Bizim Oktay

60’lı yılların ikinci yarısı “sosyalist solun” dünyada ve Türkiye’de en prestijli olduğu dönemdi. Ankara’da Siyasal Bilgiler Fakültesi de bu prestijin ışıldadığı mekânlardan biriydi. Yürüyüş ve mitinglerde okulun yarıdan fazlasının eylem saflarında olduğu yıllar… O kadar ki Hergele Meydanı’nda bitpazarına gidip ayağına bir postal, sırtına bir parka geçiren solun kapısına dayanırdı. Eee! 68 Paris öğrenci hareketleri, “Ho Ho Şi Minh, iki üç daha fazla Vietnam, Ernesto’ya bin selam” sloganları ve de “Bağımsız Türkiye” özlemi…

Arka fon, devrimci serenat için oldukça uygun. Bu serenatta görsel hafıza her eylemde Oktay Etiman’ı tartışmasız en militan devrimci olarak belleğine kaydediyordu.

Bir gün, SBF Büyük Amfi’de, tam kürsünün bulunduğu yerde, Oktay bir adamı almış ayaklarının altına vuruyor da vuruyor. Adam ölecek. Tam o sırada Muammer Aksoy Hocamız büyük bir telaşla geliyor ve adamı Oktay’ın elinden alıyor.

Kimdi o adam? Adı Yılmaz Yalçıner, Alpaslan Türkeş’in yakın adamlarından. SBF’li değil, dışarıdan geliyor; okula dadanmış, gelip propaganda yapıyor. Güya milliyetçilik kisvesinde faşizmi örgütleyecek; sessiz Anadolu çocuklarını ayartarak… Oysa o sessiz Anadolu çocukları ileride Dev-Genç’in cansiperane militanları olacaktı. Neyse, bu adam sonradan İslamcı oluyor, Şura ve Tevhid dergilerini çıkarıyor; bir de Diyarbakır’a uçak kaçırma işine karışıyor!… İşte, Oktay ile tanışmamız bu olay vesilesiyle oldu.

Dev-Genç’li Oktay’ın devrimci yolculuğu THKP-C ile devam ediyor. Bu yolculukta her devrimci eylemde o da var. Bu eylemlerin içinde en önemlisi, İsrail’in İstanbul Başkonsolosu Efraim Elrom’un kaçırılışı. Ve bu olay sonrası, en önemli kalıntı, bu eylemi gerçekleştirenlerden sadece Oktay’ın yaşıyor olması (Bu konuya tekrar değineceğim). Ve sonra gelen on dört yıl süren mahpushane günleri… Niğde Cezaevi, yakınında çimento fabrikası, Toz duman bir arada cezaevinin içerisinde… Gaziantep Cezaevi’nden tahliye olduğunda hüzün sarmış her tarafını… Bir ufak tebessüm bile yok…

 

Neyse, uzatmayalım. Söylemek istediğim çok basit ve yalın. Oktay Etiman bizim tarihimizin önemli bir parçası. Bu tarihe sahip çıkmak Oktay’a da sahip çıkmak anlamını taşıyor.

Geçenlerde 7 Ekim günü, Oktay’ı Kocatepe Camii’nden Karşıyaka’ya götürdük. Kalabalığın büyük çoğunluğu 60 yaşın üzerindeydi. Gençlik yoktu. THKP-C bugünün gençliğinin ilgisini çekmiyor olmalı. Bugünün koşullarının yarattığı gençlik, bugünün gerçeğinde kendi yolunu bulmak zorunda zaten.

 

Ben de hapisten sonra İstanbul’a geçenlerdenim. 1993 yılı sonunda tekrar Ankara’ya döndüm. Oktay’ı Mülkiyeliler Birliği’nde gördüm. Orada çalışıyordu. Bahçe tarafında, büyütülmüş okul fotoğrafları düzenli bir biçimde sergilenmişti. Sanıyorum düzenleyen Oktay’dı. Heyecanla beni bir fotoğrafın karşısına getirdi. Fotoğrafta Mahir ve Cengiz (Amcam oğlu Cengiz Zabcı) vardı. Gözlerinin ışıltısını unutamam.

Epeyce sonra, Oktay işten atıldı. Sıkıntı içindeydi. Bir vesileyle Çayırhan’daki maden ocağına gitmiştik (Sanıyorum 2000’li yılların başıydı). Oradaki işçilerle sohbet ederken, Oktay bir işçiye ne kadar ücret aldığını sordu. 1200 lira yanıtını alınca bana dönerek, “Vallahi ben 600 liraya burada çalışırım” demişti. Ne acı! Ölünce kıymete biniyorsun, yaşarken yalnızsın. Son görev için Kocatepe avlusunu dolduran büyük kalabalık dayanışma gibi başka görevleri de düşünmüş olsaydı… Yardım demiyorum, dayanışma diyorum, dostluk, yoldaşlık diyorum.

Daha önce söylemiştim ya, Oktay, Elrom’un kaçırılışı sonrasında, hayatta kalan tek kişiydi. Bu nedenle hapisten sonra hep MOSSAD endişesiyle yaşadı ve bu nedenle yalnız kalmamaya özen gösterdi. Bu yüzdendir ki Mülkiyeliler Birliği’ni mesken seçti.

SBF hocalarından Prof. Dr. Alpaslan Işıklı’nın Mülkiyeliler Birliği Başkanı olduğu dönemde, İsrail Büyükelçiliği’nden geldiklerini söyleyen kişiler, Hoca’dan Oktay’ı işten atması konusunda zorlarlar. Hoca bu isteği reddeder ve gelenlere kapıyı gösterir. Oktay’a sahip çıkan Alpaslan Işıklı’ya kimi solcuların hakarete varan sözlerini hatırladıkça…

Bu olayı öğrenince MOSSAD endişesi Oktay’ı daha da tedirgin ediyor. Oktay daha sonraki yönetimlerden birinde işten atılıyor.

Ablasının yardımıyla Eryaman’dan Ankara’nın merkezi sayılabilecek Maltepe’ye küçücük bir eve taşınıyor. Süreç içinde MOSSAD tedirginliğini üzerinden atıyor. Bir oh diyecekken kansere yakalanıyor.

Hastalık dönemi dâhil sol yumruğu hiç inmiyor Oktay’ın. Sol yumruk adeta onun simgesi oluyor.

Birileri Oktay’a kızıyormuş. Neymiş efendim, Oktay demiş ki “Kürt sorunu çözülmeden, Türkiye’de solun önü açılmaz”. Ne var bunda? Oktay, tahliye olduktan sonra hiçbir siyasi partiye ve örgüte girmedi. O çekişmelerin dışında kaldı. Söylediği sözün birden fazla anlamı var. Kürt sorunu nasıl çözülecek sorusunun yanıtına göre bu anlamlar anlaşılır hale gelir. Siyasetin izleyeceği yol NASIL’ın yanıtından geçiyor.

Hakkı Zabcı

Benzer yazılar

1 Yorum

  1. SERKAN YAMAN

    THKP-C için de yeterince anlaşılmadan solun önü açılmaz denebilir. Gargaraya getirmeden ama. Nasıl- tabii nasıl- ve niçinini orta yere koyarak. Aşılması nasıl mümkün olacak? Kimimiz aşıldı diyor gerçi.samimiyet gerekiyor en başta!

    Yanıt

Yanıt verin.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Do NOT follow this link or you will be banned from the site!