BOP’un Türkiye’deki Dayanakları-Levent Yakış

Masanın başına kurulan, emperyalizmdir. Tarafların arzu ve taleplerini BOP’un

terazisinde tartmakta ve kendilerine biçtiği rolün sınırları içinde tutmaya çalışmaktadır.

 

lyakis@anafikir.gen.tr

BOP’UN TÜRKİYE’DEKİ DAYANAKLARI

80’li yıllarda başlayan ve uluslar arası politikada iki simge ismin Reagan ve Thatcher’in adlarıyla özdeşleşen emperyalist neo-liberal atak henüz on yılın sonuna varmadan burjuva  iktisadın farklı ekollerini gözden düşürerek önce emperyalist-kapitalist sistemin bütününde inisiyatifi ele aldı ve ardından da kendi kulvarında rekabete zorladığı  reel sosyalist rejimleri çökerterek küresel düzeyde zaferini ilan etti.  ABD’nin rakipsiz hegenomik güç haline geldiği bu yeni dönemde bütün dünyayı ABD çıkarları ekseninde yeniden biçimlendirmeyi amaçlayan bir dizi stratejik hamleyle karşı karşıya kaldık, kalıyoruz.

İşte Büyük Ortadoğu Projesi bu stratejik hamlelerin en önemlisidir. Afrika’dan Avrasya’ya uzanan enerji kuşağını ve Karadeniz havzasını kapsayacak bir genişlikte tasarlanmıştır. Bunda amaç, enerji kuşağının denetim altına alınarak ABD’nin enerji ihtiyacının bugün ve gelecekte sorunsuz bir biçimde karşılanması ve aynı zamanda bu denetim aracılığıyla da ABD’nin olası rakiplerinin gelişiminin sınırlandırılmasıdır.

Nitekim ABD Irak’ı işgaliyle enerji kuşağının iki önemli sıklet merkezinden Basra Körfez’inin yanıbaşına konuşlanmıştır. Diğer sıklet merkezi Hazar Havzası ise sıcak denizlere çıkış hattı üzerindeki Afganistan işgal edilerek denetim altına alınmak istenmiştir. ABD’nin bundan sonraki hedefi bu iki merkez arasında bir bağlantı hattı kurmaya çalışmak olacaktır.

BOP başlangıçta, ABD’nin tarihte eşi emsali görülmemiş bir kıyaslamalı üstünlüğe sahip olduğunu düşünen ve bu fırsatı değerlendirmek üzere derhal harekete geçmesi gerektiğine inanan neo-con ekolün talepleri doğrultusunda bütün dünyaya adeta dayatılarak uygulamaya sokuldu. Ancak projenin beklendiği hızla ilerleyememesi, arada geçen zaman zarfında Asya’da yükselişe geçen kimi emperyal aktörlerin (Çin,Rusya) projeyi kısıtlayıcı etkide bulunmaları ve nihayet ABD’nin içine düştüğü ekonomik krizle birlikte projenin maliyetini tek başına taşıyamaz hale gelmesi, bütün bunlar, ABD’yi tutum değişikliğine zorladı.

Tam bu noktada ABD’nin eski müttefiklik ilişkilerine kısmen dönerek yeni bir koalisyon oluşturmaya çalıştığını, projenin hem maliyetini hem de sunduğu fırsatları paylaşma yoluna gittiğini görüyoruz. Obama’yı iktidara taşıyan işte bu tutum değişikliğidir. Nasıl ki Bush kimseyi kaale almayan tek yanlı dayatmacılığı simgeliyorsa, Obama, çıkarlar sunarak başkalarını işin içine katan ‘uzlaşmacı’ kişiliği simgelemektedir.

Türkiye bu uzlaşmanın taraflarından biridir, kuşkusuz; ama emperyalist merkezi devletlerden farklı olarak aynı zamanda hedefidir de. Süreci ilerlettiği ölçüde kendisiyle uzlaşılacak, tıkadığı ya da kendisine ihtiyaç kalmadığı anda da emperyalizmin nihai tasarımı doğrultusunda parçalanacaktır.

