Devrimcinin İşi Devrim Yolunu Yaratmaktır

Devrimci-sosyalistlerin günümüzde yapmaları gereken en önemli iş,

emperyalizmin Ortadoğu ve Türkiye politikalarını deşifre ederek halka teşhir etmek ve bu politikalara karşı mücadeleyi örgütlemektir. Bu iş o kadar önemlidir ki; ülkemizin bağımsızlığı, emekçi kitlelerin kurtuluşu ve devrimcilerin kendi öz örgütlerini yaratmanın en hayati koşulu olacak kadar. Diğer yandan bugün içinden geçmekte olduğumuz gibi kritik kavşak noktalarında, devrimciliğe-sosyalizme verilecek zararların başında ise; kafa karışıklığı yaratacak tarzda, içeriden görünerek hâkim güçlerin jeo-strateji ve jeo-politikalarına açıkça karşı çıkmayan davranış içine girmektir. Bu gizli-kapaklı ve hatta gerçekleri karartıcı tavra açıkça karşı çıkmamanın da oportünizm olduğunu hepimiz biliyoruz.

Bugünkü gibi stratejik gelişmeler karşısında tavır alırken; öncelikle bu gelişmenin bölge halkları ve ülkelerinin emperyalist tahakküm ve saldırıdan kurtuluşuna etkisi yönünden ele alınması gerekir. Bu son açılım sürecinin sonuçları emperyalizmin Suriye’yi parçalamaya yönelik saldırısını nasıl etkileyecek, Lübnan, Irak ve İran gibi komşularımız bu gelişmeden ne ölçüde etkilenecek, yeni “baharlar” tetiklenecek mi, bunları hesaba katmazsak sorumluluk taşıyan açık bir değerlendirme yapmış olmayız.

İkinci olarak ise bu sürecin dünya sosyalist hareketine ve ezilen halkların emperyalizme karşı yürütmekte olduğu mücadelesine etkisi ne olacak, soruna bu yönden de bakmak zorundayız.

Hiç şüphesiz her soruna olduğu gibi “açılım süreci”ne de ülkemiz emekçilerinin ekonomik-siyasi mücadelesi ve devrim hareketinin geleceği açısından da yaklaşmak zorundayız. Her sorunda olduğu gibi bu meseleyi de devrimciler analiz ve sentez yöntemiyle ele alıp, bilimsel öngörü ve tarih bilinciyle harmanlayarak fikirlerini ortaya koymak durumundadırlar.

Bu can alıcı değerlendirmelerin ilkini ele alalım. Sürecin, emperyalizmin politikalarının aleyhine veya lehine hangi sonuçları yaratacağı konusu…  Süreç emperyalizmin bölge politikalarına zarar mı veriyor yoksa yarar mı sağlıyor, bu sorunun cevabı sosyalistlerin süreç karşısında takınacağı tavrın mahiyetini tayin edecek kadar önemlidir. Süreç emperyalizmin bölge politikalarına zarar veriyorsa, hep beraber bunun için çalışalım. Ama süreci irdeleyince ne öyle bir amacın olduğunu ne de gelişmelerin o yönde seyrettiğini görebiliyoruz. Sürece ABD ve AB gibi emperyalizmin baş aktörlerinin aleni destek verdiklerini kendi açıklamalarından biliyoruz. Öte yandan İran gibi emperyalizmin ateşi altındaki komşumuz ise sürecin yaratacağı sonuçlardan, özellikle Suriye’ye dönük olarak, kaygılarını ortaya koymaktadır.

Yine süreç emekçi halkımızın bir bütün olarak lehine sonuçlar yaratacaksa hiç durmayalım gerçekleşmesi için çaba harcayalım, ama gerçeğin öyle olmadığı ve gelişmelerin bu yönde seyretmediği ortada. TÜSİAD, MÜSİAD ve TESEV gibi egemenlerin kuruluşlarının bu süreci candan destekledikleri çok açık bir gerçek. (Tekelci sermayenin Kuzey Irak’la ilgili petrol hesaplarının süreçle bağlantısını bir kez daha hatırlayalım.) Bütün dinci kuruluşların, tarikatların, büyük medyanın, sistemin sözcüsü olan yazar-çizer takımının, iktidar goygoycularının, yetmez ama evetçilerin tümünün desteğini sağlamış bir girişimden söz ediyoruz.

Özellikle vurgulamamız gereken bir başka somut bir gerçeklik ise, AKP’nin bu süreçle birlikte demokrasiyi ve özgürlükleri ileri götüreceğini sananların büyük bir yanılgı içinde olduklarıdır. Bu kişiler, eğer kötü niyetli değillerse, tarih bilincinden yoksun olduklarını anladıklarında çoktan “yetmez ama evetçiler”in durumuna düşmüş olacaklar.

