Çatışma ve Anlaşmazlıkların Barışçı ve Demokratik Çözümü Halkın Talebidir-Cem Kızılçeç

Aşağıdaki yazıda son dönemde gelişen barış süreci üzerine bir değerlendirmeye giriş anlamında

belirli bir bakış açısını dikkate alan bu yazıyı kaleme aldım. Okurların özellikle eleştirilerini almak isterim, hazırlamakta olduğum daha kapsamlı bir yazının kaçınılmaz eksiklerini gidermede yararlı olacağı eleştiriler için peşinen teşekkür ederim.

Biz sosyalistler herhangi bir karmaşık politik sorunun analizinde, sadece teorik düşünceler, sınıfsal ve ideolojik analizler ve içinden geçtiğimiz dönemin genel nitelikleri üzerinden değil, özellikle emekçi halk kitlelerinin ve aydınların ileri ve gelişkin kesimlerinin düşünce ve özlemlerini çıkış noktası olarak ele almalıyız. Çünkü en son tahlilde Marksist-sosyalist politikanın amacı ve çıkışnoktası işçi sınıflarının ve halkın çıkarlarını savunmak ve ilerletmektir.

Türkiye yeni cumhuriyetle birlikte tekçi ve yukardan bir ulusal inşa sürecine girişmiş, Kürt halkı baskıcı bir ulusal ve kültürel asimilasyona maruz bırakıldığı için baskının doğurduğu ulusal çelişmeler sürekli kendisini hissettirmiştir. Bu genel temel üzerinde Türkiye’de 1980’lerde ulusal sorunu etnik-ulusal ayrılma ve tüm bölge Kürtlerini tek bir devlet çatısı altında birleştirme çizgisinde silahlı savaşı temel mücadele biçimi alarak çözmeyi benimseyen bir siyasi akım doğmuştur. Gerici hakim sınıf partileri bu hareketi ve Kürt halkının ulusal demokratik taleplerini devlet terörü ve silahlı yöntemlerle bastırmaya çalışmışlar, giderek artan bir şiddet ve savaş sarmalının oluşmasına yol açmışlardır.

Bu çatışma ve şiddet ortamı 30 yılı aşkın bir dönem boyunca sürmüş, binlerce insanın ölümü yaralanması,sakat kalması,işkenceler görmesi, köylerinden ve yurtlarından olmasına yol açmış; sadece bununla kalmamış milyarlarca değerde emek, malvarlığı ve iş kaybına yol açmış, eğitim aksamış, sosyo-ekonomik gelişme olumsuz etkilenmiş, toplum içinde var olan genel uyum tahrip olmuş, şövenizm ve etnik milliyetçilik düşünce ve kültür yaşamını büyük ölçüde zehirlemiştir. Bireysel ve toplumsal psikolojiler bozulmuş, savaş kültürü yayılmış insani gelişme ve hümanizm büyük yara almıştır.

Gerici hakim sınıflar, çeşitli karanlık güçler ve dışçıkar çevreleri ısrarlı bir biçimde hükümetlerin güç ve şiddete dayalı çözüm politikalarını desteklemişler ve yukarıda saydığımız sorunların giderek daha da ağırlaşmasına yol açmışlardır.Sosyalistler başından itibaren ortaya çıkan bu yeni gelişmenin demokratik bir biçimde çözümünü, Kürt halkının geniş bir çoğunluğunun haklı ulusal ve demokratik taleplerinin eksiksiz bir biçimde kabulünü, inkarcılık ve şövenizmle mücadele edilmesini, Kürt işçi ve köylülerinin durumlarının iyileştirilmesini, Kürt Marksist-sosyalistlerin bağımsız inisiyatifinin güçlenmesini, dayanılmaz hale gelmiş bölgesel gelişme sorunlarının ve tüm sorunların adım adım çözüm yoluna sokulmasınısavunmuşlardır.

Kanımızca bugün belirli bir barış sürecine doğru ilerlenmesi en öncelikli olarak başta tüm toplumun büyük çoğunluğunu oluşturan işçi sınıfı, kırsal halk kitlelerinin ilerici aydın kitlelerin barışçı ve demokratik özlemlerinin bir ürünüdür ve onların eseridir. Çünkü sorunun ortaya çıkardığı tahribat en fazla bu kitleleri yaralamış, huzursuz etmiş ve onların canlarını yakmıştır.

Bir avuç sermaye tekelinin güdümündeki tekelci-gerici bir iktidar yapısının boyunduruğu altında bulunan ve yukarıdan güdümlü çarpık reformlarla “demokratikleştirilmeye ve modernleştirilmeye” çalışılan Türkiye’nin gerçek anlamda demokratikleşmesi ve “yasal”politik demokrasinin gerçek anlamda içinin doldurulması, işçi sınıflarının önderliğinde geniş emekçi kitlelerinin örgütlü inisiyatifinin ve kendi sosyalist partilerinin uzun vadeli siyasi mücadelelerinin eseri olacaktır, önümüzde uzun bir yol bulunmaktadır.

