Cumhuriyetçi Misiniz, Demokrat Mı?-Regis Debray

Bu yazı Fransız dergisi “le Nouvel Obsertareur”ün 30 Kasım – 6 Aralık 1989 tarihli sayısında yayımlanmış ve Prof. Dr. Ahmet ARSLAN tarafından dilimize kazandırılmıştır.

Sorun hiç ortaya konmayacak mı? Günümüzdeki bütün tartışmaların temelindeki sorun. Avrupa ve bütün dünyada bir istisna teşkil eden cumhuriyetimizin kimliği sorunu. Dün bir milliyetçilik kuralı, bugün başörtüsü, yarın herhangi bir başka şey. Televizyon tartışmaları, sebepsiz kavgalar. Ana nedeni ortaya konulmadıkça bu hastalık tedavi edilemez.

cumh-demok
Resim: Prise de la Bastille, Kaynak: Wikipedia

Fransız İhtilalinden çıkmış olan Cumhuriyet kavramıyla anglo-sakson tarihin oluşturmuş olduğu biçiminde demokrasi kavramını birbirine karıştırmanın fiyatını, hepimiz bugün inkar edilmez bir zihinsel karışıklıkla ödüyoruz. Bu kavramları eşanlamlı zannediyor ve birini diğeri yerine kullanıyoruz. Onları niçin birbirinden ayıralım? Liberal ve tüketim toplumu, demokrasinin çeşitli biçimleri arasında özel bir biçimden başka bir şey değil. Ancak onun o kadar hâkim ve bulaşıcı bir biçimi ki, demokrasinin başka biçimler aldığı ülkelerde bile onun zorunlu olduğu zannediliyor.

Mesela başındaki örtüyü vestiyere bırakmadığı sürece genç bir müslüman kıza ders salonuna girişi yasaklamayı ele alalım. Cumhuriyetçi “iyi bir davranış” diyerek bunu alkışlayacak, buna karşılık “hayır, kötü bir davranış” diyerek demokrat bundan incinecektir. Biri buna “layiklik” diyecek, diğeri “hoşgörüsüzlük” diyecektir. Bunlar kelime kavgası mıdır? Hayır, ilkeler üzerinde bir anlaşmazlık.

Demokratça davranmaksızın cumhuriyetçi olunabilir. Hatta bazıları bunda bizim yani Fransız ulusunun ulusal mirasını görmektedirler. Buna karşılık Belçika ve diğer birçok anayasal monarşiler, cumhuriyetçi olmaksızın demokrat olunabileceğini gösteriyorlar. Adı cumhuriyet olan bununla birlikte bizimle ne aynı ilkeleri, ne aynı zorlamaları paylaşamayan ülkeler de var: Mesela demokrasiler adını tamamen hakeden Federal Almanya ve Birleşik Amerika (yalnız bugün Amerikan Kongresi’nin gücünün gösterdiği gibi Lincoln demokrasisinde epeyi cumhuriyet de vardır). Halk demokrasisi adı halkın iktidarını göstermediği gibi, babadan oğula geçen bir monarşinin yokluğu da kelimenin asıl ve dar anlamında bir cumhuriyete işaret etmez.

Her devrin kendi putları vardır. Bugün bizim putlarımız “insan hakları”, “Avrupa”, “sivil toplum” ve “hukuk devleti”dir (iyi bir şey). Demokrasi bu iri kelimelerin en büyüğü ve uzaktan gözüküyor. Onun Doğu Avrupa ve Çin halkları üzerinde sahip olduğu çekicilik ve onların gözünde temsil ettiği başdöndürücü umut anlaşılabilir bir şeydir. Ama bizde bu, türle cinsi, sınıfla alanı birbirine karıştıran “valiz” kelimelerden biridir.

Avrupa’da biz hepimiz demokratız. Yaşasın serbest seçimler. şüphesiz, hem de nasıl. Ama bütün insanlar memelidirler diye hümanist “yaşasın meme bezleri” diye bağırmaz. Balinalar, keçiler, insanlar yavrularına meme verirler. Ama hümanistten biraz daha fazla kesinlik ve insanlıktan da küçük bir ek çaba daha istenir. Nasıl ki “homo sapiens” memeli artı bir şeyse, Cumhuriyet de demokrasi artı bir şeydir. Daha değerli, daha kırılgan, daha nankör, daha ödüllendirici! Cumhuriyet özgürlük artı akıldır; hukuk devleti artı adalettir; hoşgörü artı iradedir. Demokrasinin ise “Aydınlıklar”ı sönmüş bir cumhuriyetten arta kalan şey olduğunu söylemek mümkündür. (Bby)

1958 (veya 1946) Anayasamızın girişine göre “bölünmez, layik, demokratik ve sosyal bir Cumhuriyet” olan cumhuriyetimiz, Avrupa’da tuhaf bir şey!

Bu hak durumu, bir olgu durumunu meşrulaştırıyor. Tek olan bir tarihe tek olan, biricik olan bir Anayasa! Bundan dostlarımız ve komşularımızın eğlendikleri bir dizi adetlerimiz, bastırmalarımız, tutku ve ödevlerimiz çıkmaktadır. En ciddi Avrupa gazetelerinin “başörtüsü olayı”na tahsis etmiş oldukları şaşkın ve alaycı makalelerinin de gösterdiği gibi bir İngiliz veya bir Danimarkalı için Fransızlar bir defa daha kafadan çatlaklıklarını göstermişlerdir. Haksız değiller. 1789’dan veya daha tam olarak bazı delilerin ilk defa olarak Tanrının elinden insanların dünyanın bir bölgesindeki yönetimini almak cüretini gösterdikleri 1793 yılından bu yana akıntının tersine yüzen “marjinal”leriz. İkiyüz sene sonra ve bütün görünüşlere rağmen Cumhuriyet’imizin Avrupa’da gerçek bir paraleli yok! 1889’da kıtamızda sadece iki Cumhuriyet vardı: Fransa ve İsviçre.

Etrafımızda bazı isim değişikliklerine rağmen 100 sene sonra bugün de durumun fazla değişmemiş olduğunu iddia ediyorum.

Dünya kamuoyunda bizi yine suçlu listesine koydular. 170 tane hükümran devletten 100’den fazlasının dinsel diye adlandırılabileceği bir dünyada laik devletler küçük bir azınlık teşkil etmektedir. Dünyevileştiği söylenen Avrupa Topluluğu’nda laiklik hiçbir yerde bir anayasa ilkesi değil. O ne anayasada yapılan ilk değişikliğin ancak kiliseler ve devletin birbirinden ayrılığını tesis ettiği Amerika’da, ne de 60 yıl boyunca bir devlet dinini, marksizm – leninizmi (kiliseler, hiç şüphesiz klerikalizmin tekelinde değildir) egemen kılan Rusya’da öyle. İsa’nın haçı İspanya’da okullarda asılı olmaya devam ediyor. Hıristiyansızlaştırma küçük Danimarkalıların okullarda sabahları derse bir mezmurla başlamalarına engel değil. Yine o Anglikanlığın devlet dini olduğu Büyük Britanya’da “Tanrı Kraliçeyi Korusun”un yankılanmasına engel teşkil etmiyor. Aynı şekilde o, Alman Ceza Kanunu’nun 166. maddesinin Tanrı’ya karşı küfretmeye bir yaptırım getirmesine de engel değil. Hollanda’da, yani hoşgörünün ülkesinde Selman Rüşdi Tanrı’ya karşı hakaretleri cezalandıran, ancak peygamberlerine karşı yapılmış olan hakaretleri cezalandırmayan aynı ceza kanununun 147. maddesine dayanılarak yayınlanabilmiştir. Fransa’da Tanrı’ya karşı küfretmenin 1791’den bu yana bir suç olmaktan çıktığını hatırlatalım.

Anekdotları kısa keselim. Ortak Pazar Avrupa’sında siyaset gerçekten din üzerinde tam bir bağımsızlığa ulaşmamıştır. Memur haline gelmiş rahipler, ebeveynin açık bir karşı isteği dışında okulda mecburi dinsel eğitim, dine dayanan iktidar partileri, arka fonda her yerde var olan huzurlu vicdan veya suçluluk duygusu! Papa’nın, mollaların, yahudi rabiilerinin müminlerini toplantıya çağırdıkları Vatikancı veya Luterci Avrupa’da Cumhuriyet, ilerde hiç-bir şey tarafından assimile edilemeyeceğini kimsenin garanti altına almadığı (Ortak Pazar’ın kararları çoğunlukla alınmıyor mu?) yabancı bir cisim olarak kalmaktadır.