Bu süreçle demokrat-ilerici Kürt aydınlarının da aldatıldığı çok geçmeden ortaya çıkacaktır. İnsanları etkileyecek görüntünün altındaki asıl amacın, Kürtlere demokratik haklar sağlamak olmadığı, emperyalizmin bölge politikalarına (İran, Irak, Lübnan ve bilhassa Suriye’ye yönelik)yeni açılım yapmak olduğu çok geçmeden anlaşılacaktır. Sömürü ve talandan başka bir amacı olmayan emperyalizm dünyanın neresinde kime demokrasi sağlamış ki bu bölgenin insanlarına da sağlasın. Yugoslavya’ya demokrasi mi getirdiler yoksa bölerek kapitalizme yeni pazarlar mı sağladılar? Evet, bu ülkede bir devletten yarım düzüne kadar devlet çıkardılar. Kan ve gözyaşı sel oldu, sonra ne oldu? Bu yeni devletlerin çoğu ABD ve AB’nin kontrolüne girdi. Ve Balkanların bu en büyük, en direngen ve bağlantısız devletini yok ettiler. Irak’ı, Suriye’yi ne hale soktuklarını görüyoruz. ABD, Kuzey Irak’ta bir “Kürt devleti” kurdurdu yetmez mi diyenlere; Irak halkının çektiği acıları, kan ve gözyaşını hatırlatalım. Başka mazlumların ahını alarak abat olunmaz, olsa olsa harababad olunur. Hala kan akmaya devam ediyor ve edeceğe de benziyor. Ayrıca kurdurulan şeyin bir devlet mi yoksa ABD’ye bağımlı bir petrol platformu mu olduğu da tartışılır.  

Bu gerçekler karşısında çözümcülerin nerede durdukları, devrimcilerin nerede durdukları daha da netleşmiş olmuyor mu? Önümüzdeki haftalarda-aylarda Irak ve Suriye’de emperyal politikalar doğrultusunda girişilecek yeni saldırılar ve operasyonlar herkesin yerini, duruşunu bir kez daha test edecektir.

21.yüzyılın başında emperyalist-kapitalizm bölgemizi bir ahtapot gibi sarmışken, bölge halklarının bu zalim güçlere karşı topyekûn, her taraftan mücadelesini esas alarak hegemonyayı her noktadan kırmak için mücadele gerekirken; emekçilerin ve ezilenlerin çıkarına olmayan politikalarla uyum içinde yürütülen bir çözüm süreciyle bir halkın kurtuluşu nasıl sağlanabilir?

***

Süreci desteklemek için yoğun çaba içine giren bazı solcular işi iyice şirazesinden çıkarmaktadırlar. Demokrasi, ulusal sorun gibi konuları ele alırken sanki kapitalizmin rekabetçi döneminde yaşıyormuşuz gibi değerlendirmeler yapıyorlar.

Öncelikle kapitalizmin emperyalizm aşamasında gerici olduğunu, demokrasiyi geliştirmeyeceğini, engelleyeceğini görmek istemiyorlar.

İkincisi, emperyalizme bağımlı bir ülkede burjuva demokratik anlamda demokrasiden söz edilemeyeceğini ve bu tür ülkelerde emperyalizmin içselleştiğini ve devletin faşist karakterinin demokratik yönüne göre daha ağır bastığını anlamıyorlar. Sömürge tipi faşizmin egemen sınıflar dışında herkese karşı uygulandığını, başta bütün emekçilere, ezilen halklara, göçmenlere karşı daha fazla baskının yürütüldüğünü bilmezlikten geliyorlar.

Lenin’in ‘20. Yüzyılın başlarında, I. Paylaşım Savaşı sırasında yazdığı iki ayrı makalesinde kapitalizmin emperyalizm aşamasında nasıl gericileştiğini vurgulamaktadır. İlk alıntı 1915 Ağustosunda yazdığı Sosyalizm ve Savaş makalesinden:

