Ekonomik Krizlerin Yararlı Yönleri -M. Tanju Akad

İnsanlar, sanayi devriminden bu yana, sürekli büyüme gibi sersemce bir yanılgının peşine düşmüş bulunuyorlar.

Her nesil daha iyi yaşamayı garanti edilmesi gereken hak sayıyor, hatta her yıl refah artışı bekliyor. Akademik iktisat öğretisi de sözde tam istihdam peşinde bu yanılgıyı şişiriyor. Basın, bu yıl büyüme çeyrek puan azaldı diye feryat ediyor. Halbuki sürekli daha çok tüketmenin hiçbir bilimsel veya ahlaki gerekçesi bulunmamaktadır. Niçin daha çok tüketecekmişsin ki? İlahi bir emir mi var? Kaynakları sonsuz bir dünyada mı yaşıyoruz? Ayrıca daha iyi yaşamak illa daha çok tüketmekle olmaz. Kaldı ki, insan topluluklarının gelişmesi daima karmaşık ve kaotik bir özellik taşır.

Zeval içerisindeki insanlık.

Sersemce bir tüketim için dünya paramparça ediliyor. Benim çocukluğumdan beri dünya ormanları ve değerli doğal alanları yarı yarıya azalmış olduğu gibi, artık Türkiye’de tüketilen su ürünlerinin yarısından fazlası balık çiftliklerinden geliyor. Birçok tür yok oldu. 2025 yılına gelindiğinde, ki bir şey kalmadı, her iki kişiden birisi kanserden ölüyor olacak. Evlerin ve otomobillerin kalitesi arttı ama kent yaşamının kalitesi yerlerde sürünüyor. Eskiden 8.40’da evden çıkıp 9.00’da işte olurken, son yıllarda aynı saatte işe gitmek için 6.45’de evden çıkmak ve beton yığınları arasında saatlerce kanserojen egzoz solumak gerekiyor. Daha çok kazanılıyor ama bu gelir işe giderken yol parasına ve cep telefonuyla fuzuli gevezelik yapmaya harcanıyor. Hayatın kalitesi artar gibi görünürken gerçekte yerlerde sürünüyor.

Salaklık bir tarafa….

Şayet ekonomik krizler olmasaydı dünyanın daha fazla kısmı betona kesecek, doğa çok daha fazla tahrip olacaktı. “Kim takar doğayı, iki tane ağaç için gelişme mi duracak” ya da “yazın birayı sıcak mı içeceksin birader” diyen ve reklamların gösterdiği yönde tüketim yapan, arabasının veya telefonunun modelini değiştiremezse utanıp sıkılan, hatta kötülük yapmaya hazır olan insanlık kesimine karşı en ufak bir sempatim yok. Hatta yazmak istemeyeceğim kadar öfkeli duygular besliyorum. Diğerleri, yani bizim gibiler ise çaresiz insanlığın solmasını izliyor. Umarız çok uzak olmayan bir gelecekte sönmesini de izlemezler.

İnsanlığın encamıyla ilgili bu uğursuz öngörülerden sonra ekonomik krizlere bakalım. Bunlar sürekli gelişme içerisindeki duraklama ve düşüş dönemleri olarak tanımlanır. Bazıları bunları kötü yönetimden kaynaklanan istisnai durumlar olarak görür. “Tabii ya! şayet hükümet yönetimi daima basiretli yönde olsa krizler olmaz, üretim ve refah artışı kesintisiz sürerdi” diye ahkam keserler.Yani “hükümet tam istihdam politikalarını iyi uygularsa krizler niye olsun ki” diye de sorarlar.

Açıklık getirilmesi gereken ilk şey burada kapitalist ekonominin krizlerinden söz ediliyor olmamızdır. Piyasa işleyişinden bağımsız krizler de olabilir ama bunlar şimdilik konumuz dışında. Piyasa ekonomisi ise mutlaka krize girer. Bunlar istisnai olaylar değil yapısal ve kaçınılmaz olaylardır. İyi yönetim krizleri önleyemez ama bunların boyutlarını küçültme ve etkilerini azaltma konusunda tedbir alabilir.

