Dincilik Darbelerden Beslenir-Mehmet Ali Yılmaz

Dincilik emperyalizmin geri bıraktırdığı ülkeleri hegemonyası altında tutması, sömürgeci politikalarını sürdürmesi için kullandığı bir siyasadır. Bu siyasa geri bıraktırılmış ülkelerde kriz durumlarında darbeler yoluyla daha etkili biçimde uygulamaya sokulabilir.

Bugünlerde, olağanüstü hal şartlarında R. T. Erdoğan’ı demokrasi kahramanı ve hatta Kemalist, temsil ettiği siyasi çizgiyi de Türkiye’yi kurtaracak yegâne eğilim olarak takdim etmeye çalışanların seslerini çok duyuyoruz. Amerikan emperyalizminin Türkiye’nin uluslaşma sürecini kesintiye uğratmak ve giderek dağıtmak, ülkeyi Orta doğuda yaptırdığı gibi etnik ve mezhepsel esaslara göre ayrıştırmak amacıyla kurdurduğu AKP günümüzde büyük sermaye, büyük medya ve yandaş kesimlerce demokrasiyi, milli egemenliği koruyup kollayan kuruluş olarak sunuluyor.

İktidar olduğu günden beri Türkiye’yi emperyalizme daha fazla bağlayan AKP, Amerika ile ciddi bir çatışmaya girmiş gibi, Batı’yı terk edip Avrasya’ya yanaşacakmış gibi gösterilerek geniş kesimler yanıltılmaya çalışılıyor. PKK-PYD konusunda içeriden baskılar ve politik hesapları, Rusya’yla ilgili de sermaye çevreleri, turizm esnafı ve çiftçilerin basıncı nedeniyle Batı ile aralarında tam bir mutabakatın olmadığı biliniyor. Ama bu arada ABD ile stratejik ortak olduklarını, IŞİD’e karşı birlikte çalıştıklarını, İncirlik ve diğer üslerin kullanımın sürdürüldüğünü vb. her iki taraf da sık sık belirtmekten geri kalmamakta. Bu son gelişmelerin, çelişkilerin derinleşiyor görüntülerinin arkasında ABD ile yeni bir uzlaşmanın, daha doğrusu yeni bir teslimiyetin yolu görünüyor. Çünkü bu ülkenin sağcıları ve özellikle dinciler-cemaatler tarihleri boyunca emperyalizme sadece göbeklerinden değil kafalarından da bağlı oldular. Yüz yılı aşkın bir zamandır sürdürdükleri sadakat ilişkisinin yarın da süreceğinden kuşkunuz olmasın.

Bu arada toplumu yanıltma faaliyetlerine hizmet eden bir kısım aydın, hatta ulusalcı ve solcu ise Erdoğan’ın peşinden hevesle koşarak, emperyalizmin yıllardır gerçekleştirmeye çalıştığı Cumhuriyeti dönüştürme operasyonunu iktidarın hızlandırmasına hizmet ediyorlar. Özellikle 15 Temmuz FETÖ kalkışması sonrasında AKP iktidarı, kurulan baskı ortamında halkın önemli bir kısmını büyük sermaye örgütleri, merkez medya kuruluşları, bazı aydın-sanatçı ve politikacıların da desteğiyle peşine takmayı başardı ve böylece ülkenin daha fazla gericileştirilmesi, laiklik ve demokrasiden uzaklaştırılması yönünde hızlı adımlar atılmaya başlandı. En son demokratik olmayan usullerle yürürlüğe sokulan olağanüstü hal kararnameleriyle bu yönde yürümeye başladılar bile. Bu gelişmeyle Cumhuriyeti bitirerek, birlik-beraberlik nutuklarının ve tekbirlerin-selaların yankıları altında yıllardır özledikleri Yeni Türkiye’yi kuracaklar. Bu sonuç ise en baştan beri ABD’nin ana hedefidir ve AKP’yi iktidara taşımalarının asıl nedenidir. Bu ulaşmak istedikleri ortak amacın belirleyiciliğinden dolayı aralarındaki çelişkiler kayıkçı kavgasından öteye geçmez, geçemez.  