“Emperyalizm kapitalizmin en ileri gelişme aşamasıdır ve bu aşamaya ancak Yirminci Yüzyılda ulaşmıştır. Eski milli devletler kurulmasaydı kapitalizm feodalizmi deviremeyecekti ama şimdi bu devletler kapitalizmin ayağına bağ olmaktalar. Kapitalizm yoğunlaşmayı öylesine ilerletmiştir ki, kimi sanayi dalları baştan aşağı sendikaların (Lenin’in kast ettiği işçi sendikası değil, kapitalistlerin çıkar örgütlülükleri), tröstlerin ve kapitalist mülti milyoner birliklerinin denetimi altına girmiştir; hemen hemen bütün yeryüzü ya sömürgeler halinde, yada başka ülkelerin mali sömürü ağına düşürülerek, ‘sermaye beyleri’ arasında bölüşülmüştür. Serbest ticaret ve rekabetin yerini tekelleşmeye doğru bir gidiş, sermaye için yatırım alanı ve hammadde kaynağı, vs. olacak toprakların gaspı almıştır. Kapitalizm, feodalizme karşı mücadelesi sırasında milletlerin kurtarıcısıyken, emperyalist aşamasında milletleri ezen azılı güç olmuştur. Eskiden ilericiyken, şimdi gerici olmuştur. Üretim güçlerini öylesine geliştirmiştir ki, insanlık şimdi iki şıkla karşı karşıyadır; ya sosyalizmi benimsemek, yada ‘Büyük’ Devletler arasında sömürgeler, tekeller, imtiyazlar ve milletlerin her türlü yoldan ezilmesiyle kapitalizmin sun’i olarak ayakta tutulması için yıllar ve hatta on yıllar sürecek silahlı mücadeleye razı olmak.” (V.İ.Lenin, Doğu’da Ulusal Kurtuluş Hareketleri, S.138, Yöntem Y. 1976, abç)

Lenin 1916’da yazdığı “Milletlerin Kendi Kaderlerini Tayini Bakımından Üç Ülke Tipi” adlı diğer makalesinde de bu görüşlerini savunmaya devam eder:

“Birincisi, Birleşik Devletler ve ileri kapitalist Batı Avrupa ülkeleri. Bu ülkelerde ilerici burjuva milli hareketler çoktan son bulmuştur. Bu ‘büyük’ milletlerin her biri gerek sömürgelerde, gerekse kendi toprakları üzerinde başka milletleri ezmektedir.” (V.İ.Lenin, Doğu’da Ulusal Kurtuluş Hareketleri, S.158, Yöntem Y. 1976)

Alıntılardan da anlaşılacağı gibi Lenin, bu değerlendirmeleri emperyalizm hakkında görüşlerinin netleşmesinden sonra yapmaktadır. Kaldı ki, 20. Yüzyılın sonlarında yürürlüğe sokulan neoliberalizm ile birlikte emperyalizm daha da gericileşmiş ve saldırganlaşmıştır. Çünkü 21. Yüzyıl Emperyalist-Kapitalizmi varlığını sürdürebilmek için; sömürge ve yarı sömürgeleri sınırsız bir şekilde soymaya, talan etmeye ve bu gaspçı politikasını daha rahat sürdürebilmek amacıyla büyük devletleri dağıtmaya ihtiyaç duymaktadır. Kendi ülkesinde (metropolde) demokratikleşmeyi değil geriye gidişi esas almış bir sistemin tahakkümü altındaki bizim gibi ülkelerde burjuva anlamda dahi demokratikleşmeden söz etmenin güçlüğü ortadadır.

Elbette ki devrimciler egemen sınıflar demokrasiyi istemiyor diye susacak değiller. Devrim mücadelesinin kapsamı içinde demokrasi mücadelesini de yapacaklardır.

Hiç şüphesiz devrimciler her sorunun olduğu gibi ulusal sorunun da bütün çözümünü sosyalist devrim sonrasına bırakmazlar. Diğer bir ifade ile demokrasi için mücadeleyi küçümsemezler, siyasal mücadeleyi yadsımazlar. Bunun için mücadele ederler ama demokrasi sorunun esas çözümünün sosyalizmde olduğunu da bilirler.

***

Her savaş gibi her barış da bir politikanın devamı ve yeni bir politikanın da başlangıcıdır. Burada önemli olan savaşın ve barışın devamı oldukları politikanın ne olduğu ve kimin işine yaradığıdır. Politika proletaryanın ve ezilenlerin işine yarıyorsa devrimciler bu savaşı da barışı da desteklerler, yok politika emperyalizmin politikası ise ona ve devamlarına karşı çıkarlar. Bugün Irak’ı kim yıkmak istiyor, Suriye’yi kim dağıtmak istiyor, ya da İran’ı kim ezmek istiyor? Bu politikanın sahibi hiç şüphesiz emperyalizmdir ve Ortadoğu’da bugün tayin edici politika budur.Bu politikaya hizmet edecek olan bütün savaşlar ve barışlar Ortadoğu halklarının ve emekçilerinin çıkarına olamaz. O nedenle ilerici ve devrimci de değildir.

 

Benzer yazılar

Yanıt verin.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Do NOT follow this link or you will be banned from the site!