Krizler birden fazla nedene bağlıdır. Öncelikle aşırı kapasiteden ve üretimden söz etmek gerekir. Çağdaş dünyada üretim kapasitesi çok hızlı artar. Belli malların tüketimi illa ki kapasite ve üretim artışının gerisinde kalır. (Buna eksik tüketim veya aşırı üretim denir-sanki üretilen her şeyin satılması mecburmuş gibi). Şu anda büyük bir yatırım yapılmadan gıda hariç tüm diğer malların üretimini birkaç katına çıkarmak mümkündür. Alıcı olsa hemen yapılabilir de. Ne var ki mevcut gelir dağılımı adaletsizliği tüketimi sınırlar. Atıl kalan sermayeler yeterince hızlı bir şekilde yatırıldığı alanlardan çözülemez veya çoğu zaman hiç çözülemez. Stokları artan işletmeler birbiri ardına üretimi azaltır veya kapanırken durum genelleşerek durgunluk ve krize yol açılır. Ayrıca herhangi bir ekonomide sadece tüketiciler değil işletmeler de birbirlerinin pazarıdır. Ancak genelde yatırımlar belli bir plana değil beklentilere göre yapılır ve bunların bir kısmı kaçınılmaz olarak sıkıntıya girince diğerleri de onları izler. Yani üretim-talep dengesizliğinin yanında sektörler arasındaki orantısızlık da krizlerin bir nedenidir. Her sektör farklı hızda gelişir ve birçok sektörde fazla kapasite oluşur. Durgunluk bunların birbirlerine pazar olma özelliklerini azaltarak krize doğru gidişi tetikler. Hiçbir kapitalist ekonomi -belli yönlendirmelerin dışında- iç ve dış pazarları hesaplayarak yatırımlarını ona göre planlayamaz. Beklentileri bazen tutar, bazen tutmaz.

Burada bir parantez açarak plan meselesine de değinelim. Bir ekonominin planlanması kolay bir iş değildir. Öncelikle sermaye, hele sabit sermayenin ölçülmesi hem teorik, hem de pratik olarak imkansızdır. İkincisi ürünlerin fiyatlandırılması sorunudur. Fiyatları kafadan koyarsanız, üreticilerin bir kısmına mutlaka haksız kazanç sağlar, bir kısmını cezalandırırsınız. Tabii üreticilerle birlikte o sektörde çalışan herkes de bundan etkilenir. Yani buğday fiyatını düşük tutup kent halkını ucuza beslemek isterseniz kırsal kesimdeki üreticiyi cezalandırırsınız. Tersini yaparsanız da tüketici sıkıntıya girer. Kaldı ki bazı yerlerde bire on, bazı yerlerde bire kırk olan verim nedeniyle üretici gelirleri zaten çok farklıdır. Pazara uzaklık bile fark yaratır. Bunlar ve birçok başka nedenle planlama son derece zor bir iştir. Yani planlama piyasa karşısında sihirli bir değnek değildir. Yüz binlerce malı tek tek fiyatlandırıp üretmek ve dağıtmak gibi bir işin altından kimse kalkamaz.

Modern bir toplumda aslında on milyonlarca farklı mal vardır ve her birisi birçok durumda -haklı olarak- farklı fiyatlarla satılır. Kimse masa başından yüz milyon fiyat belirleyemez, ancak vergiler ve dış ticaret rejiminden kredi faizleri ve ulaştırma politikasına kadar her şey fiyatları etkiler. Gerçi, devletin illa her şeyi belirlemesi şart olmadığı gibi, istenilen bir şey de değildir. Temel malları belirlerseniz elma şekerinin veya eldivenin fiyatına karışmanız gerekmez ama ekonomik işlere karışmanın sayısız sorun yaratacağını bilmeniz gerekir. Devletin ekonomiye her müdahalesi bir kesimden diğerine ya da bir ülkeden diğerine gelir transferi anlamına gelir. Bu müdahalelerin nasıl yapılacağı politikanın en temel sorunları arasındadır. Toplumcu siyasetler bunu makul bir şekilde çözemeden iktidar olamaz, olsa da iktidarda kalamaz.

