Din, devlet, sıradan insanlar

Din, devlet ve sıradan insan ilişkileri önemli bir konu. Din’in ele alınan dönemin özelliklerine bağlı olarak gördüğü işlevinin değiştiğini, tarihin başından sonuna aynı kalmadığını söylemek gerekir. Örneğin toplumsal sistemlerin önerdikleri çözümlerin işe yaramaz hale gelmesi sonucu, sistemin aksaklıklarının çözülebileceğinden umudu kesen insanlar, çözümü kurtuluş vaat eden dinlerde aramaya başlıyorlar. Toplumsal gelişmenin zayıflaması ile sıradan insanların dine kulak kabartmaları arasında doğrudan bir ilişki var görebildiğim. Dönemlerine göre her dinin bir halk versiyonu, birde egemen sınıf versiyonu da olagelmiş. Dolayısıyla dinleri toptancı bir şekilde ele almamakta, kiminle temasta olduklarına bakarak sınıflandırmakta yarar var. Bu yazı, bu konuyu ele almayı deneyecek.
Devletli toplumların kurdukları sistemler istikrarsızlaştıkça, çözülme belirtileri de artar. Bu belirtilerden en önemlilerinden biri, o toplumları oluşturan ve sistemin aksaklıklarının çözümlenebileceğinden umudu kesen insanlar, çözümü kurtuluş vaat eden dinlerde aramaya başlarlar.
Günümüz dünyasında da benzer olaylara daha fazla rastlanıyor. Özellikle içinde bulunduğumuz coğrafyada. Gerçi bölgedeki gelişme, kendi çerçevelerinde bir iktidar kurulum amacına sahip gibi duruyor.
Bilinen tarihte, bu olgunun gözlenebileceği epeyce dönem var. Tekil ülkelerdeki örnekler oldukça bol. Örneğin Osmanlı imparatorluğunun yayılmasının son bulduğu, imparatorluk ideallerinin sarsılmaya başladığı, 17 yy da ortaya çıkan Kadızadeliler Hareketi ilk akla gelebilecek örnek.
17 yy Osmanlıda, dışta yayılmanın durduğu, içte ise, kahramanlık ve fetihlere dayalı toplumsal meşruiyet algısının ve örgütlenmesinin-Padişahın tek yetkili olduğu ve kimseyle iktidarı paylaşmadığı- değişimine yol açtığı bir dönemdi. Padişahlar, iktidarı fiili olarak ellerinde tutan 19 yy’daki iki padişaha kadar-2. Mahmut ve 2.Abdülhamit- da önemli devlet işlerinde pek görünmediler. Padişahlar iktidarın simgesiydiler, ama işleri yürütenler başkalarıydı. Örneğin, 17 yy ikinci yarısında sadrazamlık görevini yürüten Köprülü ailesini, hemen öncesinde ise neredeyse yarım yüzyıl işleri organize eden Kösem Sultan’ı sayabiliriz. Bu kesimler içinde vezirler, paşalar ve ulemayı da saymak gerekir. Var olan sistemin değişmesi gelenekselin zayıflaması olarak algılandı. Ve Kadızadeliler hareketi ortaya çıktı. Padişahları, özellikle 4. Murat’ı etkiledikleri biliniyor. Kadızadelilerin kurucusu, Kadızade Mehmet Efendi, fikirlerini 16. yüzyılda yaşamış olan din bilginlerinden Birgivî Mehmet Efendi’nin yazdıklarına dayandırıyordu. Usta bir hatip olan Kadızade Mehmet Efendi, Birgivî’nin düşüncesinin temelini teşkil eden ve din alanında Hazreti Muhammed’den sonra ortaya çıkan her şeyin reddedilmesi fikrini benimsemişti ve İstanbul camilerinde verdiği vaazlarında bu konuyu tekrar ediyordu.
