Eğri Oturalım “Doğrular”ı Konuşalım -Mehmet Uysal

Şöylebir cümle ile başlamak istiyoruz: “Aklın yolu bindir, bininin de yolu birdir.”

 Bu bilmece bildirmece cümlenin  önce “aklın yolu bindir” bölümünü açalım.

Acaba insanlar önlerine konan, kendilerine bildirilen bütün bilgileri, gözleri kapalı kabul ederler mi? Akılları belli bir gelişmişlik düzeyine gelmiş olan bütün insanlar dinsel, metafizik, materyalist, idealist, bilimsel, siyasi vs.  her türlü bilgiyi, gözleri kapalı kabul etmezler; onları önce bir “doğrulama süreci”nden geçirirler. Aklı belli bir gelişmişlik düzeyine gelmiş hiçbir insan, kendisine bildirilen bilgileri doğrulamaksızın kabul etmez. Çünkü bütün bildirimler (tebliğ) insanlara yine insanlar tarafından veya insanlar aracılığı ile yapılır. Bildirim konusu olan bilgiler, bildirenin “akla uygun”, “doğru”, bu nedenle “iyi” olduğunu düşündüğü bilgilerdir. Bir insanın, bildirenin akla uygun, doğru, bu nedenle iyi olduğunu düşünerek bildirdiği bilgileri kabul edebilmesi için, bildirilerin “kendi aklına da uygun” ve “kendisi için de doğru ve bu nedenle iyi ” olduğu kanısına varması, bu amaçla bir “iyilik sınavı” yapması gerekir. İyilik sınavı, doğrulama sürecidir.

İnsanlar neden kendilerine iletilen bilgileri bir iyilik sınavından, bir doğrulama sürecinden geçirirler?

 “İyilik” ya da “iyi olmak” en temelinde yaşamda kalmak ve yaşamaktır. “İyi” veya “kötü” olarak nitelediğimiz bütün durumları ve süreçleri düşündüğümüzde, bunların hepsinin bizim yaşamamız ve yaşamda kalmamızla bağlantılı olduklarını görürüz. İnsanlar iyiliklerini düşünerek sağlarlar. Düşünme, aklın etkinliğidir. Akıl sahibi olmak ve aklın hareket etmesi, insanların yaşamda kalmalarının temel avantajıdır. Öte yandan, insanlar belli bir doğal ve toplumsal ortamın içine doğarlar ve bu ortam onlara bir dizi yaşamda kalma olanakları sunar. İnsanlar yaşamda kalabilmek ve yaşamda kalma olanaklarını genişletebilmek için, içine doğdukları doğal ve toplumsal yaşamın kendilerine sunduğu olanaklarını, akıllarının hareketiyle elde ettikleri “bilinç” ışığında kullanırlar. Ancak insanların yaşamda kalma olanaklarını belirleyen akli ve bedensel özellikleri ile içine doğdukları doğal ve toplumsal ortam farklı farklıdır. Kimi insan daha zekidir, kimisinin işitme kimisinin görme duyusu daha hassastır. Kimi insan bedenen kuvvetli, kimisi zayıftır. Kimi insanın duygusal kimisinin mantıksal yönü güçlüdür. Kimi insanlar nehir, göl, deniz kıyılarına, kimileri verimli ovalara, kimileri de çöllere, buzulların içine, dağ başlarına, yaylalara doğmuştur. Kimi insan zengin kimisi de yoksul bir ailenin veya toplumun içine doğmuştur. Kimi insan demokrasi ile kimisi de diktatörlükle yönetilen bir toplumun içine doğmuştur. Bütün bunlar insanların yaşamda kalma olanaklarını belirler. Görüldüğü gibi, insanların yaşamda kalmasının gerek doğal gerekse toplumsal olanakları arasında sayılamayacak kadar çok farklılık olabilir. İnsanların yaşamda kalma koşulları ve olanakları farklı farklı olabildiğinden, her birinin iyiliği için seçebileceği “yollar” da farklı farklı; bir insan için iyi olan bir başkası için kötü olabilir. Bu nedenledir ki, insanların psikolojik ve biyolojik yapılanma bakımından  farklı farklı olmaları gibi, iyilik yolları da farklı farklı olup, dünyada altı milyar insan varsa altı milyar farklı  iyilik çeşidi olabilir. İnsanlar iyiliklerini akıllarının hareketi ile sağladıkları ve her birisinin yaşamda kalma olanakları farklı olduğu için, “aklın altı milyar çeşit yolu olabilir. İşte “aklın yolu bindir” demekle kast ettiğimiz de budur. Aklın yolu bin olduğu için de her insan, başka insanların doğru, bu nedenle iyi olduğunu düşünerek kendisine bildirdiği bilgileri, kendi iyiliğini esas alan, bu bilgilerin “kendisi için de doğru” olup olmadığını test ettiği bir sınavdan geçirdikten yani doğruladıktan sonra kabul veya reddeder.