Laikliğin varlık nedeni bizzat kendisinde değildir, onun kendisine takılmak veya onda kalmak, daha ileri gitmemek uzun vadede onu yoketmektir. Çünkü o aslında bir örgütlenme ilkesinin ikincil ve türemiş sonucundan başka bir şey değildir. Laiklik “direk”inin kilit taşı, nadiren laik olan demokrasi değildir, zorunlu olarak öyle olan Cumhuriyettir. Onun yeniden gözden geçirilmesi zorunludur. Tanrı’ya karşı görevler ilkokul programlarına 1940’da yeniden konup, Papazların sınıflarda din dersi vermelerine 1941’de, yani yüce bir mareşalin arkasına gizlenmiş olarak genç, bilgili ve yenilikçi bir teknokratın Vichy’de “tanrıtanımaz bir Cumhuriyet”in yerine bir Mea Culpa ile Te Deum arasında Fransız devletinin yönetimini ele aldığı bir zamanda izin verilmedi mi?

Şunu gayet iyi biliyoruz: Cumhuriyetimize daha fazla demokrasi koymamız gerekir. Ondan kendisini şişmanlaştıran şu kötü otoriterci ve yukarıdan aşağıcı Napolyoncu yağı, şu eşraf egemenliğini, şu monarşik mirası, şu devlet soyluluğunu uzaklaştırmamız gerek. Fransız Cumhuriyeti daha az Cumhuriyetçi olmak suretiyle daha demokratik olmayacaktır. O kendi kavramının sonuna kadar tutarlı bir biçimde gitmek suretiyle öyle olacaktır.

Cumhuriyeti demokrasiye karşıt olarak koymak onu öldürmektir. Cumhuriyeti demokrasiye indirgemek de onu öldürmektir. Eğer birbirinden ayrılamaz bir durumdaysalar, onları nasıl birbirinden ayırdedebiliriz? Hangi ölçütlere dayanarak bunu yapabiliriz?

Ufku ne kadar dar olursa olsun her yönetim bir insan kavramı üzerine dayanır. Kendisi farkında olmasa da Cumhuriyetçi yönetim, insanı hemcinsleriyle uyum halinde doğru yargıda bulunmak ve karar vermek için doğmuş, özü gereği akıllı bir hayvan olarak tanımlar. Ona göre fiil ve sözün uyumu içinde kendi kendine sahip olan bir varlık, özgürdür. Demokratik hükümet ise insanı üretmek ve değiş tokuşta bulunmak için doğmuş özü gereği üretici bir varlık olarak kabul eder. Ona göre de müteşebbis veya mülk sahibi biri özgürdür. O halde cumhuriyette siyaset ekonomiye hakim olacak, demokraside ise ekonomi siyaseti yönetecektir. Cumhuriyette en iyiler şehir meclisi ve parlamentoya giderler. Demokraside ise en iyiler iş yaparlar. Cumhuriyette kamuya hizmet etmenin veya kamu görevinin verdiği prestiji demokraside özel kişisel başarı sağlar.

Cumhuriyette herkes yurttaş (citoyen) olarak tanımlanır ve bütün yurttaşlar ulusu, “ortak bir yasa altında yaşayan ve aynı yasa koyucu tarafından temsil edilen ortaklar birliği”ni (Sieyes) teşkil ederler. Demokraside ise herkes “topluluk”u (communauté) tarafından tanımlanır ve toplulukların bütünü “toplum”u (société) oluşturur. Demokraside insanlar aynı haklara sahip olduklarından dolayı kardeştirler. Cumhuriyette ise insanların kardeş olmalarının nedeni aynı atalara sahip olmalarıdır. Bir cumhuriyetin siyah belediye başkanları, sarı senatörleri, yahudi bakanları ve tanrı tanımaz profesorleri olamaz. Siyah valiler, beyaz belediye başkanları ve mormon senatörleri olan ancak demokrasidir.

Ulusun üstünde insanlık vardır. Toplumun üstünde ise Tanrı. Paris’te başkan aşağıdakiler tarafından oylanmış olan Anayasa üzerine yemin eder, Washington’da ise Yüce Varlık’tan gelen Kutsal Kitap üzerine. Birincisi “Yaşasın Cumhuriyet, Yaşasın Fransa” sözlerinden sonra elinde tuttuğu Montaigne’nin “Denemeler”i ile birlikte resim çektirmek için kütüphaneye gider, diğeri ise nutkunu “Tanrı Amerika’yı Korusun” sözleri ile bitirdikten sonra yıldızlı bayrak önünde resim çektirir.

Cumhuriyette özgürlük, aklın bir fethidir. Sorun şudur ki inanmak öğrenilmezse de akıl yürütmek öğrenilebilir.

Montesquieu şöyle diyordu: “Eğitimin bütün gücüne sahip olunan yer, cumhuriyetçi bir yönetimdir”. Cahil insanlardan meydana gelen bir cumhuriyet, kare şeklinde bir dairedir; çünkü cahil biri özgür olamaz, kanunların kaleme alınmasına iştirak edemez veya kanunlardan haberi olamaz. Buna karşılık halkının yüzde ellisinin okuma-yazma bilmediği bir demokrasiyi düşünmek kesinlikle imkansız değildir.

Cumhuriyette devlet her türlü dinsel etkiden bağımsızdır. Demokraside ise kiliseler her türlü devlet etkisinden bağımsızdır. Kilise ve devletin birbirinden ayrılması ile Fransa’da söylenmek istenen şey, kilisenin devletin önünde silinmesi gerektiğidir; Birleşik Amerika’da ise ondan kastedilen, devletin kilisenin önünde silinmesi gerektiğidir. Bunun nedenini anlayabiliriz: Demokrasinin vatanı olan protestan kanatta, ana görüşten ayrılma (dissidence) hakkı, inancın kendisinde içerilmiş bulunmaktaydı. Onda din zihniyeti ile özgürlük zihniyeti bir ve aynı şeydi. Katolik toprağında ise ayrılma hakkını devlet kiliseden zorla almak zorunda kaldı, çünkü orada kilise kendisini Doğru ve İyi’nin ebedi sahibi olarak ortaya koymaktaydı. Cumhuriyetçi protokolda üniversite rektörlerine ve akademi üyelerine tahsis edilen yer, demokratik seremonilerde kardinal ve eveklere verilen yerin aynıdır. Bir cumhuriyet yazar ve düşünürlerini maliye memurları ve polis müdürlerinin önüne, bir demokrasi ise onların arkasına geçirir. Protokolun gelişmesi iyi bir göstergedir.

Cumhuriyeti yöneten, evrensel kavramdır; demokrasiyi yöneten ise yerel kavram. Cumhuriyette her milletvekili tüm ulusun milletvekilidir. Demokraside ise her temsilci kendi seçim bölgesinin veya “constituency”sinin temsilcisidir. Birincisi, dünyanın yüzüne hiç kimsenin görmemiş olduğu evrensel insanın haklarını haykırır; ikinci ise Amerikalılar’ın, İngilizler’in ve Almanlar’ın haklarını, sınırlı fakat gerçek topluluklar tarafından zaten elde edilmiş olan hakları savunur. Çünkü evrensel olan soyuttur, yerel olan ise somut. Bu ise her modele kendi büyüklüğünü ve köleliklerini verir. Akıl en üstün referansı olduğu için cumhuriyette devlet üniter ve doğası gereği merkezidir. Cumhuriyet devleti mahalli değerler, adetler ve kurumları aşarak ağırlıklar ve ölçüler, şiveler ve yönetimler, okul programları ve ders yılı takvimlerini birleştirir. Çoğulcu kültür içinde gelişen demokrasi ise eğilimi itibariyle federal ve kuşkuculuğundan ötürü de anti-merkeziyetçidir. Demokrat, “herkese kendi hakikati” diyerek iç çeker. Onun için sadece kanaatler vardır (ve onlar temelde birbiriyle aynı değerdedir). Buna karşılık cumhuriyetçi hatalı olanları tehlikeye atma riskini göstererek “hakikat bir, hata muhteliftir” deme eğiliminde olacaktır. Demokrat öz-yönetim ve özel statülere bayılır. Her şehirsel, dinsel veya yerel topluluğun kendi “doğal” liderleri, kendi özel programlı okulları, hatta kendi mahkemeleri ve milisleri olmasında bir kötülük görmez. Yamalı bohça, bir cumhuriyetçi için kabul edilemez.

