Doğu/Batı ve Aydınlanma

Antik çağların bilgeliği, 1500’lü yılların insanlarına yeterli gelmez olmuştu. Klasikler karşı karşıya kalınan sorunlara yeterli cevaplar bulmaya yetmez durumdaydılar artık. Bu bilinen dünyanın hem batısında, hem de doğusunda böyleydi.
Bacon 1620 yılında yazdığı Novum Organum kitabında bu durumu şöyle anlatıyor;
‘Antikçağ düşünürlerini onurlandırma ve onlara gösterilen saygı aynen yerinde durmakta ve azalmamaktadır.’ Amacının sadece yolu işaret edecek bir kılavuz gibi görünmek olduğunu söyleyen Bacon, bu yolda ilerlemeye başlanıldığında, ‘geriye tek bir yol kaldığını göreceğiz….bilimler, sanatlar ve tüm beşeri bilgilerin adamakıllı temeller üzerinde yükseltileceği top yekun bir yeniden inşa’(Önsöz) diye devam etmişti.
Bu temeller ise gözlemle oluşturulabilirdi. Düşünürler burunlarını kitaplardan kaldırmalı ve bunun yerine çevrelerine, yıldızlara, böceklere, toplara, küreklere, düşen elmalara, bakmalıydılar. Demirciler, saat yapımcıları, çiftçiler, gemi adamları ile konuşmalıydılar. Bunu yaptıkları zaman aynı sonuca varmamaları çok zordu.
Bu gözleme ve olgulara dayalı yöntem batı dünyası için yeni sayılmazdı. Kuzey Afrikalı düşünür İbni Haldun’un 250 yıl evvelinden bu yöntemi kullandığı bilinmektedir. İbni Haldun dolambaçlı bir dil kullanmadan, gözlemci ve sorgulayan bir yöntem izleyerek toplumun çeşitli sosyal ve siyasal sorunlarını ele almıştır. Yazdığı 7 ciltlik eserden herkesin olmasa bile, öncü düşünürlerin haberdar olmadığı söylenemez. Bu konuda tereddüt göstermemin iki sebebi var. Birincisi öncü düşünürlerin İbni Haldun’dan söz edip etmedikleri benim açımdan belirsiz. İkincisi ise batının bu konudaki şöhretinin iyi olmayışı. Örneğin, Miguel Asin Palacios’un 20 yy başında Dante ve İslam adlı eserinde ortaya attığı iddia çarpıcıdır. Yalnızca İtalyan edebiyatının değil, bütün bir Batı edebiyatının da başyapıtlarından biri olan İlahi Komedya ile Mirac kıssası ve İbn Arabî’nin eserleri arasındaki çarpıcı benzerlik, Palaicos’a göre Dante’nin İslam kaynaklarından esinlendiği ve beslendiği anlamına geliyor. Ama bu böyle bilinmiyor. Olumlu örneklerde var. Nicolaus Copernicus yazdığı Göksel Kürelerin Devinimleri Üzerine adlı devrim niteliğindeki eserinde, kendisinin esinlendiği Arap bilim adamlarından açıkça söz ediyor. Konuya dönersek; Sonraki yıllarda Avrupa’da gelişen tarih, felsefe, sosyoloji, siyaset, iktisat, tarihi materyalizm, demografi alanlarında ortaya çıkan modern görüşlerin ilk anlatımlarını İbni Haldun’un eserlerinde görmek mümkündür.
Bacon, Galileo, Descartes ve birçok düşünür, Antikçağlarda, kendine ait arzu ve istekleri olan, nefes alıp veren canlı bir organizma olarak düşünülen doğanın, mekanik bir işleyişe sahip olduğu sonucuna vardılar. Doğa daha çok bir saate benziyordu. Tanrı, doğayı çalıştıran birbirine geçen çarkları kurup, geri çekilen bir saat yapımcısıydı. Buradan çıkan sonuç ise, doğanın insanlar tarafından rahatlıkla, diğer mekanizmalar gibi çözümlenebileceği idi. Descartes Felsefenin ilkelerinde; ‘gereken sayıda çarktan oluşan bir saatin zamanı göstermesi, şu ya da bu tohumdan fışkırıp büyümüş bir ağacın belirli bir meyveyi vermesinden daha az doğal değildir’ diyordu.