15 Temmuz’da kanlı bir darbeye kalkışarak ülkemizin derin bir krize-kaosa sürüklenmesine neden olan Fettullah Gülen ise Batı’nın hizmetinde olduğunu New York Times’a geçtiğimiz günlerde kendi adıyla yazdığı makalede belirterek tıynetini açıkça ortaya koydu, emperyalizme biatını yeniledi. Halkın üzerine bomba attıran, tankla gelen ve insanları katlettiren dinci-gerici bir terör örgütü liderinden başka bir tavır da beklenemezdi.

Bu arada kriz ortamını hemen değerlendirmeye başlayan Erdoğan zayıflayan konumunu güçlendirirken devletin en önemli kurumları ise derinden sarsılıyor. Özellikle Ordu son zamanlarda AKP tekelciliği karşısında elde ettiği ağırlığı kaybetmekle kalmadı Müterake şartlarından sonraki en büyük çıkmazını yaşamaya başladı. Şüphesiz bu sonucun doğmasında Cumhuriyetin Generalliğini değil Padişahın lütfuyla elde edilen Osmanlı Paşalığını hak edecek kişilerin oynadıkları rolü de görmek gerekir.

Darbe girişiminin başarısızlığa uğratılmasında etkin toplumsal dinamiklerle birlikte önemli bir rol üstlenen halk yaşanan krizin ağırlığını önümüzdeki aylarda daha fazla hissetmeye başlayacak. Adeta bir tünele sokulan ülkenin karşı karşıya olduğu olumsuzlukların bütün halk kesimlerini etkilemeyeceği düşünülemez.  Bu tünel demokrasi açısından da ekonomik sorunlar ve dış ilişkiler yönünden de oldukça karanlık görünüyor.

Ne yazık ki şu anda bu karanlıktan çıkışı sağlayabilecek potansiyele sahip ne demokrat-ilerici bir hareket, ne muhalefet ne de başka bir toplumsal bir yapılanma var. Ama bütün bu olumsuzluklara rağmen bir çare üretilmeli. Meydan Amerikancı FETÖ’ye de iktidarda kalmak uğruna her yolu denemeye azimli olan AKP’ye de bırakılmamaya çalışılmalı. Bütün ilerici partiler, kitle örgütleri, çevreler, kişiler bu kaostan ve krizi fırsata çevirmek isteyen bezirgânlardan nasıl kurtulunacağına kafa yormalı, çare üretmeli. Öncelikle dar bakışa, ben bilirim yanlışına düşmeden, tarihten dersler alarak kapsayıcı ve tutarlı bir yaklaşımla işe başlanmalı.

***

Günlük politik çıkarlar uğruna tarihin üstünü bir kalemde çizmeye kalkışan kişi ve çevrelerin karşısına gerçeklerle çıkmak fikri ve siyasi mücadelenin önemli bir parçasıdır. Gelişmeleri halkın gözünde lehlerine çevirmekte, algı operasyonları düzenlemekte bir hayli usta olan dinci kesimlerin önderleri ülkemiz aydınlarının önemli bir kısmını etkilemekte çoğunlukla başarılı oluyorlar. Bu sonucu yaratırken tarihin, geçmişte söylediklerinin ve yaptıklarının üstünü de kolayca örtebiliyorlar, bu işte çok da yetenekliler. Bu durum karşısında bize düşen görev, üstü örtülen gerçekleri yeniden gün ışığına çıkarmaktır.

gulen-ozal

                                                                   Gülen Özal’ın başucunda. Ondan çok destek gördü.

