Emperyalizmin Bunalımına Devrimci bakış -Mehmet Ali Yılmaz

21’inci yüzyılın başlarında emperyalist kapitalizm, sosyalist sistemin 1989-90’daki yenilgisi nedeniyle rakipsiz kalmasına, neoliberal politikalarla geri bıraktırdığı ülkeleri yeni sömürgeci yöntemlerle yoğun biçimde sömürmesine-talan etmesine karşın, yapısından kaynaklı genel bunalımdan ve devrevi krizlerden kurtulamadı, kurtulması da mümkün değildi.

Marksist kurama uygun şekilde ortaya çıkan 1929-33 büyük buhranı, sonraki yıllarda başka ekonomik çöküntülerin olacağının da tarihsel göstergesiydi.

1997 Doğu Asya mali krizi ve 2008’de ABD’de patlayan ekonomik kriz emperyalist kapitalizmin bir bunalımlar sistemi olduğunun yakın dönemdeki kanıtlarıdır.

Ekonomik ve finansal olarak emperyalist kapitalist sisteme bağımlı olan Türkiye ise bu krizlerden etkilenmekle kalmadı daha fazlasını gördü.

Türkiye 1990’lı yıllardaki en derin krizi 1994 yılında Çiller’in Başbakanlığı döneminde ortaya çıkan hiper enflasyonla yaşadı.  

2001’deki kriz, Türkiye yakın tarihinin en büyük ekonomik krizidir. Millî Güvenlik Kurulu toplantısında cumhurbaşkanı A. Necdet Sezer ile başbakan Bülent Ecevit arasındaki siyasi tartışma bir anda tüm ülkeyi etkisi altına alan ekonomik bir krize dönüştü. Türkiye’nin Şubat 2001 finansal krizi, beklenmedik ölçüde ekonomik daralmayla sonuçlanmanın ötesinde, ülkenin IMF’ye teslim olmasıyla neticelendi. Bu kriz, AKP’nin iktidara gelmesine yaraması ve alınan tedbirlerin sonuçlarını bu partinin kendine tahvil etmesi bakımından da önemlidir. Krizi yöneten IMF programına 2003-2008 dönemi boyunca AKP sadık kaldı. IMF’nin gündemde olmadığı yılları da kapsayan ve “reform” şeklinde saygınlık kazandırılmaya çalışılan, gerçekte emekçi halkın aleyhine yapılan ekonomik düzenlemelerin önemli bölümü Dünya Bankası kaynaklıdır. Uluslararası sermayenin çıkarları doğrultusunda IMF, DB ve DTÖ’nün dayatmalarıyla kamusal alanlara yönelik saldırılar AKP iktidarınca gerçekleştirilirken, yandaş çevrelerine de rant ve ballı işler aktarılmaktan geri durulmadı. AKP, iç ve dış sermaye kesimine, iktidar olmasını sağlayanlara hizmetlerini sunmaktan geri durmadı.

2007’de ABD’de patlak veren emlak krizi (mortgage), dünyanın birçok ülkesini olumsuz yönde etkiledi. 1929-33 Dünya Ekonomik Bunalımıyla kıyaslanan bu kriz özellikle 2008 sonbaharında gözle görülür hale geldi. ABD’deki taşınmaz mal piyasasının birden değer kaybetmesi ve bunun sonucu olarak kişisel iflasların artması bu krizi tetikledi. Amerika’nın en büyük sigorta şirketi AIG’ın hükümetten 85 milyar dolarlık yardım alması piyasaların korkusunu tırmandırdı. Eylül ayı sonuna doğru ise ABD’de riskli varlıklara yatırım yapacak 700 milyar dolarlık bir fon paketi Kongre tarafından onaylandı. Bu gelişme piyasalarda yeni satış dalgası yarattı. Serbest piyasacılığın baş savunucusu ABD, krizi hafifletebilmek için devlet müdahalesiyle piyasayı kurtarmaya kalkıştı!