Burada araya girip, Antik çağların yaşayan, nefes alıp veren bir doğa anlayışının, antik çağlardan daha eskiye, batı düşüncesinin tarihöncesi dönem diye nitelediği insanların ortaya çıktıkları dönem kadar eskiye dayanan bir düşünüş ve yaşam tarzı olduğunu söylemek gerekir. Bu bakış açısı ile doğanın insan ihtiyaçları için var olduğunu söyleyen düşünce tarzının bugüne kadar gelen serüveninde, Batı düşünce tarzının bir üst aşama, belki de doğa ile kavga etmede bir uç nokta olduğu da eklenmeli.
Batı Avrupa’da, bu düşünüş tarzı çok hızlı sonuç verdi. Doğanın gizleri hızla görünür hale gelmeye başladı. Batılılar doğayı sihrinden soymaya, ruhlarını ve şeytanlarını dağıtmaya başlamışlardı. Bu eylemde kullanılan en önemli araç ise matematikti. Sayılar gerçekliğin ölçüsü haline geliyordu.
Galileo’nun 1633 te Engizisyonda yargılanması, bu düşünsel akımın ağırlıklı olarak toplumsal gelişmenin yeni gelişen merkezi olan Kuzeybatı Avrupa’ya geçişini hızlandıran bir etki yaptı. Burada ise, eski metinler temelden reddedildi. Dünya yeniden yorumlanmaya başlandı.
Newton’un göklerin matematikselliğine ilişkin kendi mekanik modelini anlattığı, Principia Mathematica’sı 1687 de çıktı. Bu gelişmeler olurken toplumun nelerle meşgul olduğuna örnek olarak bir iki şey de söylenmeli. Bu eserin yayınlandığı tarihten 5 yıl öncesinde İngiltere’de son cadı idamının gerçekleştiğini, 5 yıl sonrasında ise Massachusetts’teki Salem cadı mahkemelerinin başlamasını hatırlamakta yarar var. Yine Newton’un simyaya yerçekimi kadar ilgi duyduğunu biliyoruz. Üstelik bugün bize tuhaf gelen yönelimlere sahip olan tek 17 yy bilimcisi de o değildi.
Batıda bu gelişmeler yaşanırken, 17 yy başlarında Çin’de de entelektüeller mutlakiyetçiliğe meydan okumaya başlamışlardı. Matbaa yeni fikirler için oldukça geniş, Batı Avrupa’dan fazla, bir okur kitlesi yaratmıştı. Özel bilimsel kurumlar canlanmıştı. En tanınmışı Donglin Akademisidir. Burada da yanıtlar eski metinlerde değil, muhakeme yoluyla bulunmaya çalışıyordu.
Entelektüel eleştiri 1644 te Qing hanedanı ile daha şiddetlendi. Yüzlerce akademisyen hanedanlık için çalışmayı reddetti. En tanınmışlardan örneğin, Gu Yanwu Merkezde yaşayamaz duruma gelince sınır boylarında yaşamı seçti ve 40 yıl boyunca seyahat ederek yazıtbilim, sesbilim, tarih, coğrafya gibi teorik konuların yanı sıra daha gündelik konular olan çiftçilik, madenler ve özel bankalar üzerine ayrıntılı gözlemlere dayalı defterler dolusu yazılar yazdı. Gu gözleme ve ispata dayalı tümevarımsal bir yöntem kullanıyordu. 1640 salgınlarının dehşete düşürdüğü hekimler başta olmak üzere birçok kesimden insan onu takip etti. Doktorlar, gerçek hastalardan vaka öykülerini toplayarak kuramları gerçek sonuçlarla sınamak gerektiğinde ısrar ettiler.
18 yy entelektüelleri bu yaklaşıma kaozheng yani, kamusal araştırma adını verdiler. Bu yaklaşım spekülasyona dayanmayan, olguları öne çıkaran, matematik, astronomi, coğrafya, dilbilim, tarih gibi alanlarda titiz yaklaşımlar geliştirdi. Kanıtları değerlendirmekte tutarlı kurallar koydu. Kaozheng Batı Avrupa’nın bilimsel devrimine çok benziyordu. Bir tek fark vardı. Doğanın mekanik bir yorumunu ve modelini geliştirmediler. Eski metinleri açığa kavuşturmaya yöneldiler.
Kalkış noktaları ve gelişimleri aynı olan her iki bölgenin, belli bir aşamada farklı patikalara sapmalarının ortaya çıkardığı sonuçlar ve nedenleri üzerine yapılacak bir tartışma, çok önemli. Bu tartışmaya geçmeden Batıdaki gelişmelerle ilgili birkaç şeyden daha söz etmek gerekir.
Doğa bilimlerindeki gelişmeler doğrultusunda toplumsal olaylarında benzer olduğu düşünülmeye başlandı. Hükümet yetkilileri ve bankerlerden bu eğilime büyük destek geldi. Devlette bir makine olarak görülebilirdi.