 

Demokrasi bölgeciliklerin ortaya çıkmasına, özel çıkarların, bencilliklerin kendisini göstermesine izin verebilir. Çünkü onun derin kanaati “Tanrı’ya güveniyoruz”dur (in God we trust). Zaten her yeşil banknotun üzerinde de bu vardır. “Tanrı’nın altında tek ulus” (one nation under God) dağılma tehlikesi göstermez, çünkü demokrata göre Tanrı iyi bir federatördür. Demokrasi canının istediği kadar maddeci, aşırı bireyci görünebilir. Çünkü mezhepler arası farklılık ne kadar büyük olursa olsun, topluluklar arası mutabakat (consensus) bütün kamu alanlarına yerleştirilmiş bulunan İbrahim’in mesajı ile sağlanmaktadır. Cumhuriyete demokrasinin yarısını getirmek isteyen liberaller, onun dinsel çerçevesini de ithal etmedikleri takdirde, tahrip ettikleri şeyin yerine yenisini koyamazlar. Çünkü tutucu dinsel inancından soyutlanmış olarak bu idare şekli inançsız ve ilkesiz bir orman kanununa dönüşür. Pragmatizm, cumhuriyetin harcı değildir. O, “büyük amaçlar”ı olmaz ise ölür. Çünkü dünya devletinin ihtiyacı olan metafiziği o ne Yaratıcı’dan, ne de herhangi bir Vahiy’den isteyebilir. O kendi kendine aşkın olmak zorundadır. O halde, yönetmek için ölebilir ve öldürebilir.

Cumhuriyette devlet topluma hâkimdir. Demokraside ise toplum devlete. Cumhuriyet çıkarlar çelişkisi ve şartların eşitsizliğini yasanın önceliği ile yumuşatır. İkincisi ise bunları bütünüyle ve insanların karşılıklı rızasıyla pragmatik sözleşme yoluyla düzeltir. “Ulusal formasyonun rektörü ve vektörü olan devlet”in (Pierre Nora) toplumsal düzenlemeyi uzun zamandan beri kendileriyle sağladığı memurlar yönetimine karşıt olarak demokraside hukukçular (jurites) yönetimi vardır. Bundan dolayı da Fransa’da hukukçuların (avukat, noter, hukuk danışmanı) sayısı, komşu ülkelerindekine göre çok düşüktür. Fransa’da 2000 kişide 1 olan bu oran, İngiltere’de 1000 kişide 1, Batı Almanya’da 1200 kişide 1, Birleşik amerika’da ise 500 kişide 1’dir.

Bir cumhuriyet zihinsel bakımdan cumhuriyetçi olanlardan meydana gelir. Bir demokrasi ise göreli bir kayıtsızlık içinde, hukuk metinlerinin soğuk nesnelliğine dayanılarak kanunların ruhu ile değil, lafzı ile işleyebilir. Seçimlere yüzde elli katılmama bir cumhuriyetin ruhunu yok eder, ama bir demokrasiye zarar vermez. Yargıçlar yönetimi, cumhuriyetçi değildir. Bunun nedeni sadece kanun koyucu halkın egemenliğinin elinden alınması değildir. Aynı zamanda onu, ruhunda ve vicdanında kanunların kendisine dikte ettiği şeyi isteme durumundan mahrum kılmasıdır.

Ancak bu, öte yandan demokrasinin “ahlâkçılık”a çok değer vermesiyle çelişik değildir. Çünkü demokrasi, özel olanla kamusal olanı, kişisel erdemlerle yuttaşlık görevini birbirine karıştırır. Demokrasi rahatlıkla adalet yerine sevgi ve acımayı (charité), kılavuz yerine Papaz John’u, toplumsal soruna tatmin edici bir cevap olarak Kızıl Haç’ı veya şefkat Birliklerini geçirebilir. Tinsel olanı dünyevi olandan ayırırken kendisinden hareket ettiği aynı nedenlerle özel olanı kamusal olandan ihtimamla ayıran cumhuriyet ise (Birleşik Amerika’da olduğu gibi) kamu görevini üzerine almış insanları özel hayatlarına göre yargılamayı reddeder. O, yurt sevgisini tercih eder. Ona göre iyi duygular veya iyi bir ahlâkla iyi politika yapılmaz. Bundan dolayı adaleti sağlarken sevgisiz ve acımasız olabilir.

Küçük veya orta boy veya geçmişi ile ilgili borcu olan bir demokrasi herhangi bir rahatsızlık duymaksızın veya bir şeyi inkâr etmek zorunda olmaksızın askeri bakımdan bir başka devletin himayesi altında bulunabilir. Almanya, İtalya ve Japonya demokrasilerdir. Ancak bir cumhuriyet bir cumhuriyet olarak kendisini inkâr etmeksizin kendisini savunma işini bir başka devlete havale etmez. Onda içerdeki özgürlükle dışarıya karşı bağımsızlık bir ve aynı şeydir. Yurtsever denen kişi cumhuriyette özgürlük aşkıyla vatan sevgisini birbirinden ayırmaksızın vatanına komşularına göre hiçbir özsel üstünlük tanımayan kişidir. Kendisinden daha zayıf olanı ezen bir cumhuriyet, kendi ilkelerini çiğnemiş olur ve bunu da er veya geç farkeder. Demokraside ise yurtseverler milliyetçiler adını alırlar. Bunlar özgürlüğü kudretle değiştirmeye hazır korkunç insanlardır.

Her yurttaşın başkalarının özgürlüğünden sorumlu olması ve dolayısıyla ihtiyaç olduğunda silah taşıması gerektiği cumhuriyette devlet ordunun, ordu da devletin içine yerleştirilir. Ölüm önünde (ve tabii vatan görevi bakımından) eşitlik olmaksızın yurttaşların eşitliğinin ne anlamı vardır? Bundan dolayı cumhuriyetçi ilke, bütün vatandaşların askerlik görevlerini yapmalarına dayanan bir orduyu öğütler. Demokraside ise (Birleşik Amerika ve İngiltere’de olduğu gibi) özellikle barış zamanlarında ulusal savunma, profesyonellerin işidir.

Cumhuriyette yurttaşlık bir olgu durumuna değil, bir hak ilkesine bağlıdır. Örneğin oy verme hakkına ya sahip olunur ya olunmaz, ama varsa ona tümüyle sahip olunur. Halk egemenliği parça parça verilmez ve siyasal haklar hiyerarşikleştirilemez. Buna karşılık demokrasi (biraz eski Atina’da olduğu gibi) birinci, ikinci, üçüncü sınıf yurttaşlara sahip olmayı kabul edebilir. Sadece o, “belediye seçimlerinde oy verme hakkı”yla “genel seçimlerde oy verme hakkı”nı birbirinden ayırabilir –Cumhuriyetçi meşruiyete olduğu gibi cumhuriyetçi ahlâka da aykırı olan bir ayrım.

Cumhuriyette her köyde iki hassas yer vardır.Seçimle gelenlerin kamunun iyiliği için birlikte müzakerelerde bulundukları belediye ve öğretmenin öğrencilerine bir seyh’den vazgeçmeyi öğrettiği okul. Veya daha iyi söylemek gerekirse Millet Meclisi ve Üniversite. Demokraside ise bunların yerini Mabet ve Borsa alır.