Bazı ülkeler sadece enerji, ulaşım ve demir-çelik gibi temel girdileri bir ölçüde planlayıp gerisini piyasaya bırakır. Ne var ki bu temel girdilerin planlanması da büyük tekellerin elindedir ve fiyat mekanizması yoluyla kendilerine sürekli kaynak aktarırlar. Keza mali sermayenin hakimiyeti bu tür bir planlamayı dahi olanaksız hale getirmiştir çünkü gerçekte ortada sadece bölük pörçük piyasa kalıntıları vardır ve ekonominin büyük bölümü banka baskısı ve borsa manipülasyonları altındadır. Yani, bazı hizmet ve küçük tüketim sektörlerinde (örneğin ulaşım, restoranlar, konfeksiyon vs.) belli rekabetçi piyasalardan söz edilebilir ama büyük paranın döndüğü temel mal ve hizmetler, tohum, enerji, bankacılık, metalurji vs. sektörlerinde serbestlik tarihte kalmıştır. Bunların denetimi de tüm diğer piyasaların denetlenmesi anlamına gelir. Yani liberalizm bir masaldan ibarettir. Her neyse, özetle şunu söyleyebiliriz ki, günümüzde serbest piyasa dediğimiz alanlar bölük pörçük olup, büyük sermaye (ve onun adına devlet) bazı toplumsal dengeleri bir ölçüde gözetmekle birlikte, temel alanları denetler. Ama ellerindeki bu muazzam olanağa rağmen üretimde planlamayı onlar da yapamaz ve zaten sistemin mantığı icabı yapmaz. Fakat salt kredi faizlerinin belirlenmesi bile ekonomiye muazzam etki yapar. Sonuçta kapitalizm krediyle yaşayan bir sistemdir. Kendisi de bir meta olan paranın fiyatı önemli bir değişkendir.

Sermaye giderek büyüme ve tekelleşme eğilimindedir. Günümüzde bu inanılmaz boyutlara varmıştır. 1929-33 büyük krizinden sonra sermayenin büyümesi önüne engel konulmadı ama nasıl kullanılacağı konusunda bazı düzenleme ve kısıtlamalar (“regülasyon”) getirildi. Örneğin bankalar ve yatırım fonları belli risklerden men edildiler, emeklilik fonlarının bağımsız değerlendirme kurumlarından en üst not alanların dışındaki alanlara ve fonlara yatırılması yasaklandı vs. Ne var ki Reagan-Thatcher döneminde öne çıkan yeni muhafazakar politikalar sermaye üzerindeki bu denetimleri yıkmaya başladı (“deregülasyon”) ve bu günümüze kadar devam etti. Öte yandan sermaye biriktikçe bunun karlı olarak yatırılabileceği alanlar azaldı. (Kar oranlarının düşme yasası). Büyük kaynakların emanet edildiği yatırım kurumları ellerindeki fonları giderek daha riskli alanlara yatırmaya başladılar. “Deregülasyon”dan önce bu yasaktı. Ama şimdi önleri açılınca bağımsız denetim kurumlarının (ve üniversitelerin de) illegal işbirliğiyle (çarpıtılmış “değerlendirme” raporları) emekli fonlarını da alıp riskli yerlere kaydırdılar. (Kural olarak kazanç ne kadar çoksa risk de o kadar fazladır). 2008 krizi öncesinde özellikle emlak piyasasına büyük kaynak aktarılmış ama bu piyasa her an patlamaya hazır bir balon gibi şişmişti. (Aslında dünyanın birçok ülkesinde şişmiş emlak piyasaları hala ciddi bir tehlike oluşturmaktadır.) Nihayet bu piyasa patlayıp çöktü, yatırımlar değerlerinin yarısına indi ve mali kurumlar batan fonları telafi edemez hale gelince çöktüler, yatırımcıların parasını batırdılar. Ne var ki kapitalist devlet, krizin daha da büyümesini engellemek için derhal trilyonlarca doları bunlara aktardı. Trilyonları batıran mali kurum yöneticileri de gelenekleşmiş olan yüz milyonlarca dolarlık yıllık primlerini almayı sürdürdüler. Bu, elli yıl önce bile hayal edilemezdi ama 1980 sonrası yeni muhafazakar dalga zihinlerde o kadar büyük bir egemenlik kurmuştu ki, birkaç çatlak sese rağmen yeni şirket kültürü gerekçe gösterilerek bu primlerin ödenmesi devam etti. Paraları batan milyonlarca insan da sokaklarda süründü.

