Devleti Şirket Yaptılar Abad Olup Battılar – Av. Mehdi Bektaş

Türkiye, II. Dünya Savaşı sonrası, alt yapısını hazırlamadan, halkın cumhuriyet ve değerlerini içselleştirmesine olanak tanımadan çok partili hayata geçti, ülke yönetimi ülkenin ve halkın yararını öne alan devletçi, kamucu, üretici anlayışından özel girişimci, “har vurup harman savuran”, “devlet malı deniz yemeyen domuz” zihniyetinin eline düştü.

Menderes, her mahallede bir milyoner yaratarak Türkiye’yi küçük Amerika yapmaya kalktı, Amerika’nın gözüne girmek için Meclis kararı olmadan Kore’ye asker gönderdi, NATO üyesi yaptı, halkın aydınlanmasını engellemek için halkevlerini, köy enstitülerini kapattı, “Türkçe okunan ezanı” Arapçaya döndürdü, halka “Siz İsterseniz hilafeti getirebilirsiniz” diyerek demokrasi adına din istismarını başlattı, ülkeyi IMF’nin ve Dünya Bankasının kıskacına soktu, emperyalist blok yanında saf tuttu.

Demirel, halk dininin gereğini yaşamıyormuş gibi “Herkes göğsünü gere gere Müslümanım diye gezebilir” dedi, tarikatlara, cemaatlere yol verdi, devlet katında ikbal ve istikbal sahibi kıldı, “Tespih çekenle tetik çeken bir midir?” diye kol kanat gerdi, din istismarının sistemini kurdu.

Özal, bir tarikatçı olarak 12 Eylülün açtığı dikensiz yolda yürüdü, emperyalizmin emrinde “Bir koyup üç almaya” kalktı, eğitimi, sağlığı özelleştirdi, kalkınma planlarını rafa kaldırdı, İMF buyruğunda “yap sat” zihniyetini yerleştirdi, “Anayasayı bir kez ihlal etmekle bir şey olmaz!” diye sömürüyü ve hukuksuzluğu toplum yaşamına soktu.
Erbakan, milli görüş gömleğini giyerek, devlet kesesinden tarikat şeyhlerini başbakanlıkta yedirip içirdi, cemaatlerle namaz niyaz işini yürüterek, “Patates dininden olanlar olmayanlar!” diye halkı bölerek laikliğe savaş açtı, “kanlı mı olacak kansız mı olacak” diye karşı devrim çağrışımıyla din istismarında tavan yaptı.

Erdoğan, milli görüş gömleğini çıkartarak, “Demokrasi amaç değil araçtır” diyerek, tarikatlara cemaatlere yol vererek, ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesinin eş başkanlığını üstlenerek, “Dininize ve kininize sahip çıkın”, öğüdünü vererek, tertip davalarının savcılığına soyunarak, 4+4+4 politikası ile genç kuşakların geleceğini karartarak, Fetullahçı çeteyle iman, itikat ve eylem birliği içinde özgür düşünceye, bilime, sanata, cumhuriyet değerlerine savaş açarak, yasama, yürütme, yargı kadrolarını cemaat ve tarikat üyelerine dağıtarak, devlet şirket gibi yönetilmeli diyerek halkın birikimlerini, ülkenin yer altı ve yer üstü servetlerini, stratejik tesislerini yabancı tekellere satarak, cami ve tesis açılışlarında din istismarının şahikasını yaparak, hak ve özgürlük isteyeni içeriye tıkarak, medyayı susturarak, diktatör olma hevesiyle destanlar yazdı, yazıyor.

Toplum, Menderes’in örtülü ödenek harcamalarını, Demirel’in yeğen Yahya’nın ve kardeşlerinin kredi yolsuzluklarını, Özal’ın eş, oğul ve kızının ekonomik serüvenlerini, Tansu Çiller’in Parsadan ve eşiyle birlikte İstanbul Bankası maceralarını, Necmettin Erbakan’ın “Kiloluk altın” öykülerini, Türkeş’in çocuklarının parti parası üzerindeki miras kavgalarını, Erdoğan’ın kaçak saray yapımını, uçak alımını, örtülü ödenek harcamalarını, bakanların, bürokratların, yandaş iş adamlarının yolsuzluklarını konuşmaktan, tartışmaktan bıktı.

Demokrat Parti ile başlayan yolsuzluk, hırsızlık, rüşvet işleri Adalet Partisi, Anavatan Partisi, Doğru Yol Partisi, Refah döneminde sürdü AKP döneminde de sürüyor; kısa aralıklarla ve koalisyonlarla iktidara ortak olan, karma ekonomiyi savunan CHP, SHP ve DSP’nin kararsızlığı, duyarsızlığı, tepkisi bunları önlemeye yetmiyor, yargı çalışmıyor, çalıştırılmıyor, bu işe bulaşmışların, katkı sunan siyasilerin, bürokratların yüzü kızarmıyor, “Yavuz hırsız ev sahibini bastırır” atasözü misali haktan, hukuktan söz ederek, yurttaşın kafasını bulandırıyorlar.