Cumhuriyet çocukta insanı arar ve çocuğu ortadan kaldırmak pahasına onda yalnızca büyümesi gereken şeye hitap eder. Demokrasi ise insanda çocuğu şımartır. Çünkü o ona yetişkin muamelesi yaparsa onu sıkacağından korkar. Öğrencinin yetişmesini isteyen cumhuriyetçi hiçbir çocuğun çocuk olarak hayranlık verici olmadığını söyler. Demokrat ise sonuçta kocaman çocuklar oldukları için bütün insanların sevimli olduğunu düşünür. Bu daha kaba bir biçimde şöyle de ifade edilebilir: Cumhuriyet çocukları sevmez. Demokrasi ise yetişkinlere saygı göstermez.

Cumhuriyette toplum, birinci görevi yalnız başına kendi tabii ışıkları ile her konuda yargıda bulunma gücüne sahip yurttaşlar yetiştirmek olan okula benzemelidir. Demokraside ise okulun kendisi topluma benzemelidir. Okulun ilk görevi onda iş pazarına adapte olmuş üreticiler yetiştirmektir. Bu durumda onda “hayata açık bir okul” veya “seçime, isteğe bağlı bir eğitim” talepleri ortaya çıkacaktır.Cumhuriyette okul, duvarlar ve özel yönetmelikler arkasında kapalı bir yer olmak zorundadır. Çünkü bunlar olmazsa okul, onu herbiri farklı bir yöne çeken sosyal, politik, ekonomik veya dinsel kuvvetler karşısında bağımsızlığını (yani laikliğini) kaybedecektir. Biri insanı ortamından bağımsız kılmaya, diğeri ise onu onunla bütünleştirmeye çalışan iki okul aynı okul değildir. Böylece cumhuriyetçi okulun şöhretini, aydın işsizler teşkil edecek, buna karşılık demokratik okul rekabet gücüne sahip bir aptallar topluluğu yetiştirecektir. Her birinin kendi zayıflıkları vardır.

Cumhuriyet okulu sever (ve onu yüceltir). Demokrasi ise okuldan korkar (ve onu ihmal eder). Ama her ikisininde en çok sevdikleri veya korktukları şey, okulda felsefedir. Bir cumhuriyeti demokrasiden ayırmanın en emin yolu, üniversiteye girişten önce felsefenin lisede öğretilip öğretilmediğine bakmaktır.

Görülecektir ki Avrupa’nın en demokratik bölgesinde, yani protestan dinine sahip kuzey bölgesinde son sınıflarda onun yerini tutan dinsel eğitimdir.Demoratik eğitim sistemleri, felsefeyi, seçimlik bir ruh eğitimi tamamlayıcısı olarak görür. Ona göre bu eğitim, gerçekte papazlarla şairler arasında paylaştırılması gereken bir eğitimdir. Cumhuriyette ise, amacı öğretileri sergilemek değil, problemler yaratmak olan felsefe mecburi bir ders konusudur. Cumhuriyette, öğrencilerin toplumsal kökeni ne olursa olsun, aydınları organik bir bağla topluma bağlayan okul, özellikle felsefe dersidir.

Cumhuriyet, felsefi bir kavram olduğu için, ebedidir, sonu yoktur. Tarihte sonsuz olarak devam eder. Onu ileriye götüren de bu sonsuzluğun kendisi, bu kendi kendinden memnun olmamadır. Demokrasi ise sosyolojik bir olay olduğu için kendi aynasında kendini güzel bulabilir. Bu kendinden memnun olma –ki sık sık rastlanan bir şeydir– etnosantrik, fakat etkili bir propagandaya imkân verir. Kendisini aşılmaz bir şey olarak gördüğü için bir demokrasi belli bir vicdan huzuru ile kendisini bir model olarak sunar. Buna karşılık kendisini kusurlu ve düşlediği evrensel cumhuriyet bakımından daima özel bir durum olarak gördüğünden bir cumhuriyet, her zaman ancak bir örnek olmak zorundadır.

Kanaatin yasa hükmünde olduğu demokraside, değer verilen tek şey paradır. Kanaat meydana getiren araçlar gerçekten gitgide daha pahalı olmaktadır. Onda imge, kavramın ayağını kaydırmakta, sözel olan yazılı olana hâkim olmaktadır. Bir demokrasinin seçim kampanyalarında afiş, adayın ucuza mal olan beyaz üzerine siyah yazılmış görüş ve düşüncelerini değil, pahalı olan renkli resimlerini sergiler. Bundan dolayı demokraside reklâmcı politik sorumluya, yani kural olarak seçimden sonra hareketlerini basın-yayın vasıtalarının şantajına göre ayarlamak zorunda kalan kişiye emretmektedir. Politikacı demokraside politikasını bu politikalarla ilgili verilebilecek veya verilemeyecek olan imgelere göre düzenler. Bunun için o kararlarını her hafta kendisine, kendisinin ve başkalarının popülarite oranlarını gösteren kamu oyu adlı barometrenin derecelerine göre ayarlar: Bir televizyon kanalının yöneticisinin programındaki arzını, televizyon kamuoyu yoklamalarının sonuçlarının ortaya koyduğu talebe göre ayarlaması gibi!

Cumhuriyette davranışları düzenleyen, bir çıkarlar uzlaşmasından başka şey olan, ilkedir. Örneğin bir siyasal parti, iktidarı ele geçirme ve sürdürmenin aracı değildir: O, bir yüze veya belirsiz bir vaade değil, bir programa uyar. Eğer Egemen (yani halk), oy vermek suretiyle kendisiyle sözleşme yaparsa, bu parti sözleşmeye uymaktan sorumlu kabul edilecektir. Eğitimi, enformasyon vermekle veya şeylerin ilk nedenlerini araştırmayı son dünya haberleriyle karıştırmadığı gibi cumhuriyet, oy verme (suffrage) ile yoklamayı (sondage), devlet ile toplumu birbirine özdeş kılmaz. Çünkü halkla kitleyi, kurumsal olanla isterik çığlıkları birbirine karıştıranlar sonunda adaletle linç etmeyi birbirine karıştırırlar. Cumhuriyette olması gerekenle olan, kalması gerekenle geçmesi gereken birbirlerine karıştırılmaz.

O halde demokraside ana kavram, iletişimdir (communication), cumhuriyette ise kurum (institution). Cumhuriyetçi terminolojide okul müdürü (instituteur) veya müdiresi kavramının, bu işin bizzat kendisi gibi saygı uyandıran bir kavram olması, buna karşılık demokraside utanılacak bir şey olması hayret verici bir şey değildir. Kutsal dörtgenden –kara tahta veya küçük ekran– iki ayrı tür terminoloji çıkar: Her rejimin kendi yüceliği vardır: Hayat veya diplomanın yüceliği. Gazeteci, reklâmcı, şarkıcı, aktör, iş adamı bir demokrasinin rehberlerini teşkil eder. Öğretmen, yargıç, bilim adamı ve hatta görünüşte paradoksal olmakla birlikte subay, cumhuriyetin rehberlerini oluşturur.

Bir demokrasi kendisini çevreleyen gürültü patırtı içinde rahatça yaşayabilir. O, bundan uzun vâdede tamamen kendi kendisine bir düzenin çıkacağına emindir. Cumhuriyette ayrım (distinction) ve ayırdetme (discernement), sessizlik kaleleri ve plajları gerektirir. Birincisi bir gürültü iyimserliği, ikincisi ise bir sessizlik iyimserliği olarak tanımlanabilir. Bugünlerde gürültünün adlandırıldığı gibi “müzik şöleni” veya “bayramı” bir demokrasinin felsefesini temsil eder. Bir dakika sessizlik ise bir cumhuriyetin ruhunu ortaya koyar.

Cumhuriyetin birincil erdeminin hâfıza olmasına karşılık, demokrasinin gücü unutmada yatar. İnsanın insan ürettiği yerde, doğan her çocuk 6000 yaşındadır. Eğer elinizde tarihten başka bir şey yoksa, geçmişten kendinizi ayırmanız, kendi kendinizi sakatlamanızdır. İnsanı yapan Tanrı olduğunda ise, Tanrı onu her doğuşunda yeniden yapar. O macerasına sıfırdan başlar. Cumhuriyette bundan dolayı en büyük değer kütüphaneye, demokraside ise televizyona verilir. Çünkü kütüphanelerin, kendilerine ibadet edilmesi kültürü belirleyen büyük ölülerin saygıdeğer mezarlıkları olmasına karşılık, televizyon zevkli bir biçimde zamanı öldürür. Cumhuriyet bir kütüphane gibi, yaşayanlardan çok ölülerden meydana gelir. Oysa demokraside, televizyonda olduğu gibi, yaşayanlara bilgi vermek hakkına sahip olanlar yalnızca yaşayanlardır. Her sistemin mahzurları vardır ve bunlar tartışma konusudur.