“Zenginlerin zevk u sefaya daldığını, taşranın yanıp yıkıldığını, halkın dağlara çıktığını, çiftçinin perişan hale geldiğini, rüşvetin alıp yürüdüğünü, şarabın ve afyonun salgın haline geldiğini ve çözüm için tek çarenin şeriat olduğunu” söylüyor, dönemin önde gelen tarikatlarından olan, Halvetîler ile Mevlevîler’i “tahta tepenler, düdük çalanlar” diye aşağılıyor, semanın haram olduğunu söylüyordu.(Bkz. M. Bardakçı)
Kadızade Mehmet Efendi’ye göre, İslama peygamber döneminde olmayan birçok hurafe karışmıştı. Bunların temizlenmesi ve Asr-ı saadet dönemine dönmek gerekliydi. Türbe ziyaretleri ve mevlit okutma gibi uygulamalar, Mevlevi ve derviş tekkeleri yasaklanmalıydı. Peygamber döneminde camiler tek minareli olduğundan, camilerin fazla minareleri yıkılmalıydı. Bu son istek doğrudan siyasi iktidarı hedefleyen bir istekti. Çünkü Padişahlar kendilerinde gördükleri kudret kadar minare yaptırmakta idiler. Köprülü ailesinin sadrazam olması ve kargaşanın nispeten önlenmesini de getirdi. Devlet otoritesinin o günlerde gittikçe bozulması üzerine sadrazamlığa 1656’da Köprülü Mehmet Paşa getirildi ve Kadızadeliler Paşa’nın sadrazamlığının sekizinci gününde harekete geçtiler. İstanbul’daki bütün tekkeleri yıkıp şeyhlere ve dervişlere imanlarını tazelemelerini ve kabul etmeyenleri öldürmeyi teklif ediyor, padişahın huzuruna çıkıp Hazreti Muhammet’ten sonra başlayan dinî uygulamaların tamamının kaldırılmasını istemeyi, hükümdarların yaptırdığı selâtin camilerinin minarelerinin sadece birini muhafaza ederek diğerlerini yıkmayı öneriyorlardı. Kadızadeliler isteklerini yerine getirmek için silâhlandılar ve halkı yanlarına davet ettiler ve Sadrazam Köprülü Mehmet Paşa’nın uyarılarına da kulak asmadılar. Paşa bunun üzerine Kadızadeliler’in bütün mallarına bir gecede el koydu, hareketin liderleri olan Üstüvanî Mehmet ile Türk Ahmet’i ve Divane Mustafa’yı da Kıbrıs’a sürdü. Kadızadeliler tarihe karıştı
Ama tekil örneklerden ziyade, daha geniş bir coğrafyada gerçekleşen olaylar zincirine bakmakta yarar var. Hem var olan düzenlerin, birbirinden esasen bağımsız coğrafyalarda dağılmaya başladığı, hem de yayılmaya başlayan dini inanışların çeşitliliği ve bu inanışların geleceği belirlediği bir dönem olması sebebiyle M.S ilk yy ve sonrası önemli bir dönemdir. Kısaca hatırlamakta yarar var.
Bilinen dünyanın iki ucunda bütün ihtişamları ile yaşamlarını sürdüren iki imparatorluk Han Çin’i ve Roma imparatorluğunda, düzen eskisi gibi gitmemeye başlamıştı. M.Ö 120 yılından itibaren Hun’larla baş etmek zorunda olan Han İmparatorları, muazzam süvari birlikleri kurmuş, askerlerin çoğunu da bizzat göçebelerden toplamaya başlamıştı. Sonraları ise bu birlikleri sınır bölgelerine yerleştirmeye de başlamıştı. Bu durum Çin egemenlerinin savaşa katılmaları için sebebin kalmaması demekti.

Yabancılara komuta eden bir soylunun, zaferin getireceği ganimetten aslan payını alması mümkün değildi. Savaş uzaklardaki yabancıların imparator adına yaptıkları bir iş haline gelmişti. Üstelik kendilerine benzer insanlara karşı. Bu durum ülke içinde sorun çıkaran kesimlerin zapturap altına alınmasının da zayıflaması demekti. Ülkeyi bir arada tutan sopanın gücünün azalması anlamına gelen bu gelişmenin, yerel egemenlerin topraklarında yaşayan köylülerin sırtına bir yükün daha binmesine, toplanan vergilerin daha azının merkeze gitmesine yol açtığını da eklemek gerek. İmparatorlar bu gelişmeye rutin reflekslerini gösterdiler. Zorunlu tüketim maddelerindeki devlet gelirlerini arttırarak cevap verdiler. Yani bilinen usulle zamla. Arkasından patlayan yaygın köylü isyanları, ki bir dönem M.S. 9’da Wang Mang önderliğinde, merkezi iktidarı bile ele geçirecek yaygınlıkta idi, egemenler arasındaki kavgalar, Hunların tehdidinin azalması sonucunda işlevsiz kalan büyük süvari birliklerinin kaderlerine terk edilmesi sonucunda, bulundukları bölgede köylüleri soymaya yönelmeleri, Han Çin’inin sonunu getirecek olaylar zinciri idi.