İstatistikçiler gelir akışını hesaplayabilir, işleyiş açık bir şekilde görülüp, işler şansa bırakılmamış olurdu. Devlet ve varlıklı sınıflar bu eğilimin arkasında durdular.
Bacon örneği iktidar ve düşünsel gelişim konusunda bize durumu özetler. Sir unvanlıdır. Bir dönem başsavcılık, sonrasında baş yargıçlık yapmıştır. İktidarın en üst kademesindeki insanlardan biridir. 17. Ve 18 yy hükümdarlarının çoğu, bir anlamda yerleşik yetkeye de meydan okuyan bu eğilimle savaşmak yerine uzlaşmayı seçtiler. Prusya Kralı 2. Frederick 1740 ta yazdığı bir mektupta şöyle yazdı; ‘Filozoflar dünyanın eğitmenleri ve hükümdarların öğretmenleri olmalıdır. Onlar mantıklı düşünmeli, bizde mantıklı hareket etmeliyiz.’ (Christian Wolf’a mektup, akt.Ian Morris)
İktidara yakınlık/uzaklık iki bölge entelektüellerinin yaşam koşulları arasındaki en önemli farklardan biriydi.
Batı’da eski siyasal sistem çökmüştü, yeni bir sınıfın inisiyatifinde, yeni oluşmaya başlayan ve kurulan ulusal birlikler üzerinde yükselen devletlerin çoğunlukla açık destekleri, doğuda ise kovuşturma, baskı ve sürgün gündemdeydi. Bir müddet sonra, Çin hükümdarı Kangxi’de, özel akademilerden ve sınır boylarından entelektüelleri devlet hizmetine getirmek için elinden geleni yaptı. Ortaya çıkan eserlerden, ‘En erken çağdan günümüze illüstrasyonlar ve yazmalar’ derlemesi 800 bin sayfaydı. Ama işler Batıdaki gibi gelişmedi. Kurulan sistem, ortaya çıkarılan eserlere rağmen, farklı bir yol tutturdu.
Bunun nedeni, iki bölgenin yüzyıllardır süregelen gelişmesinde, o günkü koşullarında ve yönelimlerinde aranmalıdır.
Çin uygarlığı, başından itibaren tarımsal üretimde kendi kendine yeten, oldukça verimli bir coğrafyanın üzerinde kurulmuştu. Kendine yeterlilik Çin’in bütün süreç boyunca iç ve dış politikalarını belirleyen en önemli etken oldu. Hanedanlar isyanlar sonucu yıkılmış, yerine yenisi kurulmuştu. Nitekim tam bu gelişmelerin yaşandığı dönemde de aynısı olmuştu. Ming hanedanı yıkılmış, yerine Mançu hanedanı kurulmuştu.
Batıda ise, tüm dünyayı yayılacak bir alan olarak gören, sınırları okyanus ötesine çoktandır taşımış bir yaşam şekli hızla yükseliyordu. Bu yaşam şekli, standartlaşmış uzam, para ve zamanın kesin ölçülerine gereksinim duyuyordu. Batının yönetici sınıflarının bilimsel düşünceye, ilginç ve öngörülemez özellikleri olan düşünürlerine hoşgörü ile bakmamaları için budala olmaları gerekliydi. Yayılabilmek ve kalıcı olabilmek için onlara çok ihtiyaç vardı. Engelleme yerine desteğin nedeni buydu.
Aydınlanma batının yükselen toplumsal gelişmesinin nedeninden çok sonucuydu.
Bu düşünce tarzı kapitalist sistemin doğuşunu kolaylaştırmış, serpilip gelişimini, yarattığı bütün olumsuzluklara rağmen hala yaşamını sürdürmesini olanaklı kılmıştır.
Sistemin en büyük başarılarından biri, Batı düşüncesinin insan aklının zirvesi olduğu iddiasını tüm dünyaya kabul ettirmesidir. Ortaya çıkan muhalif hareketlerin arasında bu düşünsel sistemi dayanılacak miras olarak görmeyen yok gibidir. Sistemin, kendi iç çelişmelerinin sonunda ortaya çıkan, bütün muhalefet hareketlerini, bir şekilde işlevsiz hale getirmeyi başarmasının ana nedeni budur. Üstelik bunu onlardan bir şeyler alarak ve daha da kuvvetlenerek yaptı. 19 yy lın en büyük muhalefeti, işçi sınıfının mücadelesi idi. Bu muhalefet ulusal sınırların aşılması, emperyalizmle aşıldı. Kapitalist Avrupa, Dünyanın geri kalanını şimdiye dek görülmemiş vahşilikte ve açlıkta sömürdü. Bundan Avrupalı işçilere düşen bir miktar refah payı oldu. Bunun karşılığında da kapitalistler kendi yayılmacı politikalarına işçi sınıfı partilerinden onay aldılar. Tarihin en büyük savaşına Avrupa işçi partilerinin büyük çoğunluğu onay verdiler. Savaşa karşı çıkan azınlığın yarattığı, sistem dışına çıkma girişimi, sistem dışında yaşam iddiasıyla yeni bir devlet örgütlenmesi yarattı. Kapitalizm kendine alternatif olarak ortaya çıkan bu gelişmeden de yararlanmasını bildi, bir müddet sonra.