Şüphesiz o devrimci festival günlerine doğru ilerlediğimizde bugün üzerindeşövenist fırtınalar koparılan, kısmi ve sınırlı ulusal-demokratik taleplerin gerçekleştirilmesi eksiksiz bir bütünsellik içinde halkın kendi organlarının iradesi ile sağlanmış olacaktır.

Bütün bunların anlamı halkın bugünlerde ve geçmişte çok çeşitli biçimlerde ortaya koyduğu ve sergilediği demokratik baskısını,barışçı coşkusunu ve iradesini küçümsemek ve paylaşmamak anlamında düşünülmemelidir. Aksine başta Marksist-sosyalist partiler olmak üzere, diğer çeşitli partilerin, ilerici demokratik şahsiyetlerin, kitle örgütlerinin, yurtdışındaki sosyalist ve demokratik güçlerin mücadelede bugün ulaştığımız seviyeye gelinmesinde büyük katkıları çok değerlidir. Bugün gelinen aşama kesinlikle şu veya bu liderin bireysel iradesinin sonucu, onun beyninde gerçekleşen bir “devrim veya dönüşümün” eseri olarak değerlendirilmemelidir. Son tahlilde tüm doğru düşüncelerin asıl kaynağı halk kitlelerinin kolektif zekalarının ürünüdür. Bu aşama başarıyla sonuçlandığı takdirde açılan yeni yolda daha ileri adımlar ve daha büyük kazanımlar elde edilmesi kaçınılmaz olacaktır, çünkü halkın demokratik özlemleri bugün elde edilenlerden veya elde edilebilecek olanlardan çok daha zengin ve doğurgandır ve nihai sonucu halkın talep ve özlemleri belirleyecektir. Bu anlamda ülke içindeki gerici ve muhafazakar güçlerin ve iktidarda olan AKP ve politikleşmiş-tarikat güçlerinin, diğer yandan ABD ve NATO güçlerinin süreçteki etki ve inisiyatifi abartılmamalıdır. Onların rolü ve ağırlığı gerçekte olduğu ölçüde hesaba katılmalıdır. Marksizme göre en güçlü dış etken dahi iç etkenler üzerinden etkili olur, burada iç etken halkın geniş çoğunluğunun barış ve demokrasi özlemidir.

Tarih gerici güçlerin halkların özlemleri üzerinden rant sağlama çabalarının örnekleri ile doludur, Lenin, bir yazısında Ekim Devrimi’nin Alman emperyalizmi artı Rus proletaryasının eseri olduğunu yazmıştır.(*) Bu anlamda AKP’nin barışolayını iktidarına taze bir kan sağlamak, muhalefet partilerini zayıflatmak, doğu ve güneydoğuda oylarını korumak ve bir dönem daha hükümette kalmayı garantilemek ve “liberal-reformcu” imgesini sürdürmek için kullanmaya çalıştığı gün gibi açıktır. ABD ve batılı diğer güçler de bu olay üzerinden kamuoyunu kendi lehlerine etkilemeye çalışmaktadırlar. Bu bir sır değildir ve yeni bir olgu da değildir.

Kürt partisi, BDP bileşenlerinin son 15 yıldır izledikleri, fakat başarısızlığı kanıtlanmış olan “ya şiddet, ya barış”biçimindeki ikili politikayı son yıllarda terk ederek, halkın acil beklentilerini öne çıkarmaları ve daha pragmatik ve gerçekçi bir yönelime girmiş olmaları bugünkü aşamaya gelinmesinde temel etkenlerden biridir. Kanımca bu adım onları halka yakınlaştırmakta ve başarı şansını arttırmaktadır.

Bu parti ve politik güçlerin geçmişte olduğu gibi bugün de karşı karşıya oldukları en büyük tehdit, kısa vadeli başarılar ve ulusal çıkarları kucaklamak adına tarihsel geriliği kanıtlanmış sağcı, dar milliyetçi sınıf güçlerinin temsilciliğine soyunma, sınıf çelişmelerinin üstünü örtme, işçi ve köylü kitlelerinin sosyo-ekonomik taleplerine yabancılaşma, sosyalist ve komünist partilere karşı izlediği sekter ve kumandacı tutumudur. Türkiye çoğulcu ve sınıflı bir topluma sahiptir, tüm kilitlerin anahtarının kendisinde olduğunu farz eden herhangi bir partinin uzun vadede başarı şansıolamayacaktır.

