Ekim Devrimi’ne Giden Yol II- Mehmet Ali Yılmaz

 “Ana fikir” yayın hayatında bir yılı doldurdu. Bu siteye yazarken ülkenin gerçek

aydınlarının, devrimci gençlerinin ve emekçilerinin sınıfsal ve tarihsel işlevlerini yerine getireceklerine olan inancımızı koruyoruz.  Bu kesimlerin dünyanın bu zor coğrafyasında bağımsızlıkçı, gerçekten demokratik ve sosyalist bir ülke kurmanın güçlüğünün yanı sıra zorunluluğunun da bilinci içinde olduklarını düşünüyoruz. Tarihi boyunca üstünde yaşadığımız bu topraklarda ilerici, devrimci ve bilimsel fikirleri savunmak hep sorun olmuş ve insanlar ağır bedeller ödemek zorunda kalmışlardır. Elbette ki bu bedeller ödenmeden yeni çağlar açılamaz, ileri toplumsal yönetim biçimleri kurulamaz. Kitlelerde sömürücü ve baskıcı sisteme karşı ne zaman ki sınırlı düzeyde de olsa bir karşı çıkma, itiraz etme eğilimi belirirse ya da ülke ciddi bir kriz ortamı içine girerse hemen bu gelişmenin önünü kesmeye dönük tedbirler geliştirilmektedir.  2001 kriziyle ülkenin büyük bir finans sorunuyla karşı karşıya kalmasının peşi sıra halka ödettirilen ağır bedellerin sonucunda yıpranan, zayıflayan mevcut iktidar düşürülerek; Soğuk Savaş’ın bitiminden sonra kurulacak yeni Ortadoğu düzeni için hazırlanan bölgesel ölçekli “dinci-demokratlar(!)”ın Türkiye kolu iktidara oturtuldu. Egemen çevreler, Soğuk Savaş günlerinde bu tür köklü dönüşümleri genellikle darbelerle, muhtıralarla yaparlardı; ama artık kültürel etkenlerle (din gibi), ideolojik saptırmalarla, yargılamalarla, sermaye kesiminin siyasal oyunların içine daha doğrudan sokulmasıyla, milli irade kavramının çarpıtılması ve sandık düzenleriyle, sahte hedefler ve amaçlar kurgulayıp kitleleri yanlış yollara sokarak, yalana dayalı propagandalarla, basını ve medyayı yalan makinesi gibi kullanarak vb yöntemlerle gerçekleştirmektedirler. Bu yöntemlerin yetersiz kaldığı ya da sonuç alıcı olmadığı yerlerde emperyalist güçler, darbenin yanı sıra, son dönemlerde özellikle halk ayaklanması (Mısır)ve içsavaş çıkartarak (Suriye’de yaptıkları gibi dış müdahale ile içsavaş çıkartarak) da istediği dönüşümleri dünyanın bu günkü koşullarında hayata geçirebilmektedirler.