Doğrudur, hırsızında, yolsuzunda, rüşvet alanında vereninde hukuka ihtiyacı vardır, ancak hukuk işlerse. Hukuk işlemiyorsa, “at izi it izine karışır”, haklı haksız, haksız haklı olur. Onun için hukukun işlememesi, at izinin it izine karışması, suçluların arayıp da bulmadıkları bir durumdur.

AKP iktidara geldiğinden bugüne değin bu ülkede yaşanan durum da tam budur, hukuk işlememekte, at izi it izine karışmakta, mazlumlar, haklılar ezilip haksızlar, suçlular bayram yapmaktadır.

Gündemde iki konu vardır, birincisi ABD’de görülmekte olan, sanıklıktan tanıklığa geçen Zarrab’ın suç ortaklarının yargılandığı, ABD’nin İran’a uyguladığı ambargonun delinmesi davasıdır.

Öncelikle ABD’nin Türk uyruğundaki Zarrab ve suç ortaklarını yargılama hakkı ve yetkisi yoktur. Çünkü sanıklar Türk yurttaşıdır, suç Türkiye’de işlenmiştir, yetkili ve görevli Türk yargısıdır. Bunların ABD’de yargılanması Türkiye’nin bağımsızlık ve egemenlik hakkının ihlalidir. O nedenle bu yargılamaya karşı çıkmak her yurtseverin görevidir.

Türkiye’de Zarrab ve suç ortaklarının altın kaçakçılığından, rüşvetten, yolsuzluktan yargılanması siyasi iktidar eliyle önlenmiş, Zarrab takipsizlikle serbest bırakılmış, rüşvetçi bakanlar yüce divanda yargılanmaktan siyasi iktidarın parlamento çoğunluğunun oylarıyla kurtarılmış, suç örtülmek istenmiştir. Ama suç örtülememiş, ulusaldan çıkıp uluslararası boyuta taşınmıştır. İktidarın başının ve temsilcilerinin bağırıp çağırması boşunadır; çünkü emperyalizm idam kemendini iktidarın boğazına geçirmiş, kıvrandırmaktadır. Hedefte iktidar ve başı olmasına karşın, asıl hedef durumuna iktidarın aymazlığı yüzünden Türkiye gelmiştir. İktidar yandaşları, ana muhalefetin dosyadaki belgeleri kamuoyuna açıklamasını ihanet olarak nitelemekte, Türkiye’ye ihanetle suçlamaktadır. Dünyanın bildiği belgeleri Türk halkının bilmesinde rahatsız olmak suçluluk telaşıdır.

Ülkenin bundan kurtulmasın yolu, ABD’ye karşı dik durmak, “ülkenizde suç işlememiş bir yurttaşımı yargılayamasın, yargılama hakkı bana aittir” demek, Zarrap ve suç ortaklarının Türkiye’de yargılanmasının ve hesap sorulmasının yolunu açmak; Zarrab’ı ve suç ortaklarını salıveren, beraat ettiren savcı ve hâkimler hakkında soruşturma açmak ve durumu Türk ve dünya kamuoyuna duyurmaktan geçer.

İkincisi Erdoğan yakınlarının Man adasına para transferi. Ülkeyi şirket gibi yönetirsen, toplumsal yarardan öte kişisel yararı öne alacaksın, muhasebe yöntemleriyle vergi kaçırmanın yollarını bileceksin, başın dara düşerse siyasetten, bürokrasiden adam bulacaksın, gizli ortaklıklar kurup az çalışıp çok kazanacaksın ki başarılı olasın. Türkiye AKP’nin çiftliğidir, çiftliğin ağası da reistir, reis ne derse odur.

Benim merak ettiğim, görmeden belgelere kâğıt parçası denilmesinin, sahte belge olduğunun ileri sürülmesinin, 15 milyon doların Türkiye’den Man’a mı yoksa Man’dan Türkiye’ye mi transfer edilmiş olması değil, bu paranın kaynağıdır. Ticaret diyorlar, reis, dünür, enişte, oğul, zenginin malı züğürdün çenesini yorar diyerek tartıştırmak istemiyorlar, her iddiaya karşı tazminat davası açıp zeytin yağ gibi suyun üstüne çıkmaya çalışıyorlar. Ne yaparlarsa yapsınlar boşuna, şişe açılmış cin ortaya çıkmış, usulsüzlük, yolsuzluk ortalığa saçılmıştır, hem halka hem de yargıya hesap vermek zorundadırlar, bunu önlemek için kıvranıp duruyorlar, kumpastan, komplodan söz ediyorlar.

Dini kullananlara, hırsızlığı, yolsuzluğu, rüşveti hak görenlere, meteliksiz iktidara gelip kamu malını yağmalayarak, yoksulun, yetimin, garibin hakkını yiyenler, iktidar kalıcı olmazlar, olmamışlardır. “Beraber yürüyorlardı bu yollarda”, anlaşılan “Yolun sonu görünüyor”, bize de Türk yargısı versin cezanı, Allah kurtarsın demek düşüyor!

Benzer yazılar

Yanıt verin.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Do NOT follow this link or you will be banned from the site!