Cumhuriyet, eşitlikçi (égalitariste) olmaksızın eşitliği sever. Çünkü kabiliyet ve çabaları gözönüne almaksızın koşullar ve ödülleri aynı seviyeye getirmeye çalışan adalet değildir, hınçtır. Söz konusu olan, bunları oranlamaktır –her zaman geçerli olan bir formülü olmayan ve daima zayıf olan çözümü adalet uğruna bitmez tükenmez mücadeleyi gerektiren ebedi problem–. Buna karşılık demokrasinin programında toplumsal eşitlik yoktur. Onda ekonomik eşitsizliklerin yaratmış olduğu problem ne kadar aşılmak istenirse o kadar çok ve o kadar yüksek sesle insanların özgürlüklerinden söz edilir. Eşitlik kavramından demokrat, sadece kanun önünde eşitliği anlamakla yetinebilir. Ancak cumhuriyetçi ona zorunlu olarak maddi şartların beli bir eşitliğini ekler. Ona göre bu olmaksızın yurttaşlık antlaşması sahte bir paylaşmadır. Her gün kaldırımlarda binlerce paryanın veya toplum-dışı yoksulların ölmesi, Hindistan’ı gerçek bir demokrasi olmaktan alıkoymaz. Newyork’ta binlerce evsiz barksızın veya esrarkeşin kışın parklarda uyuması, fakirlerin ve zenginlerin aralarında hiçbir benzerlik olmayan kendi hastaneleri ve okullarının olması özgürlük heykelinin dünya çapındaki ve haklı şöhretine bir halel getirmez. Gelirler veya ücretler arasındaki oranın bire elli olduğu bir memlekette artık cumhuriyetten bahsedilemez, ama demokrasiden bahsedilebilir. Cumhuriyetçi ideal, belli bir oran duygusunu şart koşar.

Tesadüfen halkın öğrenmiş olduğu büyük artistlerin veya günün güçlülerinin büyük gelirleri parasız bir demokratta ancak bir omuz silkmesine neden olur: O bunu teşebbüs hürriyetine verilen basit bir fidye olarak yorumlar. Buna karşılık lüks yığınlarını veya imtiyazların artmasını kınamak, bir cumhuriyetçi için İsparta hayat tarzını veya çileciliği övmek değildir.

Yoksulluk bir demokrasiyi üzer, ama bir cumhuriyeti sarsar. Birinci, maksimum bir dayanışma ve birkaç bağış ister. İkinci, minumum bir kardeşlik ve birçok kanun. Birincinin vakıflara havale ettiği şeyi, ikinci önce bakanlardan talep eder.

Bu iki duyarlılık, güven verici ideolojilere de çevrilebilir ve büyük atalarla birlikte şu tekrar edilebilir: Sosyalizm ve liberalizm sonuna kadar götürülmüş cumhuriyet ve demokrasidir. Yalnız son derece doğru olan bu karşıtlık, “Globe” okuyucularına modası geçmiş görünecektir. Çünkü sosyalistlerin, yani “şu eski cumhuriyetçiler”in kendileri artık genç ve farklı bir grup olarak ortaya çıkmak istediklerinden, onlarda toplumsal eşitsizlikler teması “insan hakları” sloganının arkasına geçmektedir.

Bir cumhuriyetçi, insanı yurttaştan ayırmaktan kaçınacaktır. Çünkü bir insana politik haklarını veren, siteye ait olmadır. Bireyin artık bir yurttaş gibi değil, basit bir özel şahıs olarak ele alındığı andan itibaren, ufukta kölelik –ve hemen arkasından kanunların yokluğu demek olan keyfilik– kendini gösterir. Cumhuriyette özgürlük bireylere ancak kanunların gücüyle, yani devletle gelir. Demokratların sadece “insan hakları”ndan bahsetmeleri, buna karşılık cumhuriyetçilerin her zaman buna “yurttaşlık” haklarını eklemeleri hayret verici değildir. Bu onların gözünde bir şarttır, bir tamamlayıcı şey değil. Nasıl ki yine bir cumhuriyetçinin gözünde laiklik hoşgörünün şartı olup onun karşıtı değilse.

 

Ancak bu, özel hayatında ve çoğu kez, zamanın havasına boyun eğmeyen cumhuriyetçinin “bireyci”, toplumsal olanın baskısına boyun eğen demokratın ise “toplumcu” olmasına engel değildir. Demokrasinin savunduğu bireycilik, o zaman, bireyleri olmayan bir dünyanın ruhu, koyunun tinsel çeşnisi olur. İstatistik, aydın kanaatten daha emin bir biçimde sıradan kanaati destekler ve yüceltir. Farklılığı yücelten, sıradan insanlar ve ortodoksilerle alay eden, özgürlüğü “istediğini yapma” olarak tanımlayan farklılıkçılar bazan kendi aralarında birbirlerine, özgürlüğü iyi düşünmek ve gerekeni yapmak olarak tanımlayan ölçülü zihinlerden daha fazla benzerler. Rabelais’in “Theleme”si düşünüldüğü yerde değildir.

Bireyler arasındaki ayrılıkları ortadan kaldırmak, öyle bir dünya idealidir ki bu dünyada tartışmanın, tartışan hasımlara sonuçta aralarındaki sivri görüş farklılıklarını törpüleyerek bakış açılarını uzlaştırma imkânı verdiğinde faydalı olduğu söylenir –sanki demokrasi bize başkalarına karşı bu ödevi, yani onunla uyuşma ödevini empoze edi-yormuş gibi–. Cumhuriyette ise aralarındaki görüş ayrılıklarını açıklığa kavuşturmak, hatta karşılıklı saygı içinde onları keskinleştirmek için tartışmanın yararlı olduğu düşünülür. Cumhuriyetçinin parolası “uç görüşler beni ilgilendiriyor”dur. Demokratınki ise “aşırı olan herşey, değersiz”dir. Cumhuriyetçinin hedefi, uygunsuz olanı kibarlıkla birleştirmektir. Herşeyden önce rahatsız edici (incommode) zihinlere ihtiyacı olan bu rejimin kendisinin rahatsız edici olduğu anlaşılmaktadır.

Toplumsal mutabakatla (consensus) çalışan demokrasinin, sıkıntısını gidermek için şık ve moda şeyler olarak skandallara ve “beklenmedik önemli ifşaatlar”a ihtiyacı vardır. Moda onun konformizmini renklendiren bir gölge ödevi görür. Aşırı mağrur ve yüce ruhlu Stendhal, cumhuriyetçinin en iyi örneğidir. Dostu Mérimée ise derin bir demokrat. V. Hugo cumhuriyetçi, Sainte-Beuve demokrattır (Flaubert ne biri ne diğeridir). Yoksulların dostu, demokrasinin açık savunucusu ve sonuna kadar toplumun çoğunluğunu arkasında bulmuş olan III. Napoléon’a hayır demek için biraz “senyör” olmak lâzımdı. Azınlıkta kalan bir cumhuriyetçi öfkelenir, köpürür; azınlıkta kalan bir demokrat ise çöker, yok olur.

Bugün “kim, nedir?” den daha revaçta bir grup oyunu olamaz. Joıe ve Chènement cumhuriyetçi mi? Lang ve Jospin demokrat mı? Chevènement Okul’a saygısını gösterdi. Fakat Joıe devlet okullarında başörtüsünü rahatça kabul etmektedir. Hiçbir şey basit değil. Mitterand zor durumlarda cumhuriyetçi, işler yolunda gittiğinde ise demokrat görünüyor (tersinden daha iyi). O iki başlı Janus gibi. Bugün Elysée’de rahat günlerinin keyfini çıkarıyor. Michel Rocard demokrat bir tip.