 Egemen sınıflar, tarihin her döneminde sisteme muhalif düşüncelere karşı ama özellikle de Fransız Devriminden bu yana devrimci fikirlere karşı çok yönlü saldırılar düzenlemeyi adeta alışkanlık haline getirmişlerdir. Günümüze doğru geldikçe bu saldırıların şekillerini, boyutlarını ve içeriklerini sürekli geliştirmişlerdir. Sadece felsefi idealizm, gerici ideoloji ya da liberalizm cephesinden değil; sol içindeki uzantıları vasıtasıyla Marxizmi mekanikleştirerek, gerçekçi pratikten kopararak, kaderci, eklektik veya evrimci vb bir kulvara sokmaya çalıştılar. 21.yüzyıla girerken post-modernizm akımıyla devrimci fikirleri parçalamayı, tarih sahnesinden silmeyi denediler. Bu gerici tuzağa düşmemek için tarihsel maddecilik temelinde, altyapının belirleyiciliğinin yanı sıra üstyapının yön tayininde oynadığı önemli rolü bir an olsun unutmadan Anafikir’de düşüncelerimizi ortaya koymaya çalışıyoruz. Teori-pratik birlikteliğinin ve tarih bilincinin önemini kavramış olarak, dünyaya ve bölgemize stratejik bakabilme kabiliyeti ve önsezisiyle dünya görüşümüzü zenginleştirme gayreti içindeyiz. Aydınların ve devrimci gençlerin bu fikrin etkinliğini, kitlelere ulaştırarak büyütme kararlılığı içinde olmaları gerektiğini düşünüyoruz. Son yıllarda yaşadığımız bazı deneylerin yarattığı hayal kırıklıklarından kurtulmanın yolu, günceli izah edebilen ideolojik netliği ve hayat içinde oluşturulacak ideolojik birliği sağlamaktan geçmektedir. Devrimciler-sosyalistler ve onların suyu, güneşi demek olan halk kitlelerine karşı yaratılan olumsuz havayı dağıtabilmek için öncelikle ideolojik netliği sağlayarak devrimci birliği sağlamanın yolunu bulmak zorundayız. Bu büyük birliği sağlama yolunda bir yürüyüşü başlatamazsak yapılacak işlerin, o yana bu yana atılacak adımların hiçbir anlamı yoktur. Günümüzün en acil sorunu, mücadelenin temel sorunlarına birlikte bakacak, birlikte çözüm yolu arayacak ve birlikte yürüyecek insanların ortaya çıkmasıdır. Her şeyin başı; sağlam ideoloji, doğru politika, akıllı-düzgün insan ve birlik içinde mücadeleye atılma kararlılığıdır.

Bu yazıyı yukarıdaki anlayışa uygun bir tarzla sürdürmeyi amaçlıyoruz. Yazının bu bölümünde, devrimin yönünün neden Batıdan Doğuya doğru yöneldiğini açıklamaya çalışacağız.

Marx ve Engels’in Rus Devrimine Yaklaşımları

Marx ve Engels, devrimin Avrupa’nın en gelişmiş ülkelerinde başlayarak bu ülkelerden yayılacağı düşüncesindeydiler. Manifesto’yu yazdıkları dönemde (1848) Avrupa’nın yeni bir devrimin eşiğinde olduğunu ve devrim dalgasının da Almanya’da yükseleceğini düşünüyorlardı. Marx ve Engels’in bu öngörüleri gerçekleşmedi, çünkü bütün Avrupa’da zaferi karşı-devrimci güçler kazandı. Bu yenilgiden sonra da sosyalist devrimin merkezinin coğrafi olarak Batıda olduğuna inanmalarına rağmen özellikle 1870 ve 1880’lerde Rusya ile yakından ilgilenmeye başladılar. Hatta bu ülkedeki gelişmeleri daha iyi takip edebilmek için Marx Rusça öğrendi. Rusya’da meydana gelecek bir burjuva devriminin Avrupa’nın sosyalist devrime doğru hareketlenmesinde rol oynayabileceğini öngörüyorlardı.

20.yüzyılın başlarından itibaren sosyalist devrimin, ne Avrupa’da ne de kapitalist gelişmişlik açısından bu bölgeyi geride bırakmış olan Amerika’da ortaya çıkmamasına karşın, gelişmiş kapitalist ülkelerle ekonomik ve askeri olarak boy ölçüşecek durumda olmayan ülkelerde yayılıyor olması dikkat çekiciydi. Bu tarihi gelişme Marx ve Engels’in, devrimin tarihsel geçerliliğinde ve zorunluluğunda değil, coğrafyasında yanıldıklarını ortaya koyuyordu. Bu yanılgının üzerinde durulması gerekir; çünkü, bu sorun sadece 20. Yüzyılın ilk yarısında değil, 1989-90 yıllarında yaşanan Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra da kafa karıştırıcı bir spekülasyon konusu olmaya devam etti.