BOP’un İkili Karakteri

ABD’nin BOP çerçevesinde attığı adımlar izlenirken bu adımların iki farklı amaca hizmet ettiği gözden kaçırılmamalıdır. ABD emperyalist bir devlet olarak bir yandan kendi çıkarlarını gözetirken, diğer yandan menşei ne olursa olsun bir bütün halinde sermaye sınıfının genel çıkarlarını da ilerletmektedir.  Devletlerarası ilişkiler düzleminde ABD’nin çıkarlarının önceliğini, sınıfsal düzlemde ise diğer sınıf ve katmanlara kıyasla sermaye sınıfının çıkarlarının önceliğini esas alan bu yaklaşım kuşkusuz Soğuk Savaş konjonktöründe de geçerliydi. Bugünü farklı kılan bütün bu çıkarların neo-liberal bir zihniyetle yeniden tanımlanmış olmasıdır.

Neo-liberal paradigma sermaye sınıfının azami kar güdüsüne ket vurabilecek, sermayenin ve malların serbest dolaşımına, akışkanlığına, her yere ve her şeye erişebilirliğine sınırlama getirecek bütün engellerin ortadan kaldırılmasını öngörmektedir. Aynı şekilde, emeğin sınırsız sömürüsüne, dünyanın doğal kaynaklarının sınırsız talanına doğrudan karşı çıkan ya da en azından sınır koyan bütün ideolojiler, toplumsal-sınıfsal örgütlenmeler, kurumsal yapılar, rejimler bu nedenle hedef tahtasına oturtulmuştur.

Demek ki BOP bölge devletlerinin dolayısıyla politik haritanın yeniden tanzimi meselesi değildir yalnızca. Kuşkusuz emperyalist-kapitalist sistem karşısında merkez-kaç tutum takınan devletler öncelikli olmak üzere bütün devletler parçalanacaktır. Özellikle geniş topraklara sahip, stratejik derinliği bulunan, zengin doğal kaynaklara ve sefer edebileceği hatırı sayılır nüfusa sahip dolayısıyla gerektiğinde otarşik (kendine yeterlilik) kapasiteyle direnç gösterebilecek devletler.  Ama bu parçalanma süreci ile eş zamanlı biçimde ya da ondan bağımsız, bütün ülkelerde ezilen sınıfların mücadele araçları sendikalar, partiler, meslek örgütleri; kar güdüsüyle hareket etmeyen kamu kuruluşları; kamunun hak ve hukukunu koruyan örgütsel, kurumsal yapılar, hatta kamu kavramının kendisi neo-liberal iktisadın monolitik yaklaşımları doğrultusunda gözden ve güçten düşürülecektir.

Kısacası sermaye sınıfı ile karşıtlık halindeki sınıf ve katmanların ideolojilerinden, örgütlenmeden yoksun bırakıldığı bir sınıflar arası ilişkiler sistemi ve buna paralel olarak; finans devlerinin, ileri teknoloji içeren sınai üretimin, üstün savaş aygıtlarının ideoloji, kültür ve bilginin üretim ve dağıtımının tahkim edilmiş bir ya da birkaç (ABD, AB…) emperyalist merkezde yoğunlaştığı dünyanın geri kalanının ise bütün bunlardan ve merkezi politik yapıdan (devletten) yoksun bırakıldığı adeta kent devletçiklerinden oluşan yeni bir uluslararası ilişkiler sistemi. İşte ABD öncülüğünde yürüyen emperyalist faaliyetin ütopyası kısaca budur.

BOP, bu küresel ütopik tasarımın Türkiye’nin de içinde bulunduğu coğrafyaya uyarlanmış spesifik bir uygulamasıdır.

BOP’a Eklemlenenler

Türkiye’de soğuk savaş boyunca emperyalizme bağımlılık içinde şekillenmiş egemen güçler kombinasyonu iki kutuplu dünya sisteminin dağılması sonucu oluşan yeni dünya koşullarına ABD emperyalizminin talepleri doğrultusunda eklemlenmekte gecikmedi. Bu cenahtan gelen sınırlı tepkiler birbirini tamamlayan ardışık iki tasfiye hareketi ile kolayca elimine edildiler.

İlki, 28 Şubat, sürece direnç gösteren ya da yeteri hızda uyum sağlayamayan islami unsurlara, ikincisi Ergenekon tasfiyesi ise laik kesimdeki muadillerine karşı gerçekleştirildi.