Şimdi de baştaki cümlemizin  “…bininin de yolu birdir” bölümüne geliyoruz. Hemen belirtelim ki “…bininin de yolu birdir” demekle, bin aklın bininin  de iyilikleri aynıdır demek istemiyoruz. Esasen bunu kast etmiş olsaydık, “aklın yolu bindir” ile çelişmiş olurduk. Öyleyse “bin aklın bininin de yolu birdir” ne demektir?

Aklın bin türlü yolunun olması, insanların farklı farklı yaşamda kalma olanaklarına sahip olmaları nedeniyle iyiliklerinin farklı farklı olmasıydı. Başka bir deyişle, “aklın yolu bindir” söylemi ile her bir aklın, diğer akıllar da dahil tüm oluşlarla ilişkisini, yani aklın dışişlerini ifade etmek istedik. “Bin aklın da yolu birdir” söylemi ile anlatmak istediğimiz şey ise her bir aklın iç işleyişi, yani aklın içişleridir.  Bütün insanların akılları, hareket ederken aynı evrelerden, aynı yollardan geçerek devreder. Aklın bir hareket devresinin ilk evresi “açılış”tır. Açılış evresini “izlenim alma”, “kavram yapma” ve “bedeni yönlendirme (aydınlanma)” evreleri izler. Aklı harekete geçiren ve hareketinin bütün evrelerini belirleyen şey, “iyilik ilkesi”dir. İyilik, yukarıda belirttiğimiz gibi, en temelinde insanın yaşamda kalmasıdır.

Akıl kendini, kendinde içkin olan iyilik ilkesiyle açar ve açar açmaz da tüm evreni kapsama alanına alır. Aklın açılış aşamasında iyilik ilkesinin büründüğü biçimi biz, “hiçlik ilkesi” olarak adlandırıyoruz. Hiçlik, aklın kapsama alanını çevreleyen ufuk çizgisinin ötesidir. Akıl ufukların ötesini merak eder. Aklın merakını uyandıran da iyilik ilkesidir. Öyle ya ufukların ötesinde insanı yaşamda kalmak bakımından ilgilendiren bir şeyler olup bitiyor olabilir. Bu nedenle merak, aklı sürekli ufukların ötesine doğru iter, onu ufuklardan daha ileri ufuklara doğru yolculuk yapmaya yöneltir. Bu yolculuğun sonunda da akıl tüm evreni kapsama alanına alır.