Bu sürecin Roma’da da benzer şekilde, Çin’den biraz geç tekrarlandığını biliyoruz. İmparator Marcus Aurelius’un sınırlara dayanan göçebelere karşı kazandığı başarılar, Roma’nın yaşam süresini çok uzatmaya yetmedi. Bu durum, salt askeri başarıların tek başına imparatorluğu kurtarmaya yetmeyeceğinin bir kanıtı olarak da görülebilir. Salgın hastalıkların nüfusu kırması ekonominin temelini oluşturan tarımın küçülmesine yol açtı. Tarımın küçülmesi vergilerin azalmasını getirdi. Tam bu sıralarda imparatorluğun doğu cephesinde Part devletinin yıkılıp, onun yerine yeni kurulan Sasani devletinin daha güçlü bir ordu toplaması, Roma için daha fazla askeri kuvveti buraya yığma, bu da daha fazla para ve asker demekti. İki tedbir düşünüldü. Birincisi Batıdan buraya asker sevki, ikincisi askerlere ödeme yapılan paranın ayarını düşürmekti. İki önlemde peşleri sıra başka problemlerin doğmasına yol açtı. Merkezi hükümetin başarısızlıkları kısa süre sonra generallerin kendi çözümlerini kendileri bulmaya yöneltti. Muzaffer generaller peş peşe imparatorluklarını ilan etmeye giriştiler. Ordu mensuplarının bulundukları yerden daha çok birbirleri ile mücadeleleri kaosu daha da arttırdı. M.S 270 yılında Roma üç ayrı hükümran bölgeye bölünmüştü, fiilen. Palmira, Galya ve Merkez. Daha sonrasında da dikiş tutmadı.
Tam bu sıralarda, iki imparatorluk topraklarında başka bir gelişme daha yaşanmaya başlandı. Hastalık, göç ve savaş her iki imparatorluğu vaktiyle tutarlı bir bütün halinde tutmuş olan yöneticilerin, tüccarların ve parasal ağların, inanç sistemlerinin çözülmesine yol açtı. O dönem hükümdarları ve egemenlerinin bu gelişmelere tepkisi ilginçti. Onlar zaten ziyadesiyle zengindiler ve güçlüydüler. Fethedilen yerlerden toplanan vergiler iyi hoştu, ama ödeme yapacak askerlerin sayısı vergileri toplayacak bürokrasinin sayısı hesaba katıldığında, onlar için anlamlı olmaktan çıkmaya başlamıştı. Yapılan masraf ve yatırım yanında gelir çok ahım şahım olmaktan çıkmıştı. Atılan taş ürkütülen kurbağaya değmiyordu. Yönetici zenginler bu durumdan kendileri için gerekli dersi çıkardılar ve mevcut işleyişle devam etmenin artık işe yaramaz hale geldiği sonucunu çıkardılar.
Aynı duygu ve düşünceler yönetilen halk içinde çoktandır egemen olmaya başlamıştı. Eski usuller ve eski tanrılar başarısız olmuşlardı. Çin’de sınırlar çöker çökmez, egemen düşünsel sistem Konfüçyüsçü ilkeler tartışılmaya başlandı. Düşünürler arasında devlete hizmet etmek yerine günlerini sohbet ederek, şiir okuyarak, içki içerek, uyuşturucu içerek geçirmek moda oldu. Sıradan insanlara bu eğilimin diyeceği pek bir şey yoktu.
Budist düşüncenin bir yorumu Çin sınırlarından tam bu sıralarda girdi ve hızla yaygınlaştı. Orta Asyalı keşiş Dharmaraksa’nın Çin topraklarında yaptığı düzenli yolculuklar sırasında anlattığı yeni Budist yorumlar, Çinli entelektüellerin ilgisini çekti. Ama Mahayana Budizmi olarak da anılan bu akımın, yoksul insanlara dönük bir mesajı da vardı ve esas etkisini burada gösterdi. M.S. 401’de kendilerini Buda diye tanımlayan bir grup Çinli büyük bir ayaklanma yarattılar. Mahayana Budizminin dünya din tarihine bir katkısını daha belirtmek gerekir. Manastır örgütlenmesi. Çinli Budist Dao M.S.365 yılında bir manastır külliyatı hazırladı. Buna göre, keşişler kafalarını tıraş edeceklerdi. Gerek kadın, gerekse erkek keşişler dinsel ayinlerin ve cinsel perhizin dışında, kendi karınlarını doyuracak üretici faaliyetlerle de uğraşacaklardı. Kendilerini feda etmek yaygın bir uygulamaydı. Dao’un girişimleri Manastırları, 4 yy da Çin merkezi idaresinin çöktüğü koşullarda doğan örgütsel boşluğu kısmen dolduran kurumlar haline getirdi. Manastırlar istikrar merkezleri haline geldi.