İlk bakışta islami kesimle laik kesimin karşılıklı hamleleri olarak gözüken bu tasfiyeler aslında her iki kesimin elitleri arasında sağlanmış bir mutabakata dayanıyordu. Her iki operasyon benzeri yöntemlerle uygulamaya sokuldu. Toplumsal çoğunluğun nefretini çeken kimi unsurlar (ilkinde Hizbullah vb. , ikincisinde gladyo artıkları) öne atılarak işe başlandı ve ardından bunlarla doğrudan ilgisi olsun ya da olmasın hedef alınan bütün unsurlara yayılarak tasfiyeler tamamlandı.

İki kesimin elitleri arasında gerçekleşen uzlaşma bütün bu süreç boyunca başarıyla perdelendi ve islamcı-laik çelişkisi süreci manüpüle etmekte ustaca kullanıldı. Öyle ki 28 Şubat’ta bütün laikler islamcılara karşı Ergenekonda bütün islamcılar laiklere karşı tasfiyeleri sonuna kadar desteklediler.

Bu tasfiyelerin neticesinde Türkiye ‘deki hakim yapı neredeyse blok halinde BOP’un yanında mevzilenmiştir. Politik hayat bu mevzilenmeye paralel biçimde yeniden düzenlendi. BOP karşısında hayırha tutum takınan veya doğrudan   BOP’a bağlı hareket eden politik özneler, kişiler ya da örgütler, öne çıkarılarak inisiyatif sahibi kılındılar.

AKP’nin Türkiye’de toplumsal çoğunluğu kuşatan sağ cenahın rakipsiz hegonomik gücü haline gelmesi bu gelişmelerin sonucuydu. Sol cenahta ise PKK’ya endeksli Kürt siyasasının ve artık yeni sistemin organik aydını rolüne soyunan devşirilmiş solcuların birlikte yükselişini izledik.

Yalnız, AKP’nin emperyalist siyasasıyla ilişkisi emperyalizmle bütünleşmiş ve çıkarları özdeşleşmiş hakim sermaye gruplarının ve bunları temsil eden toplumsal, politik unsurların tam bir tabiyet, taşeronluk olarak tanımlayabileceğimiz tutum ve davranışlarından bir ölçüde farklıdır. AKP, kendi çıkarlarının peşinden koşan ama bunu yaparken emperyalist çıkarların her daim önceliğini kabullenen, buna rıza gösteren bir politik partidir. Aslında bu yarım asır boyunca emperyalist yeşil kuşak projelerinin rahle-i tedrisinden geçmiş islami temelli akımların genel karakteridir. Sözkonusu geleneğin şuandaki koalasiyon partisi AKP de bu mirasa uygun davranmakta, çıkarların çeliştiği noktada emperyalizm lehine geri adım atmaktadır.

PKK eksenli Kürt siyasasının konumunu ise hem emperyalizmin doğrudan taşeronu unsurlardan hem de AKP’den farklı yere koymak lazım. PKK’nın kuruluş döneminin bir özelliği olan anti-emperyalist karakteri zaman içinde zayıflamış ve artık tümüyle ortadan kalkmıştır ancak, emperyalizme karşı bir duruşunun olmaması yandaşı olduğu anlamına da gelmez. PKK her şeyden önce kendi çıkarlarını esas alan politik bir öznedir. Bulunduğu coğrafyada emperyalizmin tutum ve davranışları çıkarlarını zedeliyorsa buna direnç gösterir, çıkarlarına uygun ise destek verir. Üstelik emperyalist müdahalelerin diğer toplumsal-politik yapılar üzerinde, başka halklar üzerinde, ülkeler nezdinde yol açtığı yıkıcı sonuçlara gözlerini yumarak.

Demek ki, AKP’nin emperyalist siyasa ile çeliştiği anda geri adım atarak kendi konumuna yeniden ayar vereceği gerçeğini unutmadan her iki aktörün, AKP ve PKK’nın, esasında kendi çıkarlarını emperyalist çıkarlarla örtüştürerek, emperyalizmin taleplerini kendi beklenti ve talepleri ile dengeleyerek mesafe almaya çalıştıklarını söyleyebiliriz. BOP’un nihai sonuçları her ikisinin de işine gelmez ama şimdilik projenin halihazırdaki gidişinden faydalanırken zamanı geldiğinde sonuçlarından kaçınabileceklerini sanmaktalar.