Marx ve Engels, Rus devrimi ile ilgilenirlerken bu devrimin sosyalist bir devrim olamayacağını, burjuva devrimi olacağını düşünüyorlardı. Bu düşüncelerinde haksız oldukları söylenemez. Çünkü sosyalist devrimin ancak gelişmiş kapitalist ülkelerde olabileceği tespitinin yapıldığı dönemde, Manifesto’nun yazıldığı tarihte Rusya’da kapitalizm hâkim üretim biçimi değildi. Rusya’ya özgü diyebileceğimiz feodal yapı ve Çar’ın mutlakıyetçi siyasi gericiliği hala egemen konumdaydı. Bu ülkede kapitalizm asıl olarak 1880’lerden itibaren ve bilhassa 20.yüzyılın başlarında hızlı bir şekilde gelişti. Bu dönemde yabancı sermaye de Rusya’ya giriyor ve ağır sanayiye egemen oluyordu. 1917 devrimi kapıya dayandığı zaman bile Rusya, Avrupa’nın gerisindeydi ama son yirmi-otuz yıl içerisinde gerek sayı, gerekse de örgütlenme düzeyi yönünden büyük mesafeler katetmiş bir işçi sınıfına sahipti. Paul Sweezy’nin belirttiğine göre 1917 Rusya’sında kapitalizm, 1848 Almanya’sından çok daha ileri konumdaydı.

1917 Rusya’sının ne gelişmişlik düzeyini ne de işçi sınıfının gücünü ve örgütlülük düzeyini bilmeleri mümkün olmayan Marx ve Engels’in bu ülkede sosyalist devrimi öngörmeleri söz konusu olamazdı. Ancak, Marx 1877’de Oteçenstvenniye Zapiski Dergisi yazı kuruluna yazdığı mektupta ,“Rusların kendi ülkeleri için, Batı Avrupa’nın izlemiş olduğu ve halen izlediği yoldan daha farklı bir gelişme yolu bulma” çabalarından söz ederek tarihi bir tespit yapmaktan da geri kalmıyordu. (K.Marx-F. Engels, Seçme Yazışmalar 2, S.104, Sol Y. Abç.)

Marx ve Engels’in 1848’de Almanya için düşündükleri bir anlamda 1917’de Rusya’da hayata geçiyordu. Bu yönüyle Manifesto’daki öngörü yetmiş sene sonra Avrupa’nın doğusunda, Rusya’da yaşam buluyordu.

Reformizm Batıya, Devrim Doğuya…

Batıda toplumsal örgütlülüğün her alanda yaygınlaşması ve bu gelişmeden proletaryadan çok burjuvazinin yararlanması, burjuva diktatörlüğünün kitlelere olması gereken demokrasi gibi başarılı ambalajlarla sunulması ve son yarım yüzyıldır Batının insan haklarının ve özgürlüğün yegâne savunucusu gibi takdim edilmesi; kitleleri, kapitalist sistemi benimsemeye iterek onun mevcutlar içinde en iyisi olduğu algısına kapılmasına neden olmuştur. Emperyalist devletlerin mazlum ülkelerin sömürüsünden ve talanından elde ettikleri “ek kar”dan verilen payın da etkisiyle Sosyal Güvenlik vb alanında atılan kısmi olumlu adımlar da bu ülkelerin emekçilerinin düzenle uyuşmasına yardımcı olmuştur. Ayrıca 1990’da yıkılan sosyalist sistemin ekonomik alanda Batıyı aşamaması ve bu sistemin yeterince toplumsallaştırılamaması, dünya politikasında emperyalistlerle yarışmanın ötesine gidememesi, iç politika alanındaki başarısızlığı, kitleleri yönetime katmayarak bürokratik bir diktatörlük yaratılması ve dolayısıyla proletarya demokrasisinin uygulanmaması, insan hakları alanında yapılan yanlışlar vb gibi çok önemli hatalar ve bunları emperyalist sistemin istismar ederek, çarpıtarak karşı-propaganda aracı olarak kullanmasının da etkisiyle Batı Avrupalı ve Kuzey Amerikalı kitlelerin devrimden uzak tutulmaları sağlanmıştır.