Kendilerine bağışlanan toprakların işletilmesi, su değirmenleri inşası, savunma örgütlenmeleri buraları yoksul köylülerin sığındıkları huzur adaları haline getirdi. M.S 5 yy da binlerce manastır ortaya çıktı. M.S ilk yy da Çin’deki Budist sayısı birkaç yüz kişiydi. 6 yy da ise bir hesaba göre 30 milyon kişiye ulaşmıştı.
Hemen hemen aynı tarihlerde bilinen dünyanın öbür ucunda, Roma imparatorluğunda da benzer gelişmeler olmaktaydı. Hıristiyanlık büyük bir hızla gelişmekteydi. Ortadoğu ve Sasani imparatorluğunda ise, sonrasında adı pek duyulmayan bir din taraftar sayısını hızla artırmaktaydı. Manihenizm.
Bu dinlerin ortak özellikleri evrensel oluşları, bir kavimle kendilerini sınırlı tutmamaları, seslendikleri insanlara kurtuluş vaat etmeleriydi. Ezilen ve sistemden umudunu yitiren geniş köylü yığınları arasında hızla yayıldılar. Bulundukları toprakların egemenleri tarafından korkunç kıyımlara uğradılar. Ama kaybedecek çok şeyleri olmayan ve dinsel önderlerine özenen geniş kitlelere baskı ve zulüm pek bir şey ifade etmedi. Nüfus içindeki oranları hızla arttı.
Saydığımız dinlerin ilk ikisi belli bir süre sonra, bulundukları toprakların egemenleri ile devlet düzeyinde ilişkiler kurdular. Roma imparatoru Kostantin 4 yy ın başlarında artan Hıristiyan nüfusla kavga etmek yerine uzlaşma yolunu seçti. Kiliseye büyük bir servet bağışladı. Vergiden muaf etti ve Kilise hiyerarşisini tanıdı. Karşılığında da Kilise, Kostantin’i tanıdı. Bu tarihten kısa süre sonra nüfusun kalanı da hızla Hıristiyan oldu. Soylular kilise liderliğini ele geçirdiler. Kilise ve devlet, pagan tapınaklarını yağmaladılar. Bu tarihin gördüğü en büyük yeniden servet paylaşımlarından biriydi.
Çin’de de Budist nüfusun hızlı artışı, hükümdarları sürülerinin liderlerine servet, vergi muafiyeti ve nişanlar vermeye itti. Karşılığında ise Budistler de, Güney Çin hükümdarı Wudi’yi bir Bodhisattva, yani halkının günahlarının kefaretçisi ve kurtarıcısı olarak tanıdı. Kuzey hükümdarları ise kendilerini Buda’nın reenkarnasyonu olarak ilan ettirdiler.
Üçüncü din Manihenizm ise üzerinde çok durulmayan, pek araştırılmayan bir din olarak kalmaya devam etti. Kapitalizmin şafağına kadar, çeşitli bölgelerde farklı renklere bürünerek köylü ayaklanmalarının ideolojik esin kaynağı oldu.
Bu kısa öyküden çıkacak ilk sonuç hayatın bir boşluk oluşumuna müsaade etmediğidir. Bir bölgede geleneksel değerlerin ve düzenin sarsılması sonucunda, başka bir düzen kurucu düşünsel sistem devreye giriyor.
Çıkacak başka bir sonuç ise, başlangıçta tüm insanlara yönelik amaçlar içeren dinsel, düşünsel akımların devletle bağlantı kurdukları andan itibaren eşitlikçi ruhlarını kaybettiğidir.
Dini öğretilerde kurtuluşu arayanların artışı ile toplumsal gelişme arasında ters bir orantıdan da söz edilebilir. Ama biri diğerinin nedeni değildir. Yani dini değerlere yönelim, bozulmanın yaratıcısı ve nedeni değildir. Daha çok geleneksel değerlerdeki aşınma ve bozulma sonucunda doğan boşluk, sıradan insanların dini değerlere yönelimini doğurmakta ve arttırmaktadır.