Bu anlayışla 16 Nisan 2012’de Anafikir’de yazdığım “12 Eylül’le Hesaplaşmak Emperyalizme ve Faşizme Karşı Mücadeleden Ayrılamaz…” başlıklı yazıda; Türkiye sağının önemli akım ve önderlerinin 12 Eylül faşizmi ile nasıl uzlaştıklarını ve bu darbeyi hangi sözlerle desteklediklerini anlatmaya çalışmıştım. Bu yazıda AKP’nin geçmişi olarak ifade edebileceğimiz MSP yöneticilerinin, düne kadar birlikte yürüdükleri Fethullah Gülen’in 12 Eylül’le ilgili düşüncelerinden örnekler sunmuştum.

AKP, eski sıkı ortağı Gülenciler ve yetmez ama evetçi’lerin de desteğiyle Anayasada yaptıkları çok önemli değişiklikleri halka benimsetebilmek için 12 Eylül yönetimini yargılamayı da bu değişikliklerin arasına koymuştu. Bu değişikliğin gereği olarak 12 Eylül cuntacıları iki yıl sonra yargılanmaya başlandı. Söz konusu yargılama ile ilgili kaleme aldığım yazının bir bölümünün bugünkü koşullarda da okumasında yarar olduğunu düşünüyorum. İşte o bölüm:

gulen-klb

                                                         Eski dostlar… Karede yanlışlıkla yer alan da var.

1979’dan sonra ABD’nin Soğuk Savaş politikasını daha da yoğunlaştırmak istemesiyle birlikte Yeşil Kuşak Projesi’ni hayata geçirmeye başladığını biliyoruz. Bu projenin en önemli parçasını oluşturan Türkiye’de gerçekleştirilen 12 Eylül darbesiyle birlikte bir Amerikan projesi olan Türk-İslam Sentezi’nin İslami öğeleri öne çıkarılarak Yeşil Kuşak Projesi’nde yeni bir adım atılıyordu. Böylece ABD emperyalizminin yeni dönem politikalarına uyumlu İslam-Türk Sentezi dönemi başlatılıyordu.

ABD emperyalizminin yeni dönemin politikalarının hayata geçirilmesinde çok önemli roller üstlenecek iki unsur bu yıllardan sonra geliştiriliyor veya yaşam buluyordu. Birincisinin önünü hemen bu dönemde açtılar. Bu İslami (İslamcı) kesim Gülen Cemaati’dir. İkincisinin gün ışığına çıkışı veya çıkarılışı ise daha sonraki yıllara rastlar. Ama alt yapısı, toplumsal dayanakları ve fikri temelleri bu dönemden sonra atılmaya başlanmıştır. Hazırlığı tamamlanıp 28 Şubat’tan sonra ortaya çıkarılan bu oluşumun adı da AKP’dir.

Gülen Cemaati’nin önünün açıldığı, AKP zihniyetinin ise temellerinin atıldığı dönem, 12 Eylül faşist dönemidir.

12 Eylül döneminde, “kendileri içeride fikirleri iktidar olan”lar sadece MHP’liler değildi. MSP’liler de 12 Eylül cuntacılarının Milli Görüş’çülerin fikirlerini takip ettiklerini ileriye sürüyorlardı. Erbakan’ın MSP’sinden Devlet Bakanlığı yapmış olan Süleyman Arif Emre, “Siyasette 35 Yıl” adıyla yayınladığı anılarının 3. cildinde bakın neler anlatıyor:

“Bizler 12 Eylül hareketi olunca, gelen askeri yönetimin, bizim ilk defa yeni bir yörüngeye oturttuğumuz dış politikayı değiştireceğinden endişe ediyorduk. (…) Ama tam tersine, bizim bu konuda başlattığımız ve geliştirdiğimiz münasebetleri daha da geliştirmek için çaba sarfediyorlardı. (…) Askeri yönetim, bir taraftan bizleri bu işleri yaptık diye yargılatırken, diğer taraftan çizdiğimiz dış politika çerçevesi dışına çıkmamışlardı. Bizler onların cezaevinden çıkamazken onlar da bizim fikir çerçevemiz içerisinde hapis olup kalmışlardı.” (Abç) Cengiz Özakıncı’nın “İblisin Kıblesi” adlı kitabının 229. sayfasından aktardığım bu alıntının devamında Erbakan’ın en yakınında olan Süleyman Arif Emre devamla şöyle diyor:

Mahkemede ilk ifademizi vermeye başladık. (…) Beyanlarımızda, Milli Görüş’ün unsurları olan 7 prensibin (12 Eylül döneminde) devlet politikası haline geldiğini.(…) anlattık, açıkladık. (…) 12 Eylül hareketinden sonra suçlanan kapatılan siyasi partilerden sadece Milli Selamet Partisi ve onu temsil eden kadrolar aklanarak, yüzü ak, alnı açık olarak çıkmışlardı.” (Aktaran Cengiz Özakıncı, s.229–230, abç).

Bugünkü AKP iktidarının önde gelen yöneticilerinin S. Arif Emre’nin sözünü ettiği dönemde MSP’nin içinde oldukları, kimisinin parti yönetim organlarında, kimisinin (RTE gibi) de gençlik teşkilatlarında yer aldıkları biliniyor. S. Arif Emre’nin anlatımından, bugünkü iktidar çevrelerinin 1980’de savundukları görüşlerin 12 Eylül yöneticileri tarafından “devlet politikası” haline getirdikleri anlaşılıyor. 12 Eylül’ün “ak”ladığı bu kadronun bir kısmının bugün cuntacıları (veli-i nimetlerini mi demek lazım?) yargılamaya kalkışmalarında samimiyet görmek mümkün mü? Yoksa bunlardan işi biten, dönemini kapatan eski dostlarına vefa göstermelerini beklemek saflık mı olur? İktidarlarını korumak için her türlü oportünizmi ve adam harcamayı ağababalarından çok iyi öğrendiklerinden şüphe etmemek gerekir.

Öte yandan, yıllardır AKP yöneticilerinin işbirliği içinde oldukları, ABD’nin has adamı Fethullah Gülen’in 12 Eylül darbesi için söylediği övgü dolu sözlerinin bir kısmını buraya kaydetmezsek haksızlık (!) yapmış oluruz.

“Sahnenin bu rengârenk aldatıcılığı, ortalığı inleten valsin korkunç uyutuculuğu ve kostümün gözbağlayıcılığı karşısında, oynanan oyunun gerçek yüz ve vahşetini ilk sezen, son karakolun kahraman bekçileri oldu. Bu sezme, ümit dünyamızda yeniden kendimize gelmemizi ve kendi kendimizi idrak etmemizi te’min etti. Aslında buna bir sezme demek de uygun değildir. Bu, düşmanı kıskıvrak yakalama ve bir zaferdir. İçtimâî bünyenin, haricî bir kısım erâciften (zararlı yanlış fikir ve haberler) temizlenme, arındırılma ve aslına ircâ (çevirme) zaferi. (…)” (Abç)

Fethullah Gülen, aslında 12 Eylül faşist darbesini de yeterli görmüyor. Daha şiddetli ve şok etkisi daha fazla olacak, daha ağır bir darbe istediğini ifade ediyor:

“Ne var ki, yıllardan beri, binbir saldırı ile rahnedar (bozulmuş) olmuş bir bünye, böyle hemen bir mualece (tedavi) ile iyi edilemeyeceği de muhakkaktı. Daha köklü ve daha gönülden bir hareket gerekliydi ki, millî bünyeyi kemiren yıllanmış seretanlar (kanser) bertaraf edilebilsin…” (Abç)

Amerikan yöneticileri gibi, Paul Henze gibi Fethullah Gülen de darbenin gerçekleşmesine çok seviniyor. Çünkü onun önü asıl 12 Eylül’den sonra açılıyor. ABD bu tarihten sonra ona ‘yürü ya kulum’ diyor. Fethullah Gülen, 12 Eylül 1980’den yirmi gün sonra yazdığı bu yazısını şöyle bitiriyor:

“Ve işte şimdi, binbir ümit ve sevinç içinde, asırlık bekleyişin tulûu (ışığı) saydığımız, bu son dirilişi, son karakolun varlık ve bekâsına alâmet sayıyor; ümidimizin tükendiği yerde, Hızır gibi imdadımıza yetişen Mehmetçiğe, istihâlelerin (dönüşüm) son kertesine varabilmesi dileğimizi arz ediyoruz.”  (F. Gülen, Sızıntı Dergisi, Cilt 2, Sayı 21, 1 Ekim 1980.)

ciller

                                                                    Gül, Gülen, Çiller ve Erdoğan

Komünizmle Mücadele Derneği’nin Erzurum’da kurucusu olan F. Gülen’in hayatını kaleme alan Faruk Mercan’ın yazdığına göre, “Gülen’e göre oynanan oyunun gerçek yüzünü ve vahşetini ilk sezen, ‘Son Karakol’un kahraman bekçileri olarak askerler oldu. Demokratik sistem pahasına da olsa, emir komuta zinciri içinde bir ihtilalle duruma el koyarak komünist bir ihtilale ‘dur’ demiştir.” (Abç)

12 Eylül darbesini başından itibaren destekleyen F. Gülen, bu darbenin Türk toplumunu silkelediğini, sosyalizmden dinsellik yoluyla uzaklaştırdığını ve sadece bu nedenden dolayı bile darbecilerin cennete gideceklerini belirtmekten de geri kalmamıştır.

***

Dört yılı aşkın bir zaman önce yayınladığımız yukarıdaki bilgiler dincilerin 12 Eylül cuntasını desteklediklerini ortaya koymaktadır. 12 Eylül sonrası incelenince görülecek belli başlı sonuçlar; bu darbenin emperyalizm, büyük sermaye ve dincilerin işine yaradığı gerçeğidir. Fettullah örgütü bu dönemden itibaren büyük bir gelişme seyri izledi. Başta Özal olmak üzere, Demirel, Çiller, diğer sağcı liderler ve hatta Ecevit bu gerici örgütün güçlenmesine hizmet ettiler. Bilindiği gibi AKP, 28 Şubat ikliminde, ABD desteğiyle kuruldu ve 12 Eylül’ün getirdiği seçim kanunu sayesinde de iktidar oldu.

Şu uyarıyı yapmak insanlık görevimiz: FETÖ’ye yardım ve yataklıktan öte uzun bir süre ortaklık yapmış olan, devleti F Tipinin ve diğer dinci kesimlerin ele geçirmesini ve Cumhuriyeti tasfiye işlerini bu örgütle birlikte yapan AKP’yi 15 Temmuz’dan sonra demokrasinin kurtarıcısı gibi takdim eden aydınlar, demokratlar yetmez ama evetçiler’in durumuna düşme tehlikesiyle karşı karşıyalar. Çünkü AKP dün olduğu gibi bugün yaptıklarıyla da masum değil, son krizi dinci düzenini kurmak, devleti politik amaçları doğrultusunda dönüştürmek için kullanmaktadır.

FETÖ’cülerin devletten, eğitim ve diğer kurumlardan temizlenmesi, sermaye gücünün kırılması doğrudur, ama bunu yaparken Cumhuriyetin kurumlarının ve Anayasa’nın AKP’nin politik amaçları doğrultusunda dönüştürülmesi, olağanüstü hal gerekçesiyle hukukun ve Meclis’in yok sayılması, Fettullahçılardan boşalan yerlere başka cemaatlerin müritlerinin geçirilmesi gibi davranışlar yanlıştır. Demokrat-ilerici kesimin bu yanlışları dikkatle takip etmesi, açığa çıkarması ve her ortamda kişisel ve kitlesel olarak karşı çıkması gerekir.