29 buhranı, Sovyetlerin uyguladığı devlet planlaması ile ekonomiyi inşa etme fikrinden kopya çekilerek aşıldı. 20 yy’ın ikinci yarısı ise sömürgelerde ulusal kurtuluş mücadelelerinin verildiği, hemen her yerde de başarıya ulaşıldığı yıllar oldu. Sistemin alternatifi olma iddiasındaki bütün ulusal örgütlenmelerin aşılması da kolay oldu. Kalkınma temelli bir strateji ve sermaye ihracı bu işi rahatlıkla çözdü. Üstelik riski minimuma indirerek. Çalışanların sorunları ve çevre kirlenmesini de ihraç ederek. 60’ lı yıllarda ortaya çıkan çevreci ve feminist hareketler de ayrı ayrı bir muhalefet odağı oldular bir dönem. Sistem bunları da etkisizleştirmeyi çok kısa sürede başardı. Yaşadığımız günler sistemin kendi iç çelişmelerinin bir ürünü olarak ortaya bir muhalefet hareketinin çıkmadığı günlerdir. Sistemin şimdiki karşıtı ve muhalefeti kökten dincilik. Aydınlanma temelli bir muhalefet yok artık. Kendi içinde bir muhalefet çıkaramayış, bir anlamda ölüm demektir.
Bu durum en fazla gelecek betimlemelerinde kendini dışa vuruyor. Batı, içinde bulunduğu ölümcül krizden çıkışı, ya 500 yıl önce yaptığını, başka bir boyutta gerçekleştireceği, yağmalanacak başka bir gezegende arıyor. Bu aslında sınırlı olanakların sınırsız istekleri karşılayacak sınırın çoktan geçildiğinin itirafıdır. Ama bu henüz rüyası görülen bir gelecek senaryosu.
Ya da içinden çıkageldiği, bunca yıldır beraber yaşaya geldiği kendi türünden umudu kesme şeklinde ortaya çıkıyor. Bu senaryo diğerinden daha somut. Gerçekleşeceği tahmin edilen tarih bile belli. 2045 yılından söz ediliyor. Türümüzü ortaya çıkaran karbon temelli evrim sürecinin, insan marifetiyle silikon temelli bir aşıyla devam etmesi, senaryosundan söz ediyorum. Doğal insanla, yapay zekânın birleşme senaryosu. Bu konuda epey adım atıldığı da biliniyor.
Bu senaryoların hiçbirinde sıradan insanlara dönük bir umut ışığı bile yok. Bırakın sıradan insanı, sistemin nimetlerinden yararlanan birçok kesim için de umut yok. İnsanlığın % 95’i ‘safra’dır ve vazgeçilebilir, bu anlayış için.
Yeni bir dünya peşinde olanlar, umudu yeniden var etmenin, somut hale getirmenin yolunu bulmalılar. Egemen bir sınıfa ait, bir iktidar modelinin yaşam bulmasını ve başarısını getiren bu düşünsel akımla ilişkilerini hızla gözden geçirmeleri atılacak ilk adımdır. Bu temel üzerinden yapabilecekleri bir şey yok kanımca. Bu gerçek, yaşanılan bunca deneyden sonra, şimdi çok daha net söylenebilir.
Ölmekte olan bu düşünsel sisteme sahip çıkıp, miras olarak görmek yerine, onunla hesaplaşarak yeni bir düşünsel temel oluşturmaya başlanabilir.
Bunun yolu da; düşünsel faaliyeti, sadece tanrısal yetkenin ilgası ile sınırlamayan, doğrudan yetkenin kendisini hedef alarak, devam ettirmek ve paylaşım temelli bir geleceği düşünmeye başlamaktan geçiyor.

Saffet Bilen

Benzer yazılar

Yanıt verin.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Time limit is exhausted. Please reload CAPTCHA.

Do NOT follow this link or you will be banned from the site!