Bugün Kürt partisinin asıl odaklandığı çalışma sürecin“onurlu” bir biçimde sonuçlanmasını güvence altına almak, olası “itibar”kaybını asgari düzeyde tutmaya çalışmaktır ve bu anlaşılır ve bizim de olanaklar ölçüsünde desteklememiz gereken bir çabadır,çünkü burada asıl itibarsızlaştırılmaya çalışılan halkın mücadelesi ve özlemleridir.

Sonuç olarak bugün sosyalistlerin görevi halkın özlemlerini merkeze almak ve halkın çıkarları için katlanamayacağımız hiçbir özveri olmaz ilkesinden yola çıkarak, barışçı ve demokratik adımlara destek olmak, süreçte ortaya çıkan zaafları soğukkanlı bir biçimde ele almak, tablonun bütününe bakmak, doğmamış çocuğa don biçmemek, bilinen çeşitli siyasi çıkarlar ve şöven önyargılarla halkın özlemlerini karalamaya ve insanların kafalarınıkarıştırmaya çalışan çeşitli güçlerin karşısında durmak olmalıdır.

Marksist solda bütün bunların anlamını sağcımuhafazakar AKP’nin çeşitli politikalarına karşı eleştiri ve mücadelenin tatil edilmesi, ona sahip olmadığı erdemlerin atfedilmesi olarak yorumlayanlar bulunmakla beraber, tarihsel tecrübemize göre bu yaklaşımın sosyalistler arasında fazla destek bulması olanaklıdeğildir. Bu post-Marksist demokrasi stratejisinin etkisi gereğinden fazla abartılmamalıdır. Kanımca asıl daha fazla dikkat etmemiz gereken problem alanı“sol” söylemler çerçevesinde tek yanlı bir biçimde gözünü emperyalizmin ve hakim sınıfların halkı yedekleme çabalarına ve Kürt hareketinin eski ve yeni bilinen zayıflıklarına ve sınırlılklarına diken, reform çağlarında halkın özlemlerine yanıt veren küçük ilerlemelerin“değerini “ hesaba katmayan elitist ve ideolojist yaklaşımlardır. Bununla birlikte her iki yaklaşım hatasına da dikkat göstermeliyiz.

Marksist sol alternatifsiz ve çaresiz değildir, her koşulda kendi öz güçlerini arttırmayı hedefleyen daha kendi uzun vadeli stratejisine uygun özel amaçlı politikalara ve hedeflere odaklanmalıdır. Çünkü genel demokratikleşme (**) işçi sınıfıve onun öz güçlerinin pollitik ve örgütsel inisiyatifi ile gerçekleşmediği takdirde bu genel demokratikleşme bize ancak son derece marjinal faydalar sağlayacaktır.Dolayısıyla bizim pratik çalışmalarımızda asıl odak noktamız genel demokratikleşmeye katkı sağlamak olamaz.

Son söz: Politikada halkın ileri kesimlerinin duygu ve düşüncelerini, onların özlemlerini birincil konumda görmek, daima çoğunlukla birleşmek bize kazandıracaktır ve tüm gericiler kağıttan kaplandır.

(*) Rusya’nın savaştan çıkmasının savunan savaşkarşıtı olarak bilinen Lenin ve yoldaşlarının 16 Nisan 1917’de Alman Savaşhükümetinin göz yumması ile Rusya’ya dönmüştür. Almanların hesabı Rusları savaşdışı bırakarak diğer emperyalistlere karşı sürdürülen savaşta elini rahatlatmaktır. Buna rağmen Menşevik hükümetin Almanya ve müttefiklerine karşısavaşı sürdürmesi, buna karşılık Bolşeviklerin acilen savaşa son verilmesi talebi Menşeviklerin halk nezdinde itibarlarını iyice zayıflatmış, Sovyet meclislerinde Bolşeviklerin gücünün artmasına yol açmıştır.

(**) Genel demokratikleşme Kürtler ve Alevilerin çeşitli liberal siyasi güçerin önderliğinde çeşitli haklarını kabul ettirerek politik sistemi demokratikleştirme çabası anlamında kullanılmaktadır. Oysa bu işçi sınıfı önderliğinde emekçi halkın kendi inisiyatifi ile yürüttüğü demokrasi mücadelesi ile farklı bir kulvardır ve bu ikinci stratejinin içinde bulunduğumuz bugünkü aşamada ulaşmaya çalıştığı hedefler oldukça farklıdır. Kanımca bazı Marksist partiler eklektik bir biçimde iki farklı stratejiyi bir arada yürütmeyi savunmaktadırlar.

Cem Kızılçeç

Benzer yazılar

Yanıt verin.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Do NOT follow this link or you will be banned from the site!