Akıl kendini açıp da tüm evreni kapsama alanına alır almaz, kapsama alanına aldığı evrenin her noktasında, izlenimler alaraketkimeye başlar. İzlenim alma evresinde, iyilik ilkesi, görecelilik ilkesi biçimine bürünür. Çünkü akıl bu evrede, üzerinde etkidiği oluşlardan izlenimleri, oluşların hareketlerini birbirine göreceleyerek alır. Akıl her bir şeyi, başka bir şey(ler)e göre bir şey yapar. Siyah beyaza göre siyahtır, beyaz bulutlar mavi gökyüzüne göre beyaz bulutlardır, güçlü zayıfa göre güçlü, güzel çirkine göre güzel, müzik gürültüye göre müziktir. Bunların tersi de görecelendikleri şey(ler)e göre bir şeydirler. Oluşlar kendi kendilerine bir şeye göre bir şey değildirler. Onları bir şeye göre bir şey yapan, aklın içindeki “diyalektik mantık”tır; görecelilik ilkesi aklımızın diyalektik mantığı ile etkiyerek, bir şeyi başka bir şeye göre bir şey yapar. Öte yandan akıl bir şeyi bir şey(ler)e göre bir şey yaparken “seçmeci” davranır; bazı şeyleri ön plana alırken bazılarını arka planda bırakır. Aklın etkileşime girdiği oluşların hangisini ön plana alacağını da iyilik ilkesi belirler. Çünkü aklın elinde geçmiş zamanlardaki hareketleri sırasında elde ettiği bilgilerden oluşan bir bilgi birikimi, bir ön bilgisi vardır ve oluşlarla etkileşime girerken arkasına hep bu “ön bilgi”nin  desteğini alır. Ön bilgi ya da bilgi birikimi, akla etkileşime girdiği oluşlardan, o anda yaşamda kalması bakımından hangisinin daha önemli olduğunu gösterir. Aklın arkasındaki ön bilgi desteği ne kadar güçlüyse, üzerinde öncelikle etkiyeceği oluşun seçimindeki isabet derecesi de o oranda yüksek olur. Bu nedenle aklın zamanının en ileri bilgisiyle donanmış olması, onun izlenim alma evresindeki etkinliğinin en üst düzeyde olmasını sağlar.

Akıl oluşlardan bir taraftan izlenimler alırken bir taraftan da diğer oluşlara göreceleyerek seçtiği oluştan aldığı izlenimleri “kavram” yapar. Akıl kavram yapma evresinde de iyilik ilkesiyle hareket eder. İyilik ilkesi, kavram yapma evresinde özdeşlik ilkesi biçimine bürünür. Özdeşlik ilkesi, aklın oluşlara upuygun kavramlar yapmasını sağlar. Kavramların oluşların hareketlerine upuygun olması, insanın iyiliğinedir. Çünkü oluşların hareketine upuygun kavramlar, bu kavramların ışığında ortaya koyacağımız davranışların yaşamda kalmak bakımından isabet derecesini yükseltir. Özdeşlik ilkesi ilk Aristoteles tarafından keşfedilen ve “Formel Mantık”, daha sonra geliştirilenve “Önermeler Mantığı” olarak adlandırılan programdır. Özdeşlik ilkesi Formel Mantık’ta “A, A’dır” biçiminde formüle edilmiştir ve bundan “A, A-olmayan değildir”, “bir şey hem A hem A-olmayan olamaz” biçiminde iki formülasyon daha türetilmiştir. Bu şekilde formüle edilmiş olan özdeşlik ilkesi uygulanarak, aklın yaptığı kavramların oluşlara upuygun olup olmadığı denetlenir.

Aklın bir hareket devresinin son evresi “bedeni yönlendirme”dir. Kavram yapma evresinde yapılmış olan kavramlar, “bilinci oluşturur. Aklımız da yaşamda kalmak için yapmamız gereken iyi şeyleri ve yapmamamız gereken kötü şeyleri, yolumuzu bilinç denilen ışığı ile aydınlatarak gösterir. Akıl  daha önceki evrelerinde iyilik ilkesiyle etkidiği, bu nedenle bilinci oluşturan tüm kavramlar iyilikle yüklü olduğu için, akıl bedeni yönlendirme evresinde de iyilik ilkesiyle hareket eder.  Altı milyar akıl da aynı yoldan geçer, bu nedenle “bin aklın bininin de yolu birdir.”