Bu tartışmayı kendine has diliyle yapanlardan biri de İtalya’nın yetiştirdiği önemli mücadele adamı A. Gramsci’dir. Gramsci’nin konumuzla ilgili düşüncelerini kısaca şu şekilde özetleyebiliriz: Batı Avrupa’da sosyalist devrimin gerçekleşmemesinin önemli nedenin bu ülkelerde, burjuva devrimi süreciyle birlikte “civil” toplumun geliştiğini ve bu durumun egemen sınıflar tarafından başarılı bir şekilde sistemin bekası için kullanıldığını ve bu gelişmeye karşılık proletaryanın kendi örgütlenmesini ve etkinliğini büyüterek evrimci bir yoldan iktidara yürümekten başka çaresinin olmadığını savunduğunu söyleyebiliriz… Gramsci’ye göre, siyasal toplumla (devlet) “civil” toplum arasındaki mücadele “belirli bir tarih döneminde sınıfların geçici bir dengesi içinde yürütülmüştür.” (A. Gramsci, Hapishane Defterleri, s.316, Belge Y.) Yazara göre devlet ile sivil toplum arasında sürekli bir çatışma vardır ve bu mücadeleden hukuk kuralları ve kuvvetler ayrılığı ilkesi doğar. Bu gelişme üzerine geçici bir denge oluşur ve bu denge durumu kapitalist sistemin varlığını sürdürmesine hizmet eder.* Bu geçici denge hali burjuva devrimi ile kurulmuştur ve bu dengeyi bozacak olan proletaryanın önünde uzun, zaman alıcı ve zor bir mücadele süreci vardır. Bu sürecin aşılabilmesi için proletarya kendi kitle örgütlerini, kendi basın-yayın organlarını ve entelejansiyasını vb oluşturarak toplumsal ve sonuçta da siyasal hegemonyayı kurabilir.

 *(DipNot 1: Marx erken dönem yapıtlarında kullandığı “Sivil Toplum” terimi ve kavramı ile “aileyi, toplumsal zümreyi ve sınıfsal örgütlenimi, mülkiyet ve dağılım ilişkilerini,  genel olarak toplumun var olmasının ve işleyişinin bütün biçim ve tarzlarını, insanın eylemsel yaşamının koşullarını ve insanın etkinliğini anlamıştır. Marx, birey ile Sivil Toplum’u karşı karşıya getirmenin temelsizliğini vurgulamıştır. Dolayısıyla, Marx, bu yeterince açık olmayan terimin yerine (toplumun ekonomik yapısı, ekonomik temel, üretim tarzı vb.) kesin bilimsel kavramları getirmiştir.” (İvan Frolov, Felsefe Sözlüğü, s.427, Cem y.) )

***

Burjuvazinin Batı Avrupa ve Kuzey Amerika’da 300-400 yıllık bir egemenlik sürecinde bu bölgelerdeki ülkelerin kılcal damarlarına kadar sistemini yerleştirmesine karşın; proletaryanın bölünmüşlüğü, çocukluğunu yenilgiler içinde yaşaması ve sosyalist örgütlerde reformistlerin etkili olması Batı’da sosyalist devrimin gerçekleşmesini güçleştiriyordu. Lenin, Rus devriminin başlaması, sürdürülmesi ve Batı ile karşılaştırılmasını yaparak tartışmaya açıklık getirir:

“Rus devriminin başlamasının kolay, ama ilerlemesinin güç olduğunu unutmak, çok büyük bir yanlışlık olur. Bu kaçınılmazdı, çünkü biz işe en geri en çürümüş bir siyasi sistemden başlamıştık. Avrupa devrimi ise, çok daha ciddi bir düşmana, burjuvaziye karşı ve çok daha güç koşullar altında işe başlamak zorunda kalacaktır.” (Lenin’den aktaran G. Thomson, Marks’tan Mao Zedung’a Devrimci Diyalektik Üzerine, S.85, Şubat Y.)