***

Bu karamsarlık ortamında CHP’nin büyük mitingler düzenlemesi olumludur, ancak Kılıçdaroğlu’nun FETÖ’nün öncülüğündeki darbe girişiminin arkasında yer alan ABD emperyalizmini hala görmek istememesi, bu konuda tek söz etmemesi üzerinde düşünülmesi gereken bir konudur.

yenikp

                                                               Yenikapı hatırası! Kılıçdaroğlu tarihe geçti.

Diğer yandan Kılıçdaroğlu’nun Erdoğan’ın çağrısıyla İstanbul Yenikapı’da AKP’lilerin düzenlediği mitinge katılması ilkesel ve stratejik olarak yanlıştır. İlkesel olarak yanlıştır, çünkü Cumhuriyet’i kuran partinin başta laiklik olmak üzere Cumhuriyet’in en önemli prensiplerini, uluslaşma sürecini ortadan kaldırmayı hedefleyen bir iktidar ve başkanlık peşinde koşan Erdoğan’la mutabakat görüntüsü içine girmesi büyük bir hatadır. Stratejik olarak da yanlıştır, çünkü ana muhalefet partisi iktidarı amaçlıyorsa iktidardaki partinin peşine takılmaz, kendi toplumsal ve siyasal çevresini oluşturmaya-güçlendirmeye çalışır, her politik gelişmede farkını ortaya koyar ve buna uygun eylem hattı yaratır.

Bugün Türkiye’de güçlü bir muhalefet bloğu ve hattı yaratmanın koşulları vardır. Sol, sosyal-demokrat, ilerici-devrimci ve mevcut durumdan memnun olmayan diğer kesimleri Cumhuriyet değerleri, bağımsızlık, demokrasi ve planlı-kamucu üretim etrafında bir araya getirmek mümkündür. Laiklik başta olmak üzere Cumhuriyet değerlerinin, tam bağımsızlığın, planlı ekonominin ve uluslaşma sürecinin karşısında olduğunu 14 yıldır lafız ve uygulamalarıyla ortaya koymaktan çekinmeyen Erdoğan ve AKP yönetimiyle mutabakat aramak bu değerlerin savunusundan ve muhalefetten vaz geçmek anlamına gelir.

Daha yeni, 15 Temmuz’dan sonra 31 Mart gerici ayaklanmasının simgesi olan Topçu Kışlası’nı yapacaklarını söyleyerek, Haziran direnişine vurarak aynı yolun yolcusu olduklarını ortaya koyanlarla neyin mutabakatı yapılacak?

Meşruluğunu kaybeden AKP ve Erdoğan ile aynı kare içinde görünmekle Kılıçdaroğlu partisinin ve demokrat kesimin yakaladığı bir fırsatı çok zayıflattı. AKP, FETO ve PKK bloklarının dışında Cumhuriyetçilerin-demokratların oluşturabilecekleri güç birliğinin önemini, ne kadar olgunlaştığını anlamadı (kim bilir belki de böyle geniş, dinamik bir güç ve eylem birliğinden ürkmüş/ürkütülmüş de olabilir) ve Yeni Osmanlıcı, dinci zihniyet ile Cumhuriyet devrimciliğini uzlaştırmaya kalkıştı. Bu uzlaşmayı ilerici-demokrat kesimin bünyesi kabul etmez. Bu gerçeği görmeyenler her şeyden önce yüz küsur yıllık tarihe baksınlar. Abdülhamit ile Mustafa Kemal Atatürk’ü uzlaştırmak mümkün mü? Necip Fazıl ile Nazım Hikmet’i, İsmail Kahraman ile Deniz Gezmiş’i uzlaştırmak mümkün mü?

Devrimcilerle karşı-devrimcilerin ilişkilerinde mücadele esastır, gerisi teferruattır.

***

Uzlaşmanın maneviyatı mı yoksa esprisi mi?

cubb

                                            İsmail Ağa Cemaati’nin önde gelenlerinden Cüppeli Ahmet ve

                                                   Genel Kurmay Başkanı Hulusi Akar Yenikapı Mitinginde.

Benzer yazılar

Yanıt verin.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Do NOT follow this link or you will be banned from the site!