Buraya kadar, bütün insanların akıllarının açılma, izlenim alma, kavram yapma ve bedeni yönlendirme evrelerinden geçerek hareket ettikleri için “aklın yolunun bir”, ancak her bir insanın içine doğduğu ve içinde yaşadığı doğal ve toplumsal yaşam ortamının sunduğu yaşamda kalma olanaklarının diğerlerinden farklı olması nedeniyle aklın yolunun bin olduğunu ortaya koyduk. Hatta insanların içinde yaşadıkları doğal ve toplumsal yaşam ortamlarının değişebilir veya değiştirilebilir olması nedeniyle, sadece farklı insanların akıllarının değil aynı insanın aklının da farklı yolları olabilir. Bütün insanların akılları, sahiplerinin yaşamda kalmasını sağlamaya yönelik olarak, yani sahiplerinin iyiliği için kendiliğinden açıldığına, geçmiş yaşantıları içinde edindikleri bilgi ve deneyim birikimi temelinde çevreleriyle etkileşime girerek oluşlardan izlenim aldığına, bu izlenimleri kavram yapıp, yaptıkları kavramlardan oluşan bilinçlerinin ışığında bedenlerini yönlendirdiğine göre, akıllarının böylece hareket etmesiyle bulduğu yol iyilikle yüklü olduğu için, bütün insanların yolları doğrudur. Bu durumda birkaç soru akla geliyor: Bütün insanların yolları doğru, ancak her bir insanın doğrusu diğerlerinden farklı olabildiğine göre, bütün insanlar için doğru olan “mutlak doğru” diye bir şey yok mudur? Bütün insanlar için geçerli, bu nedenle mutlak olan doğruyu bulabilmek amacıyla, yüzyıllarca varolanların varoluşunun temellerini düşünüp, araştırıp durmuş olan düşünürlerin bu çabaları boşuna bir uğraş mıydı?

 

İnsanlar doğru yolarını akıllarının hareketiyle bulduğuna, aklın yolu bin olduğuna ve bin yolun her birisi de doğru olduğuna göre, bütün insanların dışında ve bütün insanlar için geçerli olmak anlamında bir “mutlak doğru” olamaz. Başka bir deyişle, her bir insanın doğrusu da doğru olduğu için, hiçbir insanın doğrusunun diğer insanların doğrularına bir üstünlüğü yoktur. Bu nedenle hiçbir insan birisinin doğru dediğine doğru demek zorunda değildir. Ancak toplumsal düşünme tarihi boyunca her kafadan bir ses çıkmadığına, insanlar kitlesel olarak birtakım doğruları paylaşıp, bu ortak doğrular doğrultusunda davranageldiklerine göre, bu durum “aklın yolu bindir” bağlamında nasıl açıklanabilir?

Mutlak olan, her bir insanın kendi doğrusudur. Çünkü aklı başında olan her bir insan doğrusuna, aklının, kendine özgü iyiliği temelinde hareket etmesi sonucunda ulaşmıştır. Böylece ulaşılan doğru, bu doğrunun sahibinin iyiliği ile yüklü olduğu için, sahibi açısından mutlak olarak doğrudur. Ancak her bir insanın kendine özgü iyiliği temelinde hareket eden aklıyla ulaştığı doğrunun mutlaklığı, o insana özgüdür. Bu nedenle her bir insanın doğrusu göreceli-mutlak doğrudur. O halde, bütün insanlar için geçerli bir “mutlak doğru”dan değil, her bir insanın aklının o insanın kendine özgü iyiliğini sağlamak amacıyla hareket etmesi sonucunda ulaşılmış olan “göreceli-mutlak doğrular”dan söz etmek gerekmektedir.