İktidar koridorlarında her tarafta cumhuriyetçiler gerilemiş durumdalar. Genel kural olarak cumhuriyetçi ekonomiden hoşlanmaz. Ekonomi de ondan hoşlanmaz. Maliye müfettişlerine gelince, onlar demokrasiye bayılırlar. İdeal olarak ekonominin peşinden koşmanın insanı çabucak idealin kendisinden ekonomi (fedakârlık) yapmaya götürdüğü bilinmektedir. Bunun tersine hesap yapmasını bilmemek de insanların alın terlerine önem vermemektir. Fazla ekonomicilik cumhuriyeti öldürür mü? Gereğinden az da öldürür. “Le Monde” uzun zaman “Cumhuriyetçi” bir gazete oldu. “Liberation” ise ta baştan beri “demokrat” bir gazetedir. 68 kuşağına bağlılığından ötürü bir tür doğuştan anti-cumhuriyetçi bir gazete.

Bundan uzun kış geceleri için eğlenceli bir küçük karakter tahmin etme oyunu çıkabilir. Tiplerin karşılıklı olarak birbirleri içine nüfuz edişi o kadar güçlüdür ki bir doğruyu ifade etme anında yanılgıya düşeceğinizden emin olabilirsiniz. Ama şunları gözlemlemenin cazibesine nasıl direnilebilir? Cumhuriyetçinin en iyi olduğu şey, yazı; demokratınki ise sözdür. Biri insanları (erkekler veya kadınlar) araya mesafe koyarak ayartır. O, soğuk biridir. Sadık, ancak bencil bir yaratıktır. Diğeri sıcakkanlıdır, kendisiyle daha kolay ilişki kurulabilir. Herkese ve hemen zevkli anlar sunabilir. İnsana yakındır, ancak havaidir. Topluluk önünde konuştuğunda cumhuriyetçi tumturaklı veya kırıcı görünür. Söylediği doğru olabilir ama sahte görünür. Demokrat, neşeli ve esprilidir. Belki söylediği doğru değildir, ama öyle görünür. Demokrat için, eseri liste başı olan biri, tamamen kötü olamaz; tanınmamış bir yazar da gerçekten iyi olamaz. Cumhuriyetçi de 50 en iyi eser listesinde yer alan kitapları okuyabilir, ama aşağıdan yukarıya.

Cumhuriyetçi kadın düşmanı mıdır? Demokrat da erkek düşmanı mıdır? Cinsel basmakalıplar kültürümüz için tehlikelidirler, kutuplar ise aydınlatıcı. O halde şöyle diyelim: “Homo Republicanus”, erkek türünün kusurlarını taşır; buna karşılık “Homo Democraticus” kadın türünün meziyetlerine sahiptir. Cumhuriyetçi için özellikle geçip giden, gücü kemiren ve tahrip eden zaman önemlidir. Bunun sonucu iç sıkıntısı, gerginliktir. Bütün bunlar kendi kendine olduğu için cumhuriyetçi gerginleşir. Demokrat için ise önemli olan havanın nasıl olduğudur. Ona göre endişeye mahal yoktur, çünkü mevsimler birbirini izleyecek ve yağmurdan sonra güneş ortaya çıkacaktır. Çarşaftan sonra da blujin. Savaştan sonra barışma gelecektir. Demokrat savaşa o kadar az inanır ki ilk silah atışı ile birlikte barışa hazırlanır. Bu, bunalım döneminde tehlikelidir. Acaba akıllı kim, deli kim? Bunu nasıl bilebiliriz? Bu ikisini birleştirmek gerekir. Bu, tehlikeleri azaltacaktır. Merak etmeyin; Hayat bunu oyun oynar gibi kendi kendisine yapmaktadır.

Politik konuda güzelliklerin değerlendirilmesi hiç tavsiye edilmez. Anormallikler, korkunç şeyler üzerinde durulması tercih edilir. Bu, nedensiz değildir: Onların bize şeylerin temelini, aslını açığa vurdukları söylenir. Bir cumhuriyet patolojisi vardır. Geçen yüzyılda Hippolyte Taine, yani çağdaş solcularımızın en az okuyup, en çok zikrettikleri yazar, geometri zihniyetinin bozduğu, bir insan kavramı adına gerçek insanları küçümseyen, buz gibi acımasız Jakobin hakkında her şeyi söylemiştir. Bu “iğrenç teorisyen”, “bu lise öğretmeni” canlı bir halk düşmanıdır. Onun geçişine bakın: Kuru, zayıf, şüphe dolu, gözlerinin derinliklerinde bir giyotinle dolaşır. Konuşmasına bakın: Her şeyi açıklar, ama hiçbir şeyi anlamaz. Bu tutucu karikatürde herşey yanlış değil. Gerçekten hasta bir cumhuriyetin varacağı yer kışla, hasta bir demokrasinin sonu genelevdir. Huzursuz, rahatsız cumhuriyetlerin yolunu otoriteci eğilimler, uysal demokrasilerin yolunu ise demagojik eğilimler gözler.

Sistemlerdeki kaymaları karşı karşıya koymak uygun olacaktır. Ama her modelin karşıtları burada sahte bir simetri olduğunu haykıracaklardır. Bugün cumhuriyetçi modelin eleştirisinin, hastalığından hareketle yapıldığı bir gerçektir. Böylece onda ilkelerin sağlamlığının davranışların katılığını, tutarlılık iradesinin baskıcı zihniyeti, mantığın dar düşünceliliği gizlediği ortaya konmak istenecektir. Suçlanan cumhuriyetçi ise yapılan iltifatı demokratın kendisine çevirmekte yarar görecektir: Beni mağrur mu buluyorsunuz? (Avrupa’nın bütün ağızlarında “Fransız” olanla en sık birleştirilen sıfat). Ben de sizi pek mezhebi geniş buluyorum. Ben mi dogmatiğim, genç adam. Aynada kendinize baksanıza, sizden daha fazla her çiçeğe konan olabilir mi?

Gevşekliğinizi gizlemek için yumuşaklığınızla (souplesse) övünüyorsunuz. Gerçekçi kim, siz mi? Herhalde çıkarcı, fırsatçı demek istiyorsunuz. Siz beni kavgacı ve yobaz mı görüyorsunuz? Ben de sizi kaypak ve fırdöndü buluyorum. Karşılıklı olarak yapılan bu iltifatlar her iki kampa saflarını sıkılaştırmak imkânını vermektedir. Bunun sayesinde her biri komşusunun çarpıtıcı aynasında kendisini güzel bulmaktadır. Patolojik örneklere dayanılarak yapılan tartışma, narsizmin klasik bir hilesidir.

Cumhuriyetin korkunç biçimlerinin bugün demokrasininkilerden bin defa daha fazla alaylara yol açması bir tesadüf değil. Alayların oranı, kuvvetlerin oranını ifade etmektedir. 1989’un Fransa Cumhuriyetinde, cumhuriyet azınlıkta kalmıştır. Bir demokrat için de azınlıkta bulunan daima çirkindir.

Demokrat yenmiştir. Cumhuriyetçi bugün artık ancak artçı savaşlar veriyor görünmektedir. Ancak nakavtla alınan bu zafer, bir maçın sonunu belirlememektedir. Şu basit nedenle ki ortada bir dövüş olmamış, sadece ayaklarımızın altında bulunan tektonik plakaların bir kayması olmuştur. Ulus, cumhuriyetçi olarak konuşmaya devam etmekte, toplum ise demokrat olarak davranıp düşünmektedir. Norm ile kültür, Fransa tarihiyle Fransızların hayatı arasında bir kopukluk (décalage) ortaya çıkmıştır. Protokol ile gerçek alışkanlıklar arasındaki bu frekans farklılığı öğrenci ve öğretmenlerin kararsızlıklarını açıklamaktadır. Başörtüsü ile ilgili anketlerin gösterdiği gibi 45 yaşından büyük Fransızların üçte ikisi Cumhuriyetçi olarak davranmak şansına sahipken 25 yaşından küçük Fransızlarda ise, demokrat davranma şansı üçte ikidir. Cumhuriyet eskiden kalma bir kavram gibi görünmektedir. Laik okul da öyle. Her ikisi de sevimli değiller. Etraftaki herşey bize insan haklarından, borçsuz alacaklardan, zahmetsiz zevklerden söz ederken onlar ödevler içermektedirler. Kuralsız bütünleşme. Demokratlar gençliği ilkelere tercih mi ediyorlar? Bu yeni bir haber değil. Devir yüksek olanın değil geniş olanın, gri gömleğin değil, apoletlerin devri. Zamana uygun yaşamak lâzım. Başka bir çağdan kalma ise, yasanın önemi fazla değil. Bundan dolayı 1989’da, Fransız kavramının doğuşunu Amerikan biçimleri altında kutladık ve herkes Goude tarafından düzenlenen geçit resminde demokrasinin tanrılaştırılmasını, cumhuriyetin yerin dibine batırılmasını alkışladı. “İkiyüzüncü yıldönümümü mü benden çaldılar?” “Hayır! benden cumhuriyetimi çaldılar”.