Eğer bir toplumu oluşturan kesimler arasında çöküşün nedenleri olarak görülen düşünce ve davranışlar aranacaksa bu kesimler, kamuya ait işler olarak da sıralanabilecek görevlerin yerine getirilmesini yük olarak görme eğiliminde olan, sürekli sınırsız kar ve para peşinde olan kesimlerde aranmalıdır

Saffet Bilen

Benzer yazılar

2 Yorum

  1. orhan karakuş

    DİN’i “çağın idrakı” ile anlamlandırmalıyız…kainatın bir gidişatı var…yeryüzü ondan ari değil… inanış kıymetlerini deruni ve gönül gözü ile irdelemeliyiz… toplumsal gelşim tekniği kapsayan edebi bir meseledir…baki selamlar…

    Yanıt
  2. Aykut Başçıl

    Din, ahlak ve siyaset konularında yazılacak yazılarda, ansiklopedik bilgiler yerine, felsefi bakış açısından konuya yaklaşmaşnın daha uygun olacağını düşünüyorum.Bu konuda yazılmış bir yazıyı da ekte gönderiyorum.
    DİN, AHLAK VE SİYASET
    Yrd. Doç. Hasan AYDIN
    Ondokuz Mayıs Üniversitesi öğretim üyesi
    Felsefe Gazetesi-11. 01. 2014
    ‘Din, ahlak ve siyaset’ üçgeninin bizim kültürümüzde kadim bir geçmişi vardır; bunlardan birisi gündeme geldiğinde, mantıksal ve doğal bir zorunlulukmuş gibi diğerleri de gündeme gelir. Kanımca bunun temel nedeni, teosentrik (Tanrı odaklı) paradigmadan bir türlü kurtulamamamızdır. Bu nedenle bizde, din-dünya ayrımının yeterince kökleşmediğini, sekülerizmin günlük yaşamda kısmen yer bulsa da, zihinsel bir alışkanlık haline getirilemediğini belirtmek gerekir. Durum böyle olunca, ahlaksal, siyasal, (hatta konumuzla bağı olmamasına rağmen belirtmek gerekir, felsefi, bilimsel vb). her tartışmada, mutlaka dinsele atıf yapılmaktadır. Bu durum dini de amacından saptırmakta, hantallaştırmakta ve yozlaştırmaktadır. Oysa din, ahlak ve siyaset, otonom alanlardır; her birisinin hareket noktası olarak seçtiği öncüller, uslamlama tarzları ve amaçları farklıdır. Din, mistik ve vicdani bir temelde bireylerin kutsalla ilişkisini; ahlak, ussal ve vicdani temelde değerleri ve bireyler arası ilişkileri; siyaset ise, ortak us temelinde üst düzey bir yapı olarak toplumsal barış, adalet, gelişme ve düzeni hedeflemektedir. Bu kavramlar birbirine sokulunca, ahlak ve siyaset, dinden destek aramaya yönelmekte, ahlaki ve siyasi başarısızlıklar da dinsel söyleme irca edilmektedir. Yine siyaset, arkaladığı din aracılığıyla, kendini aklamaya, toplum vicdanında, mistik ve karizmatik temeller aramaya yönelmektedir. Kuşkusuz din, ahlak ve siyasetin iç içe girmesi ve biri adına diğerinin sömürülmesi, sonu gelmez sorunlara ve pek çok kısır döngülere neden olmaktadır.
    Ben bu yazımda, felsefi bir temelde, ‘din, ahlak ve siyasetin’ birbirine karıştırılmasının ve biri adına diğerinin sömürülmesinin doğurduğu kimi açmazları göstermeye ve bir çıkış yolu aralamaya çalışacağım.