Öte yandan, insanlar düşünme etkinliklerini “toplumsal akıl” içinde gerçekleştirirler. Toplumsal akıl, dil ile birbirine bağlanmış bir bireysel akıllararası iletişim sistemidir. İnsanlar bireysel akıllarının etkinliği sonucunda ulaştıkları göreceli-mutlak doğrularını, “sözler” haline getirerek, dil aracılığı ile diğer insanlara iletirler. Bu iletişim içinde, bir insanın göreceli-mutlak doğrusu, diğer insanlar tarafından, kendi iyilikleri açısından bir “iyilik testi”nden geçirilip doğrulandıktan sonra paylaşılan göreceli-mutlak doğru ya da genel doğru olur.

Bir “göreceli-mutlak doğru”nun geniş bir insan kitlesinin akılları tarafından doğrulanarak paylaşılıp “genel doğru” haline gelmiş olması ve nesiller boyunca paylaşılmaya devam edilmesi sonucunda, onun ilk çıkışındaki “göreceli-mutlak doğruluk” özü çok gerilerde kalarak kaybolup görünmez olur. Böylece başlangıçta “göreceli-mutlak doğru” iken, bunu diğer insanların paylaşmasıyla “genel doğru”ya dönüşmüş olan doğrunun, bütün insanların üstünde ve bütün insanlar için geçerli mutlak doğru olduğu düşünülür. Ne zaman ki yeni bir “göreceli-mutlak doğru”, “mutlak doğru” olduğu düşünülen “genel doğru”nun geçerli olmadığını ortaya koydu, işte o zaman mutlak olduğu sanılagelmiş olan doğrunun göreceliliği açığa çıkar. Bunun düşünce tarihinde çok örnekleri vardır: Büyük düşünür Aristoteles, toplumsal aklın o zamana kadar süregelmiş etkinliği sırasında elde edilmiş bilgileri, bir felsefe temelinde ve bir mantık örgüsü içinde sistematize etmişti. Aristoteles’ten itibaren Rönesans’a kadar geçen ikibin yıl boyunca, insanlar dünyanın merkezde ve sabit, güneşin ve gezegenlerin dünya çevresinde dönüyor olduğunu düşündü. Aristoteles’in göreceli-mutlak doğrusu, çok geniş bir insan kitlesi tarafından paylaşılarak “genel doğru” haline gelmiş ve bu durumunu ikibin yıl boyunca korumuştu. Nesiller ve yüzyıllar boyunca çok geniş bir insan kitlesi tarafından paylaşıldığı için, Aristoteles’in evren anlayışının “mutlak doğru” olduğu düşünülmüştü. Ancak Kopernikus’un, Aristoteles’in düşündüğünün tam tersine, güneşin merkezde, dünyanın ve diğer gezegenlerin güneş çevresinde döndüğünü ortaya koyması, ikibin yıllık mutlak doğrunun aslında Aristoteles’in göreceli-mutlak doğrusu olduğunu açığa çıkardı. Keza Newton tarafından ortaya konan ve 20. yüzyıl başlarına kadar bilim ve felsefe dünyasını derinden etkileyen ve “mutlak doğru” olduğu düşünülen evren şemasının, Einstein’ın Özel ve Genel Görecelilik kuramlarını ortaya koymasıyla, Newton’un göreceli-mutlak doğrusu olduğu açığa çıktı.

Bir doğrunun, bu doğru ne kadar geniş bir insan kitlesi tarafından ne kadar uzun süreyle paylaşılmış olursa olsun ve bu nedenle ne kadar “mutlak” görünürse görünsün, sürekli sorgulanabilmesinin nedeni, onun özündeki “göreceli-mutlaklık”tır. Doğruların özlerindeki göreceli mutlaklıktan kaynaklanan sorgulanabilirliği, toplumsal aklın evrendeki kapsama alanının sürekli genişleyip derinleşebilmesinin temel olanaklarındandır.

Mehmet Uysal

Benzer yazılar

Yanıt verin.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Do NOT follow this link or you will be banned from the site!