileri, üç kara yüzlü adamın arkasından taş attılar. Kimileri de anayı traktöre taşıyıp şehrin yolunu tuttular.

Ana iyileşti, ama sol yanı yarı tutmaz oldu. Tek elle inek sağdı, keçileri emiştirdi. Yaşamak için direndi. Takışlama olmuştu, düşünüyor fakat düşündüklerini söyleyemiyordu. Ayağını sürte sürte Hıdır’ın görüşüne gitti. Hıdır yoktu. Soğuk bir ter başından aşağı boşalıverdi. Oracıkta yığılıp kaldı. Su verdiler, kolonya döktüler. Ayıldı.

Sabah aynaya baktığında saçları bembeyaz olmuştu.

“Ana” diye bir ses duydu uzaktan. Yüzü gülüyordu. Her çocuk, her delikanlı her genç kız bir Hıdır’dı onun için. Ne demişti oğlu: “Hayal gücünle yaşa ana, benim gibi bir sürü Hıdır daha var”.

Hakkı Zabcı

Benzer yazılar

Yanıt verin.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Do NOT follow this link or you will be banned from the site!