Bu belirlemeden şu sonucu çıkarabiliriz: Emperyalist kapitalizm, gelişmiş ülkelerde sosyalist devrimin önüne çeşitli engeller koyarak, “güç koşullar” oluşturarak süreci tıkarken, geri ülkelerde aynı oyunu oynamasına olanak tanıyacak ne alt ne de üst yapıya sahipti. ** (Dip N 2: Bu noktada şu tespiti yapmadan geçemeyiz: 20. yüzyılın ikinci yarısında ise, emperyalizm ulaştığı gelişmişlik düzeyinde, yıllardır gizli-açık sömürgesi durumundaki ülkelerde kurduğu bağımlılık ilişkisiyle oluşturduğu yeni sistem -gizli işgal yoluyla egemen ittifakın içinde yer alması ve devleti hâkimiyetini koruyacak biçimde şekillendirmesi- sayesinde bu ülkelerde ortaya çıkan devrimci gelişmeleri boğarak ve halkı sindirerek devrimci gelişmelerin önünü kestiğini söyleyebiliriz.)

Devrim Rusya’dan Sonra Daha Az Gelişmiş Ülkelerin Kapısını Çaldı

Rusya’da devrimin gerçekleşmesinden sonra Batı yerine daha da geri ülkelerde gerçekleşmesi üzerinde durulması gereken başka bir önemli meseledir. Devrimin Rusya’dan da geri ülkelerde gerçekleşmesi Marksist teoriye aykırı bir gelişme olarak görülebilir mi? Bu soruya farklı yönlerden cevaplar verilebilir. Bu cevapların esasen Marxist teoriye herhangi bir aykırılık içinde olmadığı, Doğunun ve Batının somut koşullarının, farklı toplumsal-sınıfsal yapılarının ve kapitalizmin (burjuvazinin) tarihsel olarak oynadığı rolün devrimin Doğuya kaymasına neden olduğunu ve bu sonucun maddeci diyalektiğe uygunluğunu ortaya koyabiliriz.

Birincisi, 19. Yüzyılın sonlarından itibaren egemen duruma gelen, kapitalizmin en yüksek aşaması emperyalizm çağında gelişmiş ülkeler, sömürgesi veya yeni sömürgesi durumunda olan ülkelerin kaynak ve insan gücünü sömürü ve talan yoluyla ele geçiriyorlardı. Bu vurguncu finansörler sömürgelerden çaldıkları değerlerin büyük bir kısmını kendi ülkelerine aktarıyorlar ve bunun bir bölümünü emekçi sınıfın asalaklarına koklatarak işçi sınıfını dolaylı olarak kontrol altında tutmayı büyük ölçüde başarıyorlardı. Özellikle sarı sendikacılar, işbirlikçi aydınlar ve sosyal şoven sosyal demokratlar ve “gerici sosyalist” partiler vasıtasıyla işçi sınıfının mücadelesini saptırarak, öncü gücü etkisizleştirerek metropol ülkelerin sosyalist devrime yönelmesinin önünü kesebiliyorlardı. Gelişmiş ülkelerde işçi sınıfı hareketi reformist bir alana savrulmuştu. Sermayenin sol içinden devşirdiği çıkarcı döneklerin devrime engel oluşturmaları gerçeği Marxist dünya görüşünün geçersizliğini ortaya koyan bir gelişme sayılamazdı. Çünkü bu işbirlikçileri yaratan ömrünü yeni politikalarla uzatırken bile çürüyen kapitalizmin kendisiydi. Kaldı ki Marxizm, kapitalizmin toplumu her yönüyle, ekonomik ve siyaseten olduğu gibi kültürel-ahlaki olarak da çürüten, yabancılaştıran özelliklerini ortaya çıkarmıyor muydu?