    Her şeyden önce belirtmem gerekir ki, din ve ahlak birbirine karıştırılınca, kanımca karşımıza ne din ne de ahlak olmayan ‘dinsel ahlak’ diye nitelenen ucube bir alan çıkmaktadır. Kimileri bu savımı anlamakta zorlanacaktır, bunu doğal karşılıyorum; çünkü kültürümüzde ahlak daima dinle iç içe konumlandırılmıştır, hala da konumlandırılmaktadır. Laik ahlak kavramı, neredeyse dağarcığımızda hemen hiç bulunmamaktadır. Oysa din otoriteleri ve teologlar, ahlakın dinin bir parçası olduğunu ve ahlaki değerlerin kaynağını dinin oluşturduğunu iddia etseler ve din olmasaydı ahlak da olmazdı ve dini olmayanın ahlakı da olmaz gibi yargılar ileri sürseler de, tarihsel açıdan ahlakın dinden değil, dinlerin ahlaktan doğmuş olabileceğini ileri sürmek daha akla yakındır. Anlaşıldığı kadarıyla dinler, yerleşik hayata geçmiş köleci-feodal toplumlarda ortaya çıkmış gibi gözükmektedir; bu durumda, göçebenin ahlakının olmadığı gibi bir sonuç çıkmaktadır ki, bu gerçekliğe aykırıdır. Ancak tarihsel süreç içerisinde, özellikle ortaçağlarda dinlerin, dinsel ahlak yaratarak ahlakı yuttuğunu söylemek gerekir. Aydınlanmayla birlikte, ahlakın yeniden dinden koparılarak özüne yani laik temeline oturtulmaya çalışıldığını biliyoruz. Sanrım bu bağlamda ödev ahlakıyla ünlü I. Kant’ı anımsamakta yarar vardır. Zaten ahlak (etik, moral vb.) sözcüğü tüm dillerde vardır, sözcüğün kendisi dinsele değil, insani olan karaktere gönderme yapmaktadır. Ancak bizim kültürümüzde, hala ortaçağ ahlak anlayışı kopmadan devam etmektedir. Atatürk döneminde filizlendirilmeye çalışılan laik–felsefi ahlak, olgunlaşamadan dinsel ahlak tarafından yutulmuş gibi gözükmektedir.
    Ahlakın dinselleştirilmesinin ne sakıncası var; dinden destek alan bir ahlak daha iyi değil mi diye sorabilirsiniz? İlk bakışta masum gibi görünen bu istek, derinlere inince bizi ahlaki paradokslara ve düşünsel açmazlara sokmaktadır. Çünkü ahlak dinselleştirilince, sınırlandırılmakta, otonom varlığı kaybolmakta, iyi-kötü kategorisinden çıkıp, günah ve sevaba dönüşmekte, tanrısallaştırıldığı için, insani temelini ve amacını yitirmektedir. Dinsel ahlak, aslında batı felsefesinde Kant’tan beri sıklıkla dillendirildiği gibi, daha pek çok sorunu beraberinde getirmektedir. İşte bazıları:
    Birincisi, dinsel ahlakın, zümre ahlakına dönüşmesi ve ayrımcılığı tetiklemesidir. Bu ilginç bir durumdur; zira dinler kendilerini genelde evrensel olarak konumlandırsalar da, diğer din mensuplarına ve inançsızlara karşı, bir ötekileştirme içinde olurlar ve çoğu kez, onlara karşı ahlaki bir sorumluluk hissetmezler. Hatta onları, ikincilleştirirler ve kimi zaman onlara yaşama hakkı bile tanımazlar. İslamdaki, müşriklerin öldürülmesi yargısı ile mürtedin (dinden dönenin) yaşam hakkının olup olmadığı tartışması, buna ilginç bir örnek olsa gerekir. Bu nadirattan değildir, oldukça yaygın bir durumdur. Sözgelimi, ünlü İslam düşünürü Ebu Hamid Gazzali, el-İktisâd fi el-İtikad adlı yapıtında, kılıçla iman, inançsızın yaptığı iyilikler, yalan söyleme, düşman hükümdarın öldürülmesi, inançsızın birisinin eşiyle zina etmesi vb. örnekler üzerinde dururken şöyle der: ‘Müslümanın bedenini ateşte yakmak şer olduğu halde, kafirin bedenini yakmak hayırdır ve şerri def etmektir. Fakat İslamı kabul ettiği anda, o insanın ateşte yakılması şerre dönüşür; yine Müslüman bir kıralı öldürmek şerdir, ancak Hıristiyan bir kıralı öldürmek şer değil aksine hayırdır.’ Aynı durumun, aynı din içinde ortaya çıkmış mezhepsel, cemaatsal ve tarikatsal yapılar için de geçerli olduğunu tarihsel ve gündelik deneyimler göstermektedir. Nitekim biri diğerini zındık saymakta ve diğerine karşı etik sorumluluğunu hiçe saymakta, hatta birbirlerini öldürmektedir. Bunun en güçlü kanıtı geçmişte Hıristiyan dünyasında yaşanmış, günümüzde bile İslam dünyasında devam eden mezhep kavgalarıdır.