Niyetle sonuç arasında bir kopukluğun ortaya çıkmış olduğunu söyleyelim. 1981’de muhteşem bir serüven olan “sosyalizmle özgürlüğü barıştırmak” için yola çıkmış olan solun yaptığı şey, sonuçta Raymond Barre ile Harlem Desir’i barıştırmak oldu. Bu övgüye değer bir şey, ancak gerçekte hiç de fevkalâde değil. Çünkü onlar gerçekte küs değillerdi ki (Barış, anlayış içinde olmak, Borsa’ya hiçbir zaman zarar vermemiştir).

Cumhuriyetçi partinin çocukları, sosyalizm adı altında liberal demokrasiyi göklere çıkarıyorlar ve uyguluyorlar. Michelet, Tocqueville’i doğurmuştur. İyi veya kötü, bu olayın açıklanması gerekir.

Cumhuriyetçi modeli kendi evinde güç duruma düşüren bunalımları, değişimleri, başkalaşmaları, yıkılmaları, aşılmaları burada ayrıntılı olarak tekrar ele almayacağız. Sosyologlar işlerini iyi yapıyorlar. Kavramın imgeye, babanın “pub”cı çocuklarına, kamusal olanın özel kültlere yerlerini terketmeleri şüphesiz toplumsal bir olaydır.

Fransa’nın dünyadaki maddi, nesnel ve ölçülebilir zayıflamasını hatırlamamız gerekir. Bu olay, herşeyi arkasından sürükleyen Amerika’dan esen rüzgârlara yolu açarak koruluğumuzun eski çitlerini yerle bir etti. Soft’un hard’ı kovduğu gibi, santiaglar galoche’ları, kompakt diskler 45’lik plakları, faks belinogram’ı kovdu. İnsanın kendisinin olanı başka olan, yabancı olanı kendisinin olan gibi yaşadığı durumları tasvir etmek için sosyologlar “kültürleştirme” (acculturation) deyimini kullanıyorlar (eskiden filozofların “yabancılaşma” (alienation) dedikleri gibi). Anlaşıldığına göre bir ilk kuşak ürünü mal gibi teknolojik bakımdan demodeleşen cumhuriyet, kendisini icad edenlerce artık yabancı ve tuhaf bir şey, biraz komik bir folklorik unsur gibi hissediliyor. Bunun nedeni üniversitede felsefenin yerini sosyal bilimlerin almış olması değil veya sadece o değil; St. Michel Bulvarı’nın köşesinde, Soufflot sokağının iki yanındaki Maheu ve Capulade (lokantaları)nın yerini Free Time ve Mc Donald’s dükkanlarının almış olması. Şehirsel dekorun biçimlerinin öğretilen şeyin içeriği, yenen şeyin inanılan şey, duyulan şeyin beklenen şey üzerine etkisi sanıldığından fazladır.

Fransa tarihine Atlantik-ötesinin self servislerinden bakan entellektüel “establishment”ımız sabit fiyatlı mönülerimizi kavramamaktadır. Bundan dolayı o el çabukluğu ile (Michelet’nin) “Fransız Cumhuriyeti Üzerine”sini (Tocqueville’in) “Amerikan Demokrasisi Üzerine”siyle yer değiştirtmiştir. Şu saf, şu şamatacı Michelet’ye sırtını dönerek Tocqueville’den halka 1789’u takdim etmesini, yani Fransız Devrimini ve Cumhuriyet’i, demokrasinin dünya çapındaki gelişim tarihi içinde basit bir yerel aşama olarak açıklamasını istemiştir (Bu Devrimi ve Cumhuriyet’i parantez içine alan bir açıklamadır). Basın yayın “establishment”ımız Amerikan Savunma Bakanlığı’nın bir memuru olan M. Fukuyama’nın “Tarihin Sonu”nu baş sayfada basmaktadır; o Fukuyama ki “Milli Menfaat” (National Interest) adlı dergide (Böyle bir ad taşıyan bir Fransız dergisi düşünebilir misiniz?) savaş sonrasında Paris’te Kojeve’in ve onun arkasından bir sürü Fransız filozofunun çok ince bir şekilde söyledikleri şeyi çok kaba bir biçimde ingilizce söylemekten daha fazla bir şey yapmamaktadır. Politik “establishment”ımız solcu bir hükümetin, okul sorununu parlamentonun değil de bakanlar kurulunun önüne getirmesini bir ilerleme olarak görmektedir. “Hukuk Devleti” hoş, “egemen halk” ise demode görünüyor. Demokrasinin son sözü “yargıçlar yönetimi” değil midir? “Bağımsız idari otoriteler” her tarafta nesnellik ve tarafsızlığın teminatı değil midirler? Yargıcın yasayı uygulamak, yurttaşın ise onu koymak için varolduğunu düşünen safdil, çok arkaik değil midir? Durum tersinedir.

Devletin ve devlet kavramının içerdeki çöküşünü hatırlamak gerekir. Devlet tekellerine karşı savaşma görüntüsü altında kamu hizmetlerinin gerilemesi, özelleştirme ile, özel kişi ve kurumlara bırakılan bilim ve sanat koruyuculuğu ile, kültürel faaliyetlerin özel teşebbüsce desteklenmesi (sponsoring) ile, devlet televizyonlarını özel televizyonlara uydurma ile aranan kurtuluş ve geniş olarak tasvir edilmiş olan benzeri nice yeni şartlara uydurmalar. Cumhuriyet güçlü değil, fakat onurlu bir devlet ister. Bütçe kaynakları azalıp onur pahalılaştığında, daha iyi olduğu söylenen demokrasi pazara hakim olur. Bu bir seçim değildir, otomatik bir sonuçtur.

XVIII. yüzyılın aklı ve tümelinin bunalımını, Hiroshima ve Çernobil’i ve bunlarla birlikte Condorcet’nin mutlakları ile onun Fransa’da ilk kez cumhuriyetçi manifestoyu 1791 yılında ilan etmiş olan ve kendisine safça bir biçimde “Hakikatin Dostları Derneği” adı verilmiş olan düşünce kulübünün bütün varsayımlarını görelileştirmiş olan Levi Straus, Freud, Nietsche ve Marks babayı hatırlamak gerekir. Bu arada aile ve iyi duyguların geri dönüşünü, midenin mantık, hümanitarizmin hümanizm üzerine kazandığı zaferini, tabibin gördüğü rağbete karşı militanın gözden düşmesini, dernek hayatının yeniden canlanmasına karşı partinin ortadan kalkmasını da unutmayalım.

Anti-merkeziyetçiliği, eşrafın geri dönüşünü, taşra feodallerinin kazandıkları yeni şöhret ve itibarı, Maurras’nın soldan geri dönüşü, “bölgecilik”i, “farklılık hakkı”nı hatırlamak gerekir. İhtilal öncesi rejiminin (Ancien Regime) ve onun “çeşitlilikler”inin yeniden saygınlığına kavuşturulması, eğitimde bölgeciliğin ortaya çıkışı, genel müfetteşlik gibi ulusal sınavların da el altından terkedilişi, kısaca “eğitim toplulukları”nın hizmetinde bir kurum olarak okulun sulandırılmasını hatırlamak gerekir.Özellikle ve öncelikle Avrupa’dan, bizim güzel zenginler mesihçiliğinden söz etmemiz gerekir.