Burada, zamanı geldiğinde ABD karşısında merkez-kaç bir tutum geliştirebileceklerine dair AKP’de gizli bir umudun, PKK’da ise belli bir özgüvenin bulunduğunu ekleyelim.

AKP’nin Muradı

BOP kapsamında Türkiye’ye biçilen öncü rol henüz AKP ortada yok iken ABD tarafından dillendiriliyordu. ABD’nin T.C. Devleti’nin kuruluş ideolojisi Kemalizme, ulus devlet yapısına ve yönetim ilkesi laikliğe karşı alttan alta ve giderek güçlü tonlarda dile getirdiği eleştiriler Türkiye’ye biçtiği bu misyonla doğrudan bağlantılıydı.

AKP, benzeri eleştirileri cumhuriyet tarihi boyunca seslendirmiş islami temelli akımların mirasçısı kadrolar tarafından Türkiye’yi işte bu öncü misyona uygun hale getirecek yeniden yapılanma faaliyetini yürütmek üzere kuruldu ve ABD’nin açık desteğini arkasına alarak iktidara uzandı.  Demek ki, Türkiye Cumhuriyeti Devletinin tasfiye edilmesi hem ABD’nin hem de AKP’nin ortak hedefiydi; nitekim içten ve dıştan beslenen bu örtüşme sayesinde süreç umulandan önce tamamlanmıştır. Ancak, sıra Türkiye Cumhuriyeti Devletini ikame edecek yeni devletin niteliğini belirlemeye geldiğinde işler biraz çatallaşmakta ve görüş ayrılıkları ortaya çıkmaktadır.

ABD’nin niyeti, dayandığı toplumsal zemin itibariyle etnik, mezhepsel ayrışmalarla parçalı hale gelmiş, güçlü bir merkezi-politik örgütlenmeden yoksun yeni bir yapılanmadır. İktisadi açıdan emperyalizme bağımlığını da göz önünde tutarsak emperyalizm karşısında merkez-kaç tutum takınma kapasitesini tümüyle yitirmiş bu yapılanma ancak küresel politikalara hizmet ettiği sürece gevşek örgülü federatif, özerk eklentilerle Anadolu dışına taşırılacak ve bölge üzerinde ideolojik, moral üstünlüğe sahip kılınacaktır.

AKP ise bütün bu gelişmelerin içinden sahici bir Osmanlı Devleti çıkarmayı umuyor. Parçalı hale gelmiş toplumsal dokuyu Sünni islam üzerinden homojenleştirmiş, bu ortak paydaya dayanarak Anadolu dışına taşmış, emperyalist bir devletin güç ve imkanlarına sahip yeni bir Osmanlı Devleti…

Geleceğe yönelik aktardığımız farklı beklentileri bir yana bırakırsak AKP’nin Büyük Ortadoğu Projesi ile esaslı herhangi bir çelişkisi bulunmuyor. Hatta AKP’nin temsiline soyunduğu ılımlı islam bölge çapında emperyalizm lehine politik sonuçlar doğurmanın ötesinde neo-liberal iktisadın da önünü açmaktadır. Burada islamın her iki düzlemde emperyalist-kapitalist sistemin farklılaşan ihtiyaçlarını karşılayacak tarzda yeniden formatlandığını söyleyebiliriz.

Son olarak, AKP’nin, zaman zaman tersi yönde verdiği görüntüye rağmen müslüman halkları Sünni-Şii farklılığı üzerinden karşı karşıya getirmeye çalışan ABD politikalarını desteklediğini ekleyelim. AKP ideolojik, kültürel kökleri itibariyle bu yönde tutum almaya zaten yatkınlık göstermekte üstelik bu kutuplaşmadan fayda sağlamaktadır. ABD’nin Şiilik karşısında Suudi Arabistan-Türkiye aksını etkinleştirme çabaları AKP’nin daha da öne çıkmasına vesile oluyor.