Batıda sosyalist devrimi engelleyen burjuvazi bu tarihi görevini yerine getirebilmek için toplumsal gelişmenin önünü ekonomik, siyasal ve askeri alanlarda geliştirdiği tedbirlerle kesmekle yetinmez. Ayrıca düşünsel çarpıtmalardan, kültürel saptırmalardan, ahlaki yozlaşmalardan vs medet umar ve bu tür yollara başvurmaktan da kaçınmaz. Kapitalizmin ruhuna uygun olan bireycilik de burjuvazinin yükselme döneminde toplum içinde yaygınlaştırmaya çalıştığı devrimci gelişmenin kitleselleşmesinin önünde duran ciddi engellerden biriydi. Burjuva düzeni bireyi, bireyin özgürlüğünü göklere çıkarsa da kapitalizmin bireyciliğinde ideolojik, ahlaki, dinsel ve metafizik yanılgılar büyük boyutlara ulaşmıştı. Kapitalist sistem bireyin içini boşaltmakta, aklını, fikrini, el hünerlerini ve işgücünü satışa çıkarmasına neden olmaktaydı. Görünüşte bireyselliği göklere çıkaran burjuvazi, gerçek hayatta onu ezmekte ve zavallılaştırmaktadır. Bu sonuç burjuva düzeninin içinden çıkamadığı çelişkilerinden biridir.

Burjuva bireyciliği, “bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler” anlayışına, serbest rekabetçiliğe denk düşer. Bu bireycilik anlayışı ile burjuvazi, başta kendisi için en büyük tehlike potansiyeline sahip olan proletarya sınıfı olmak üzere diğer toplumsal tabakaları da parçalayıp darmadağınık etmeye çalışır.

 Burjuvazi hem kendi bireyciliğini hem de toplumu oluşturanların bireyciliğini geliştirerek tarihten gelen olumlu toplumsal değerleri de parçalar. Bu saldırının toplumda ahlaki yozlaşmanın önünün açılmasına neden olduğu açıktır. Kapitalizm geliştikçe, birçok alanda çürümeye yol açan ve yataklık eden emperyalizm çağında bireycilik tam anlamıyla çıkarcı bir karakter kazanarak her türlü toplumsallığı ve kamusallığı tahribe yönelir. Bu gelişme de kitlelerin dayanışma ve güven duygusunu, devrim şevkini olumsuz etkiler. Bu düzen herkesi, birbirini kazıklayan, çıkarı için birbirini boğazlayan, çıkarı yoksa diğerine selam vermeyen, ahlaki dejenerasyona ve psikolojisi bozguna uğratılmış sorunlu insanlar haline getirir.  Esasen kapitalizmin geliştirdiği bu sorunların birçoğu feodalizm döneminde uç vermeye başlamıştı. Avrupa’da ortaya çıkan klasik feodalizm dönemi de dayanışmacı, ortaklaşmacı eğilimlerin gelişmediği, aksine derebeyinin ve asillerin çıkarlarının belirleyici olduğu bir üretim biçimiydi.

 Diğer taraftan, emperyalist kapitalistlerin açık veya gizli işgalleri altına aldıkları ülkelerde (Asya, Afrika ve Latin Amerika ülkelerinde) ekonomik sömürü ve talanın, geri bıraktırılmışlığın yarattığı, ekonomik, toplumsal ve siyasal sorunların yanı sıra bu toplumlarda; işgal ve özellikle açık işgal, güçlü bir biçimde mazlumluk psikolojisinin doğmasına neden oluyor ve bu psikoloji toplumun işgalciye karşı oluşan tavrını besliyordu. Özellikle emperyalizmin Asya’nın ve Afrika’nın en ücra köşelerine bile el atarak sömürü ve talanla birlikte buraların toplumsal yapılarını bozmaya yönelmesi ve bu bölgelerin halklarının dünyadan haberdar olmaya başlamaları, yeni ve devrimci fikirlerle tanışmaları, işgalcilere karşı tepkinin bağımsızlıkçılık ekseninde yoğunlaşmasını sağlıyordu. Böylece ezilen, haksızlığa uğramış mazlum halkların ezenlere, sömürgecilere karşı başkaldırısı devrimin yolunu açıyordu.