    İkincisi, dinsel ahlakın genelde çıkara dayandırılmasıdır. Burada çıkar, daha çok Allah rızası, cennete girme, cehennemden kurtulma gibi öte dünya odaklıdır. Bu öte dünyacı anlayış, çıkarı bir alışkanlık haline getirdiği gibi, işi yer yer Allah için öldürmeye, Allah için yakmaya değin vardırabilmektedir. Ayrıca, müminler kardeştir şiarı, mezhep, cemaat ve tarikat üyeleri kardeştire dönüştürülmekte, onlara hakkı olmayanı vermek, ahlaki bir kılığa büründürülmektedir. Çatışmanın ve çeşitli kayırmacılıkların en temel nedeni bu olsa gerekir.
    Üçüncüsü, dinsel ahlakın gevşekliğe yol açmasıdır. Hemen tüm dinlerde, şefaat, tövbe, günahlardan arınma gibi yapılar bulunmaktadır, bu ise ahlaki değerlerde gevşekliğe yol açmaktadır. Tövbe ederim, günah çıkarırım mantığı ya da hacca gider arınırım düşüncesi vb. bunun ilginç örnekleridir. Ne de olsa ölüme değin arınmaya zaman vardır. Tarihte kalmış ve değerlerde, Eş’arî öznelciliğine karşı nesnelciliği savunmuş bir İslam mezhebi olarak Mu’tezilenin şefaat vb. yapıların ahlaksızlığı tetiklediği fikrini ileri sürmesi oldukça ilginçtir. İlginçtir; büyük olasılıkla salt teorik tartışmalara değil, aynı zamanda gözleme dayalı bir yargı olsa gerekir.
    Dördüncüsü ise, ahlakla ilgisi olmayan şeylerin ahlaki kılığa büründürülmesidir. Dinin metafizik dogmalarıyla ahlak kuralları iç içe geçmiş bir vaziyette bulunduğu için, dindar kişiler, ahlakla ilgisi olmayan bir dogmayı inkar etmeyi ahlaka aykırı hareket etmekmiş gibi algılamaktadır. Ayrıca dinsel dogmaların devamı için gerekli olan bazı ritüeller ve ibadetler etik davranışlarmış gibi insanlara telkin edilebilmektedir. Mesela bir Müslümanın namaz ve oruç ibadetlerini yerine getirip “ahlaklı insan” kategorisine girmesi ve bunları yerine getirmeyen Müslümanın eksik kategorisine sokulması gibi. Aynı durum içki vb için de düşünülmektedir. Yani içmeyen ahlaklı, içen ahlaksızmış gibi lanse edilmektedir.
    Beşincisi, dinsel ahlak, ahlakı dinsel buyruğa indirgediği için, ahlaki değerler üzerinde kafa yormayı, onların ontolojik ve epistemolojik temellerini irdelemeyi de engellemektedir. Bu buyrukçu durum, ahlakın kaynağını insanın dışına ittiği için, insanın etik özne olmasına, eylemlerinin yükümlülüğünü üstelenmesine de ket vurmaktadır. İnanan kişi buyruğu çoğu kez düşünmeden yerine getirmektedir ve doğan sonuçları üstlenmemektedir. Daha da kötüsü, dinsel ahlak, dinsel metinlerde yer alan, tarihsel koşullu buyrukların, düşünülmeden aynen uygulanmasına yol açmakta, modern değerleri benimsemeyi güçleştirmekte, ahlaki değerler durağanmış gibi bir algıya yol açmaktadır. İslam dünyasında, hala devam eden ortaçağlarda oluşturulmuş kadına yönelik ahlaki cenderelerin, onun ikincilleştirilmesinin ve nesneleştirilmesinin, namus göstergesi haline getirilmesinin, kadının özneleşememesinin temelinde, tarihsel koşullu buyrukların literal (zahiri) algısının etkilerinin olmadığını söylemek, kanımca gerçeğe gözleri yummak demektir. Dinsel ahlakın, dışsalcılığı ve buyrukçuluğu, etik öznenin inşasını imkansızlaştırması bir yana, değer üretimini de kösteklediğini ısrarla belirtmek gerekir.
    Dini ahlakın, yani dışsal ve buyrukçu ahlakın, bu türden sakıncalarına rağmen, bizim eğitim sistemimizin temeline oturtulması oldukça düşündürücüdür. Oysa basit bir gözlem bile, dindarların pekâlâ ahlaksızlık yapabildiğini, dinsizlerin ise pekâlâ ahlaklı olabildiğini göstermektedir. Çünkü din ile ahlak arasında kopmaz, zorunlu bir bağ bulunmamaktadır. Din ile ahlak arasında bağ kurulup eğitim aracılığıyla pompalanınca, namaz kılan, oruç tutan ve bunları göstere göstere yapanlar, yani dindeki adıyla münafıklar, hakları olmadığı halde ahlaki bir zırh kazanmakta, insanların gözünü boyamaktadırlar. Bunu iyi bilen siyasiler, sanırım bu işten en çok çıkar elde eden grubu oluşturmaktadır.