PKK’nın Muradı

PKK’nın BOP’tan muradının ne olduğunu anlamak için ABD tarafından piyasaya sürülmüş (hem de NATO seminerinde!) şu ünlü haritaya bir göz atmak yeterlidir, sanırım. Daha henüz kuruluş aşamasında ayrılıkçı karakteri son derece baskın ve bu temel üzerinde güçlenerek bugünlere ulaşmış PKK’nın, bölgenin önemli enerji kaynaklarını ve hiç kuşkusuz en önemli su havzalarını bünyesine katmış, geniş topraklara yayılmış, denizlere çıkışı bulunan bir Kürt devletinin resmedildiği böylesi bir haritaya bigane kalacağını beklemek ancak saflıkla mümkündür.

Haritanın artık dikkat çeken Kürt dinamizmini emperyalist hesapların yedeğine koşmak için ortaya atılmış yem olduğu söylenecektir, öyledir de; ama yem ya da değil, bu harita bir kez deklere edildiği andan itibaren artık zihinlerde asılıdır. O gün bu gündür Kürt siyasasının arzu ve taleplerini bir mıknatıs gibi kendine doğru çekmektedir.

İşin bu kısmını bir tarafa bırakırsak PKK’ya endeksli Kürt siyasasının emperyalizmin bölgeye ilişkin ideolojik (ılımlı islam) ve iktisadi (neo-liberalizm) yaklaşımlarıyla mutabık olduğu söylenemez; genetik kodları bunları benimsemeye uygun değildir. Bu nedenle PKK, ABD’nin attığı adımlar ve buna paralel seyreden AKP politikalarının statükoyu dağıtıyor olmasından fayda sağlarken bununla bir paket halinde sunulan ılımlı islamı ve neo-liberal dayatmaları içselleştirmekte zorlanmaktadır.

Zorluklar bu kadarla da kalmıyor. İlkin, bağımsız Kürdistan davası geçmişten farklı biçimde uzak bir ütopya olmaktan çıkıp, somut, aktüel, erişilebilir hale geldiği ölçüde kalan kısa mesafeyi bir an önce katetme yönündeki doğal refleks PKK’nın AKP ile ilişkisini gerginleştiriyor. Unutmayalım ki BOP’un jokeri AKP’dir. PKK’nın hızlandırılmış hamleleri AKP’yi raydan çıkarıp BOP’u riske edecek sonuçlara yol açarsa bu PKK’yı kendisine yönelik ortak bir ABD-AKP operasyonu ile karşı karşıya bırakabilir.

Fakat en önemlisi, PKK’nın doğduğu 70’li yıllardan bugüne Türkiye’nin demografik tablosunda yaşanan değişimdir. Kürtlerin artan oranda batı illerine göç ediyor olması bir yandan PKK’nın etkinliğini artırıyor gibi gözükürken diğer yandan Kürtlerin Türklerle sosyal ve ekonomik entegrasyonunu derinleştirerek ayrılıkçı duyguları törpülemektedir. Bağımsız Kürdistan meselesi Kürtlerin belki de çoğunluğunun arzusu hilafına zorlanarak gerçekleştirilebilecek bir mesele halini almıştır.

Bu iç içe geçmişlik hali Türkiye’den kopma yönünde girişilecek bir hamleyi de son derece riskli hale getirmiştir. Kürt devleti ve sınırları meselesi Kürlerle Türklerin karşılıklı bir cephe savaşı ile sonuçlandıracakları bir mesele olmaktan çıkmış cephesi, sınırı bulunmayan, Türkiye’nin dört bir yanında patlak verecek, kaotik biçimde gelişecek, karşılıklı tehcire yol açacak kanlı bir iç savaşın neticesine bağlı hale gelmiştir.

İşte, bağımsız Kürt devleti sözkonusu olduğunda PKK’nın karşısına çıkan bu fırsatlarla riskler, ütopyanın cazibesi ve büyüklüğü ile uğruna göz önüne alınması gereken bedellerin dehşeti, bu ikilem, PKK’nın kafasının karışmasına ve iki uç arasında gidip gelmesine yol açmakta. Şunu rahatlıkla söyleyebiliriz ki, PKK’nın “ayrılmak istemiyoruz” sözü “bağımsız Kürdistanı istiyoruz” sözü kadar sahicidir; ancak güvenilemez ve her an karşıtına dönüşebilir.