Emperyalistlerin geri bıraktırdığı Asya ve diğer bölgelerin halklarının ezilmekten, horlanmaktan ve sömürüden kurtulmayı bir onur meselesi yapması kadar normal bir davranış olamazdı. Bu gerçeklikler de devrimin Asya, Afrika ve Latin Amerika gibi mazlum halkların yaşadığı bölgelerde hayat bulmasının nedenleri arasındadır. Altta kalan mazlumların canlarını zalimlere teslim etmemeleri onların en doğal haklarıydı ve bu hayatta kalma mücadelesi de devrimi doğuruyordu. ***(DN 3: Bu arada Doğu’nun üretim tarzı üzerine farklı tezlerin ileriye sürülmüş olduğunu da belirtelim.)

 Sovyet Devrimi’nden sonra Asya’da, Afrika’da, Latin Amerika’da “bağımsızlıkçılığı” ana şiar edinen mazlum halklar emperyalist işgallere karşı mücadele bayraklarını yükselttiler ve kurtuluştan sonra özgün koşullarına göre yeni düzenler kurdular. 1920’lerden itibaren Türkiye’de emperyalist işgale son verdikten sonra “küçük burjuva halkçılığı” temelinde yeni bir cumhuriyet kuruldu. Hindistan’da uzun bir mücadeleden sonra 1947’de İngiliz sömürgeciliğine son verilerek federal cumhuriyet yönetimi oluşturuldu. Mısır’da İngiliz, Suriye’de Fransız mandacılığına son verilerek Arap milliyetçiliği temelinde BAAS yönetimleri kuruldu. Cezayir, Fransız sömürgecilerini kovarak bağımsızlığını elde etti…

Çin’de emperyalizme, feodalizme, bürokrat kapitalizmin ve gericiliğin iktidarına karşı yürütülen savaştan sonra 1949’da Halk Cumhuriyeti kuruldu. İkinci Yeniden Paylaşım Savaşı’ndan sonra Doğu Avrupa’da Kızıl Ordu’nun öncülüğünde ve Alman-İtalyan faşizmine karşı yürütülen kanlı savaşın içinden Sosyalist Ülkeler ortaya çıktı. Kore ve Küba’da emperyalizme karşı devrimler gerçekleştirildi. Çin Hindi’nde başta Vietnam olmak üzere, Portekiz’in eski Afrika kolonilerinde, Afrika Boynuzu’nda, Yemen ve Nikaragua’da devrimler meydana geldi. Bu son saydıklarımızın bir kısmı Marksizm-Leninizm bayrağı ile devrime yürüdüler. Ya da devrimden sonra Sosyalistleşme yoluna girdiler.

***

Devrimin Rusya’dan sonra daha da geri kalmış toplumlarda ortaya çıkmasının bir nedeni olarak, Rus devriminin bu geri bıraktırılmış ülke halklarına örnek teşkil etmiş olması da gösterilir. Rusya’da başarıya ulaşan devrim, özellikle Asya ülkelerinin kapılarını farklı biçimlerde de olsa çalıyordu. “Tarihsel ödünç alma tezi” olarak adlandırılan teze göre; bir ülkede, özellikle çevresini etkileyebilecek düzeydeki bir ülkede, sosyalizm zafer kazanmışsa, bu gelişme başka ülkelerin de sosyalizme yönelmesinin önünü açabiliyordu.  Bu kavramı Marx ve Engels’e dayanarak kullanan P. Sweezy’nin açıklaması şöyle: “Bütün ülkeler aynı gelişme şartlarını geçirmek zorunda değildir; bir ülke sosyalizmi gerçekleştirdiği zaman, diğer ülkelerin, öncü ülkenin geçmek zorunda kaldığı bazı safhaları kısaltma ya da atlama imkanı doğacaktır.”  Sweezy, “Tarihsel ödünç alma” teziyle ilgili görüşlerin 1870-80 döneminde, Rusya’nın devrim yolunun kapitalizmden geçmesinin gerekli olup olmadığının tartışıldığı dönemde ortaya çıktığını belirtmektedir. (K.Marx-F.Engels, Komünist Manifesto ve hakkında yazılar, S.134,Yordam Kitap.)