Bu kocaman ve yumuşak mide, oldukça az farkediliyor. Çünkü içinde bulunmaktayız ve faaliyeti de yavaş. Toplulukların mide suları sessizce Avrupa tarihinin özel şartlarından kalmış olan çeşitli artıkları eritmektedir. Oldukça tuhaf bir karşı-kültür olarak Cumhuriyet bu artıklardan biriydi. Onun hazmı demokratik olarak gerçekleşmekte: Çoğunluğa dayanılarak, devletin egemenlik alanının daraltılması ve kanun koyucunun hiç kimseye hiçbir şeyden dolayı hesap vermek zorunda olmayan teknokrata boyun eğdirilmesi yoluyla. Bu yeni bulamaç uygun olacak mı? Laik doğulmadığı gibi cumhuriyetçi de doğulmaz; cumhuriyetçi olunur. Aynı nedenlerle öyle olmaktan çıkılabilir de. Cumhuriyet bir kader (predestination) değil, bir durumdur (situation).

O çaba ve uğraşla kazanılır ve eğer bunlar gösterilmezse kaybedilir. “Avrupa’nın bütünleşmesi”nin, onun ayakkabısı içine bizim huysuz Devrimimizin giderayak koymuş olduğu çakıl taşını çıkarıp atmanın en iyi tarzını ifade edip etmediğini gelecek gösterecektir.

Bölgeler, sermayeler ve itaatler Avrupa’sında kıtanın ilk ulus-devleti geri kalmış bir devlet olmakta. Bir toplumun sadık kulların itaati veya tüketicilerin iştahı üzerine değil, yurttaşların özerkliği üzerine dayanması için Tanrı’yı başkanlık mevkiinden uzaklaştırdık diye kendimizi ilerde sayıyorduk. Tanrı her tarafta Papazları ve tüccarları (traders) ile iyilikle veya zorla geri döndüğünde, öncü olan arkadan gelmek durumunda olacaktır. Rekabetçi görünebilmek için Fransa’nın hayat tarzını değiş-tirmesi, bir çeşit yumuşaması mı gerekecek? Başkenti Brüksel olan bir Cumhuriyet, çok rahatsız edici değil mi?

Sokaklarda gitgide daha az yurttaş, buna karşılık evlerde gitgide daha fazla bireyler gerektiren liberal ülke modeli, bir ilkeler değil, açgözlülükler topluluğunu hedeflemektedir: “Eppur si muove”. Bankacılar Avrupa’sını, yani var olan tek Avrupa’yı, ümidi ancak şölenlerimizde parlayan işçiler Avrupa’sının ocak mavisi ile giydirmeye kalkmak, gerçekten kaçmak değil midir? Fransız solu, Avrupa binasının yerine, yeni bir toplum inşa etme projesinin terkedilmesinin –çünkü bu proje bir aşk gemisi olarak katı gerçeğe çarpıp tuzla buz olmuştur– zihinlerde bıraktığı boşluğu doldurmak üzere bir başka efsaneyi geçirdi. Belki de onun seçme imkânı yoktu. Fakat bu bir tuzaktır. Eğer sosyalistler iyi Avrupalı olmak isterlerse, kötü sosyalistler olacaklardır (ve tersi).

İyi cumhuriyetçi olmamız ve ortağımız olan ülkelerden iyi öğrenciler olarak liberal demokrasinin alfabesini öğrenmek yerine onlara (layik ve demokratik) cumhuriyetin ilk bilgilerini teklif edecek kadar aklı başında ve cesur olmamız yetecektir. Avrupa’nın bugün ihtiyacını duyduğu en önemli şey, bireylere yurttaşlık onurunu tekrar vermektir. Eğer kamusal alan, artık bunu onlara vermezse onlar bunu başka yerde aramaya koyulacaklardır. Çünkü sembolik referansları olmayan toplumsal bağ olmaz. Herkesin ortak devleti kendi referansını kaybetmeye doğru gider gitmez, Kiliseler ve kabileler bu birleştirici işlevinde onun yerini alırlar: Boşluk doldurma meselesi. Bir cumhuriyet, ayaklarının ucuna basarak alanı terkettiğinde, onu yerini dolduracak olan özgür ve muzaffer birey değildir; genel olarak Papazlar sınıfı ve mafia grupları, bireyi iterek devletin yerini alacaklardır. Politik iktidarın her ahlâkî düşüşü, dinsel otoritelerin politik ilerleyişi ve para feodallerinin yeni bir küstahlığı ile ödenir.

Çünkü duygu yetmez; kişisel özgürlüğe “kurumlar”, akılcı iradeye “bağlılıklar” (appertenances) gereklidir. Onlar, iskeletleri olmazsa çökerler. Kuralsız ve disiplinsiz salt bir acıma ve güzel sözler toplumu, tahmin edilemeyecek acımasızlıklara yol açar. Dün vicdan ve ifade özgürlüğü olarak bireyin özerkliğini tehdit eden, devlet ve onun yasakları (censures) idi. Bugün ise en büyük tehlikeler (yasaklama ve dışarı atma istekleri), “sivil-toplum”dan –iştahlar ve gizli hoşgörüsüzlüklerin kargaşası– gelmektedir. Kalbin yasası, kendi başına, gitgide daha hoşgörüsüz ve denetimsiz kudretlerin (basın yayın araçları, papaz sınıfları, bilimler, idare) yükselişine karşı koyamaz. Bugün bireysel özerkliği savunmanın yolu cumhuriyetçi devletten ve ona tekabül eden toplumdan geçmektedir. Politik rejimlerin en imkânsızını en zorunlu, en demode olanını en ilerici yapan kaderin garip cilvesi!

Peki düne ait olan cumhuriyet yarın dönerse? Bu, içinden Guiseppe Verdi’nin “geçmişe dönelim, bu bir ilerleme olacaktır” parolasını mırıldanmayı hiç bir zaman için bırakmamış olan gezegen-operamızın ilk 180 derecelik dönüşü olmayacaktır. Gerçekten çağdaş olmak için arkaik olma cesaretini gösterelim. Özgürlük insanları, şu büyük nostaljikler, XVIII. yüzyıldan geriye doğru atlayarak Yunan-Roma antik dünyasını canlandırmak suretiyle bütün çağdaşlarını aştılar. Devrim öncesi düzenin onların kendilerinin moderniteleri olduğunu hep unutuyoruz. Onlar bu düzeni yeterli ölçüde modern bulmadıklarından eskiyi antik olanla, IV. Louis üslubunu Brutus’un hitabeti ile, Boucher’yi David’le yendiler. Tarihin ileriye doğru daha iyi sıçraması için bazan geriye doğru adım atması gerekliymiş gibi geleceğin yaratılmasının bu tür hileleri vardır.

Dün zarif ve sinik bir liberal kapitalizm ile aptal ve sinik bir devletçi sosyalizm ikilemi içine sokulmak isteniyorduk. Bu seçimi yapmamakla iyi ettik. Birincisi insanda onun gerçekte kültürel alana ait olan özünü tatmin etmemektedir. Ölmekte olan ikincisi ise yaşamak için gerekli olan asgari şeyleri bile sağlayamamaktadır. Eğer bugün bizden “homo religiosus”un “biz-başkaları”na karşı koymak üzere “homo economicus”un “ben-kendim”ine katılmamız istenirse cevabımız şu olacaktır: Hayır, teşekkürler, “yurttaşı kabul”ün “biz-hepimiz”i kâfidir. Gerçekten kendi tarzında retrograd olan ilerlemenin bizi iki tür geriye dönüş arasında bir seçim yapma durumunda bırakması mümkündür: Dinsel geriye dönüş veya cumhuriyetçi geriye dönüş. Kabileler veya ulus, papazlar veya lise müdürleri. Bu son durumda Condorcet, Michelet ve Jules Ferry’den televizyonda numaralarını göstermek üzere geri dönmelerini istemek yararımıza olacaktır. Önce bir demokrasi olmayacak bir Fransız cumhuriyetine tahammül edilemez. Başkaları gibi bir demokrasi olmaktan başka birşey olmayacak bir Fransız Cumhuriyeti de değersiz olacaktır.” (Koyulaştırmaları biz yaptık.)

Benzer yazılar

Yanıt verin.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Do NOT follow this link or you will be banned from the site!