Düşünsel alanda oldukça sık rastlanan bir eksiklik-Saffet Bilen

Ağacı görüp, ormanı ıskalamak. Derinlikli, bütünsel bir bakışa sahip olamamak.

Kaynağı da dar çıkar temelli davranış tarzı.

Bu bakış daha çok muhalif kesimde etkili. Dar grup çıkarı temelli davranışın yanı sıra, bulgulara ve belgelere ulaşamamanın da payı büyük.

Yeni de değil üstelik.

Uygar dünyanın avcı toplayıcılar karşısında başarılı olmalarını sağlayan da bu yaklaşım büyük ihtimal. Kendiliğinden, doğanın sunumuna bağlı yaşam tarzının içine doğan bu topluluklar, paylaşmama temelli ve vaade dayalı geniş kalabalıkları seferber edebilen uygar topluluklar karşısında bütünlüklü bir karşı koyuş gerçekleştirememişler çoğunlukla. Tersi yaşam ilkelerine aykırı, kendi yaşam tarzlarından şikayetçi değiller ve küçük gruplar halinde yürüyor yaşam. Değiştirmek için bir neden de yok, onlar için.

Sonrasında devletin ve sınıflı toplumların ortaya çıkışı koşullarında pek çok kalkışma var. Ama sonuç hep yenilgi.

Coğrafyamızın en büyük kalkışmalarından biri olan Babailer’in yenilgiye uğramalarının ve sonrasında sistemle uzlaşmasının altında da bu var. İsyanın ana gövdesi konar göçer Türk topluluklarından oluşuyor. Ama o dönem yerleşik yaşama geçmiş epeyce insan da var. Yerleşikler ve şehirlerde yaşıyorlar. Üstelik zanaatkârlıkla meşguller. Ahiler. Onlarda ayaklanıyor verili egemenliğe karşı. İki ayaklanma arasında 20 yıl gibi kısa bir süre var. İki ayaklanma arasında organik bir bağlantı olduğuna dair pek bulgu da yok. Ama karşıtları belli ve aynı kesimler. Sadece farklı yaşam tarzlarına sahip Babailer ve Ahilerde, bir diğerinin sorunlarına çözüm getirecek bir yaklaşım eksikliği söz konusu. Diğer kesimlerdeki insanlar içinde çözümleri yok.

Bu eksiklik farklı coğrafyalarda ve zamanlarda ki kalkışmalarda da fark ediliyor. Mazdekiler, Babekiler, Karmatiler.
Örneğin; Haklarında nispeten bilgi sahibi olduklarımızdan, bugünkü Bahreyn civarında, zamanın Abbasi halifelerinin zulmüne karşı gelişen bir isyanla doğan, ortak mülkiyet temeline dayalı heteredoks İslam devletinin eksikliği de bu. Yaklaşık ikiyüzyıl yaşamışlar ve tarihe karışmışlar.

Modern zamanlarda da durum pek değişmiyor bu açıdan.

19.yy da, kol emeğine dayalı bir toplumsal değişim planı olarak ortaya çıktı bu bakış. Kırsal kesim yaşayanlarındansa, Sanayi işçilerine dayanmayı yeğleyenler epeyce pratikte yarattılar. Tamamı yenilgi ile sonuçlandı.

20 yy da ulusal çıkar oldu bu bakışın adı. Sömürgeciliğin çökmesini sağlayan bu hareketlilik, küçük ulusal devletler ortaya çıkardı. Bunlarda çok kısa sürede başladıkları noktaya döndüler.

Günümüzde ise kimlikçilik olarak ortada duruyor bu akım. Her türlü kimlikçilik olarak var. Dinsel, bedensel, renksel, etnik yapı. Bu kez bir toplum olarak var olabilmenin ön koşullarını tümden ortadan kaldırmaya azmetmiş gibi duruyor. Bu özelliğinden dolayı da başarısızlığa mahkûm.

Mahkûmiyet ezeli bir özellik esasen. Uygarlığın doğum lekesinden geliyor bu mahkûmiyet.

Uygarlık, tüm toplumun, insanların tümünü, canlı, cansız tüm doğayı barındıran, gözeten bir yaşam anlayışını yıkan, bir avuç elitin dar çıkar örgütlenmesi ile başlayan ve devam eden bir süreçtir.

Peki, kader mi idi bu sürecin böyle gelişmesi, kaçınılmaz mıydı?

Hayır!

Kanıtların en büyüğü, kurulan uygarlıkların çöküşünün ardından gelen, yeniden toparlanma dönemlerinde var.

Toparlanma verili coğrafyada mümkün olabilecek herkesi, her olanağı toparlamayı, değerlendirmeyi başaran, dar kesim çıkarlarını değil, toplumu ve önündeki sorunu öne alan bir bakışla gerçekleşiyor.

Günümüzün de en gözde konularının başında geliyor çöküş. Epeyce kabarık sayıda insandan dinliyoruz gerekçelerini.

Üç ana başlık önemli bu konuda.
-Çöküş geliyor diyenler haklı mı?
-Egemen elit yeniden toparlanmayı sağlayabilir mi?
-Başka bir seçenek önerilebilir mi?

Bu çerçevede, geçmiş çöküş ve toparlanma süreçlerinin gözden geçirilmesi önemli.

En yakın çöküş dönemi Han ve Roma imparatorluklarının çöktüğü dönem.

İçinde yaşayageldiğimiz Batı uygarlık alanının yeniden toparlanma deneyimleri bize yol gösterebilir.

O günden bu yana sahip olduğumuz birçok gelişmenin gerçekleştiği coğrafya, İslam imparatorluğu toprakları. Burada gelişen kültürel, sosyal, ticari araç ve yöntemler hala ana özellikleri ile geçerliler. Yani bu toparlanma döneminin kurucuları Avrupalılar değil. Günümüz dünyasını kuran temel yaklaşımları kuranlar, Araplar, Türkler, Abbasiler, Endülüs Emevileri ve Osmanlılar.

Avrupa’nın yapageldiği temel bir değişiklik yok esasen. Ortaya çıkanları daha sistematize edip, yetkin hale getirmiş Avrupa. Bu işi, kendi dışlarındaki tüm dünyayı yıkarak yaptıklarını özellikle belirtmekte çok önemli.

Neden önemli bu özellik?

Sistemin çöküş işaretleri verdiği bir dönem de, yıkımdan sorumlu olanların yeniden toparlanmaya önderlik etmeleri beklenemez. Teknolojik gelişmelerin onlara gördürdüğü rüya da, tüm insanlar ve dünya yer almıyor. İnsan türü ile bağların tamamen koparılması ve uzayda yaşanabilir başka bir dünya arayışı. Amaçları daha üstün, yenilmez ve ölümsüz olmak.

Başarabilirler mi?

Yaşanıp görülecek.

Peki, başka bir yol açılmaz mı, mümkün değil mi?

Mümkün ve evet açılabilir.

Bunun ilk adımı, sorunu ve kaynağını doğru tarif etmek ve tarihten ders çıkarmaktır.

Sorun odaklı, bütünsel bir bakış ve birleştirilebilecek herkesi birleştiren, tüm olanakları seferber eden bir rota kurulabilir böylelikle.

Benzer yazılar

Yanıt verin.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Do NOT follow this link or you will be banned from the site!