    Din ve siyaset birbirine karıştırılınca daha vahim bir tablo ortaya çıkmaktadır. Din adına kandırılma, din adına sömürülme, din adına yanlışı meşrulaştırma, din adına dokunulmazlık zırhına bürünme, bu vahim tablonun sadece yüzeyde görünen kısmıdır. Daha derinlerde ise, iş hak-batıl savaşına dönüşmekte, dindar olanlar ya da öyle görünenler melekleştirilmekte, seküler olanlar ise şeytanlaştırılarak, toplumda kutuplaşma siyaseti güdülmektedir. Dinsel ile ahlaksal olan arasında bağ kurulduğu için, seküler olanlar ahlaki değer yoksunuymuş gibi sunulmaktadır. Bu siyaset gereğince, dine dayanan siyasiler, her türden ahlaki ihlallerini, adaletsizliklerini, yolsuzluklarını, adam kayırmalarını vb. örtmekte, deşifre eden olursa, bunu şeytanileştirilenin bir komplosuymuş gibi sunmaktadır. Daha da kötüsü, ötekileşen kesimlerin, kendi gurubu içindeki etik yolsuzlukları, ahlaksızlıkları, grubu koruma adına, ‘kol kırılır yen içinde kalır’ deyişiyle saklamaya, açığa çıktığında ise savunmaya yönelebilmesidir. Bu durum içerisine girenler şöyle diyebilmektedir:
    “Çaldığını gözümle görsem, yine de diğerine karşı onu savunurdum.”
    Kutuplaştırma, melekleştirme ve şeytanlaştırma siyasetine uygun bir biçimde konumlanan gruplar, bu gruplarla çıkar ağı olan kimi entelektüelleri (?), ‘bal tutan parmak yalar’; ‘devlet malı deniz yemeyen keriz’; ‘işini bilir’; ‘doğru söyleyeni dokuz köyden kovarlar’ gibi safsata söylemlerle, kuramsal ve eylemsel değerleri (etik-ahlaki değerler) hiçe sayanları, bizden diyerek savunabilmektedir. İşte bu nokta, siyaset adına tüm değerlerin, hiçe sayıldığı bir noktadır ve F. W. Nietsche’nin deyişiyle söylersek, ‘nihilizme’ ve ‘çöküşe’ yol açmaktadır. Sanırım, Türkiye siyasetinde son dönemlerde yaşanan yolsuzluk olayları ve bunlara yönelik tartışmalar, toplumsal nihilizm ve çöküş işareti olarak görülebilir.
    Tekrar başa dönersek, ‘din, ahlak ve siyasetin’ bilinçsizce iç içe geçirilmesi, biri adına diğerinin sömürülmesi, insani değerleri ve toplumu yozlaştırmakta, toplumsal nihilizme, çürümeye ve çöküşe yol açmaktadır. Bu durum, söz konusu kavramların otonom varlığını zedelediği gibi, bu kavram ve kurumlara güveni de sıfırlamaktadır. Tek çözüm, ahlakın ahlak olarak felsefi düzlemde konumlandığı, dinin içsel bir zenginlik olarak Tanrı’yla vicdani bir bağ olarak görüldüğü ve sömürülmediği, siyasetin ise, dinsel ve ahlaksal söylemler yerine, toplumsal adalet ve mutluluğun artırılmasına ve yaygınlaştırılmasına odaklanan bir yapıya doğru evrilmesidir.
    Türk toplumu teorik ve pratik açıdan arınmak için, siyasette oy avcılığı yapmak adına, dindar görünerek, topluma giydirilmiş dindar eşittir ahlaklı formülünden medet umup, hakları olmayan ahlak zırhına bürünen siyasileri, nihai olarak tedavülden kaldırmalıdır. Bu da yetmez, dinin ve ahlaki değerlerin siyasette araçsallaştırılıp sömürülmesine ve yozlaştırılmasına dur demelidir. Siyasileri ve insanları, dinli-dinsiz, alevi-sünni gibi yapay ayırımlarla değil, teorik ve pratik erdemleriyle değerlendirmelidir.
    Ya bunu başarırız ya da çökeriz.

    Yanıt

Yanıt verin.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Time limit is exhausted. Please reload CAPTCHA.

Do NOT follow this link or you will be banned from the site!