Bu nedenle “T.C. Devletinin bayrağı hepimizin bayrağıdır” cümlesi, Birleşik Kürdistan (dikkat! Türkiye Kürdistanı değil) bayrağını belirleyecek hazırlık çalışmaları sürerken rahatlıkla sarf edilebilmektedir. Tıpkı, “demokratik özerklik etrafında bütünleşmiş Türkiye” söyleminin dört parçayı bir araya getirecek ortak Kürdistan Kongresi hazırlıklarıyla at başı gitmesi gibi.

PKK, nihayetinde ulusçu karakteri ağır basan bir harekettir. Ulusçu hareketlerin pragmatizmini fazlasıyla taşıdığını yürüdüğü uzun yolda defalarca kanıtlamıştır. Stratejik hedefi Birleşik Kürdistanı kurumsal hafızasında her daim saklı tutacak ama Türkiye’nin bütünlüğü içinde bir çözüm olasılığını da tümüyle dışlamadan taktiksel, konjonktürel gel-gitlerle, duraksamalarla, bazen belli bir amacı olmayan kafa karışıklığına bağlı çelişkili adımlarla kendi bildiği yolda ilerlemeye devam edecektir.

***

Sonuç olarak, PKK merkezli Kürt siyasası ve AKP merkezli İslami siyasa ABD patentli Büyük Ortadoğu Projesine farklı niyetlerle, farklı düzeylerde de olsa, eklemlenmişlerdir. Referandum, genel seçimler bölgeye dönük emperyalist müdahaleler vb. konularda, önemli tarihsel eşiklerde yan yana gelmelerini sağlayan veya birbirleri karşısında anlamlı bir eleştirel tutum takınmalarını engelleyen temel gerekçe budur.

Aralarında, nihai amaçlarının farklılığı nedeniyle fırsatı ele geçirenin diğerinin çıkarları hilafına kendi hedefini öne çekecek adımlar atmasından kaynaklanan çatışmalar sık sık yaşansa da taraflar, BOP’un halihazırdaki işleyişinden faydalandıkları sürece birbirlerine karşı ve ABD’ye karşı özlü bir tutum içine girmeyecekler, BOP’u zorlayacak riske edecek adımlar atmaktan kaçınacaklar ve şimdiye dek olduğu gibi tam da bu sınırda durmayı başaracaklardır. Bu, ABD’nin diğer aktörlere yönelik tutumu için de geçerlidir.

Nitekim, referandum ve genel seçim öncesi büyük kitlesel kalkışmaları, yer yer çatışmaları içeren yüksek gerilimli atmosfer dağılır dağılmaz PKK’nın iki önemli isminden gelen açıklamalar sunduğumuz bu çerçeve göz önünde tutularak okunmalıdır.

Murat Karayılan’ın Fırat Haber Ajansına verdiği mülakattan aktarıyorum: “Biz boykot kararı almakla aslında AKP’ye dolaylı destek verdik.” Bu kez, seçimlerden hemen sonra Abdullah Öcalan’ın aynı ajansta yer alan açıklaması: “Seçimlerde Kürtler BDP ve AKP’ye oy verdiler. AKP bu nedenle %50 oy aldı. İyi de oldu”

Yalnız, unutmamak gerekir ki, bu ilan edilmiş desteğe rağmen egemen Kürt siyasası ile AKP’nin ilişkisi özü itibariyle doğrudan bir ilişki değil ABD dolayımından geçerek kurulan bir ilişkidir. Yüzyüze diyaloğa girmeleri dahi bu gerçeği değiştirmez; çünkü, tarafların arzu ve talepleri ancak ABD dolayımından geçerek meşruiyet ve gerçeklik kazanmaktadır.

Oslo’da kurulan masa bunu bütün çıplaklığı ile gözler önüne seriyor. Masanın başına kurulan, emperyalizmdir. Tarafların arzu ve taleplerini BOP’un terazisinde tartmakta ve kendilerine biçtiği rolün sınırları içinde tutmaya çalışmaktadır. Eleştiri ve takdirin mihenk taşı BOP’tur. Türkiye ne yazık ki, bu role giderek daha teşne bir iktidara meftun olmuştur; Türkiye solu da kabına sığmaz görüntüsüne rağmen kendisine reva görülen rolü yırtıp atacağına dair sahici hiçbir işaret vermeyen PKK’ya endeksli Kürt siyasasına.

Levent Yakış

 

 


Benzer yazılar

Yanıt verin.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Do NOT follow this link or you will be banned from the site!