Şimdi, bu krizin yararı ne diye soracaksınız, biliyorum. Öncelikle şişmiş piyasaları patlatarak işleri normal düzenine yaklaştırır. Ayrıca zamanın gerisinde kalmış, verimsizleşmiş işletmelerin tasfiyesini kolaylaştırırlar. Yani piyasalarda bir nevi temizlik olur. Hatta, yanlış yatırımların eksik tüketim eğilimine kısmi bir çözüm olduğunu düşünenler de vardır. Kriz sırasında tüketimin azalması kapitalizmin dünya kaynakları üzerindeki amansız baskısını biraz olsun azaltır. Doğa tahribi bir süre için eski hızını yitirir. Bu arada sürekli borçlanarak yaşayan birimler kendilerine çeki düzen vermek zorunda kalırlar. Keza kredi verenler de daha fazla kar için riskli alanlara yatırım yapmaktan kaçınırlar. Herkes hesapsız borçlanma yerine öz kaynaklarını daha fazla kullanmak zorunda kalır. Böylece bir süre için daha verimli ve daha az israflı bir ekonomik durum yaşanır ama uzun sürmez. Ekonomi toparlandıkça tüketim, borçlanma ve israf gene artmaya başlar. Bu arada verimsiz birimler tasfiye olmuş, yeni yatırımların önü biraz olsun açılmıştır. Kapitalizmin mantığı içerisinde işler böyle, büyük israfla yürür. Ama bunun alternatifi olacak sosyalist yaklaşımlar da bu sorunları verimli bir ekonomi içerisinde çözmenin yollarını bulamamıştır. Bu deneyleri sosyalizmin ekonomi politiği altında ayrıca ele almayı düşünüyorum. Pekala işler çok daha iyi olabilirdi. Ancak unutulmamalı ki, emekçi sınıfların hak mücadeleleri ve kapitalizme alternatif arayışları da kriz dönemlerinde daha bir öne çıkar.

Kapitalist ekonomilerin piyasa işleyişi sayesinde krizden çıkması ise başka bir masaldır. Bu belki 19. yy’da öyleydi ama 1929 krizinde muhafazakar yönetimler boş yere dört yıl boyunca piyasanın işleri düzeltmesini beklediler. Nihayet Roosevelt 1933 yılında devlet kaynaklarını seferber ederek ve bankacılık üzerinde çok ciddi düzenlemelerle işleri biraz toparladı. Esas toparlanma İkinci Dünya Savaşı’nın harcamaları sayesinde oldu. Burada dikkat edilmesi gereken nokta, ekonomik reformlar için para vermekte son derece cimri davranan Senato’nun iş savaş finansmanına gelince muazzam kaynakları seferber edebilmesiydi. Bu kapitalizmin çok önemli bir yanıdır.

Krizlere ve kriz yönetimine devam edeceğiz.

M. Tanju Akad

Benzer yazılar

Yanıt verin.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Do NOT follow this link or you will be banned from the site!