Öte yandan Lenin, emperyalizm hakkında yazdıklarında ve bilhassa 1919’dan itibaren, diğer ülkelerde gelişmelerin Rusya’dakinden farklı olacağının altını çizer. Ama bu tespit Rusya’dan geri ülkelerin farklı bir devrim yolu izlerlerken Rus devrim deneyinden yararlanmalarını ve onu örnek almalarını dışlamaz.

Rus devrimi en somut biçimde, ekonomik ve toplumsal gelişmişlik bakımından daha geri bir ülke olan Çin’deki devrim mücadelesi üzerinde etkili oldu. Bu etkinin düzeyini ve önemini Çin Devriminin önderi Mao şu sözlerle ifade eder:

“Çinliler marksizmi Ruslar aracılığıyla buldular. Ekim Devrimi’nden önce Çinliler yalnızca Lenin’i ve Stalin’i değil, Marks ve Engels’i de bilmiyorlardı. Ekim Devrimi’nin gürleyen topları bize Marksizm-leninizmi getirdi. Ekim Devrimi, bütün dünyada olduğu gibi Çin’de de ilericilerin, ülkenin geleceğini incelerken ve eski sorunlarını yeniden ele alırken bir araç olarak proleter dünya görüşünü benimsemelerine yardımcı oldu. Vardıkları sonuç şuydu: Rusların yolundan gidin.” (Mao’dan aktaran G. Thomson, S.87, Şubat Y. Abç.)

Paris Komünü’nden sonra dünyaya örnek oluşturan Rus devrimi ile sınıflar arası güç mücadelesi bir süreliğine proletaryanın lehine doğru ilerledi ve bazı halklar bu yoldan giderek devrimlerini gerçekleştirdi…

***

Yazının bu bölümünü şu sözlerle bağlayabiliriz: Batı Avrupa burjuvazisi “devrimci” barutunu 18 ve özellikle de 19. Yüzyılda tamamen bitirerek karşı devrim saflarının başına geçti. Proletarya ise Fransa’da 1848 ve 1871 yıllarında gerçekleştirdiği iki büyük ve cesaretli ayaklanma ile bir anlamda gücünü tüketti. Bu gelişme üzerine, ekonomik yönden İngiltere’den de Fransa’dan da geri olan Almanya’nın işçi sınıfı, proletarya mücadelesinin önderliğini ele geçirdi. 1920’li yıllara doğru iktisaden İngiltere’yi de Fransa’yı da geçen Almanya’nın sözde Marksist işçi partisinin tepesine monarşinin ve karşı-devrimci burjuvazinin işbirlikçileri tünemişti. (Scheidemann ve Noske gibilerini kastediyoruz. K. Kautsky’nin de yolu bunlarla kesişmişti.) Batı Avrupa’daki bu gelişmeye karşın Lenin,1919’da yaptığı özlü değerlendirmesiyle sanki 20. yüzyılın devrim haritasının genel çerçevesini çiziyordu:

“Dünya tarihi durdurulamaz bir biçimde proletarya diktatörlüğüne doğru gidiyor, ama asla düz, basit, dosdoğru bir yol izlemiyor.” (Lenin, Seçme Eserler, C.10, s.50. İnter Y.)

Avrupa’nın etkili işçi sınıfı örgütlerinin devrimci yoldan çıkmalarından sonra proletarya enternasyonalinde hegemonyanın kısa bir süre için Rus işçi sınıfının eline geçtiğini Lenin şu ifadelerle belirtiyordu:

“Devrimci proleter Enternasyonal içinde hegemonya bir süre için, tıpkı 19. yüzyılın çeşitli dönemlerinde İngilizlerin, Fransızların, sonra Almanların elinde olduğu gibi-elbette sadece çok kısa bir süre için Ruslara geçti.” (Lenin, age, s.50-51.)

Evet, devrimin bayrağı Avrupalılardan Ruslara geçti ama orada kalmadı. Kısa süre içinde iktisaden daha da geri ülkelere, daha da doğuya doğru yol almaya devam etti…

Devam edecek…

Mehmet Ali Yılmaz

Benzer yazılar

Yanıt verin.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Do NOT follow this link or you will be banned from the site!