2012’ye kadar etkisini sürdüren bu kriz döneminde ABD’de birçok şirket, Lehman Broders gibi büyük bir Amerikan bankası battı ve dünya otomotiv devi General Motors iflas aşamasına geldi.

ABD’de çıkan bu kriz, Türkiye ekonomisini 2008’in Ekim ayından başlayarak olumsuz biçimde etkilemeye başladı. Öncelikle dolar kuru 2007’de 1.16 TL iken 2008’de 1.70 TL’ye kadar çıktı. İstanbul Menkul Kıymetler Borsa’sı bir yıl içinde 170 milyar dolar düzeyinde eridi. 2009’un ilk çeyreğinde sanayi üretimi %40 gerilerken, açık işsizlik oranı 5 puan artarak %15.4’e ulaştı ve gayrı safi  yurtiçi hasıla da 2009 boyunca %4.7 oranında daraldı. Böylece Erdoğan’ın, “Kriz bizi teğet geçecek” sözü doğru çıkmadı.

Öte yandan Türkiye’deki 2001 krizinde Dünya Bankası’ndan getirtilerek IMF’nin ekonomi politikalarını uygulatan Kemal Derviş, Mayıs 2008 tarihinde Financial Times’a yaptığı açıklamada, Türkiye ve Brezilya gibi ülkelerde enflasyon tsunamisi yaşanacağını ve bu ülkelerde halkın, son bir yılda, %25 daha fakirleştiğini belirtti.

2018-20 döneminde Türkiye döviz ve borç krizi yaşamaya başladı. 2018’in ortalarında borcun gelire oranı yüzde 51.7’den 61.9’a çıkarak 2001 krizindeki en yüksek oranı (59.8) da aştı. Bu oranın yükselişinin nedeni milli gelirdeki erimediydi.

AKP iktidarı boyunca Türkiye’de ekonomi borçlanmayla, özelleştirmelerle, yüksek vergilerle (özellikle yaygın ve yüksek dolaylı vergilerle), ithalata dayalı olarak ayakta tutulmaya çalışıldı. 2002 sonrasında sanayi, tarım ve hayvancılık başta olmak üzere üretimden uzaklaştırılan, sıcak para cenneti haline sokulan Türkiye, son yıllarda yüksek faiz ve borç ödemeleri altında ezilmeye başladı. Yanlış dış politika (özellikle Suriye’deki mezhepçi politika, Doğu Akdeniz ve Ege’deki tavizci politikalar) ve içeride giderek baskıcı, keyfi, hukuk dinlemeyen bir tek adam yönetimi, yargının bağımsızlığını yitirmesi, devlet kurumlarının tarikat ve cemaatlere teslim edilmesi vb. de bu krizin nedenleri arasındadır.

Son kriz, liranın dalgalı da olsa sonuçta büyük oranda değer kaybetmesiyle görünür olmaya başladı ve ödemekte zorluk çekilen borçlar ve ekonomik daralma ile daha derin bir boyuta ulaştı. Enflasyon oranı (belirleme şekliyle oynanmasına karşın) çift hanelerde takılıp kalınca durgunluk ortaya çıktı. Kriz, kolay kredi ve devlet bütçesiyle desteklenen inşaat sektörünün (özellikle yandaş müteahhitlerin) hazineye bindirdiği yük patlaması ekonomik büyüme döneminin sonunu getirdi. Yüksek miktarlara ulaşan haksız kazanç, yabancı bankalara-tefecilere akıtılan büyük miktardaki döviz, tüketim ekonomisinin – israfın devlete bindirdiği yük, Suriye başta olmak üzere dış ülkelerdeki askeri faaliyetler vb. ülke ekonomisini büyük bir açmaza sürüklemiş durumda.

Türkiye’de yaşanan bu krizler ekonominin daha fazla uluslararası sermayeye bağımlı hale sokulması sonucunu yarattı ve bu durum ağırlaşarak devam ediyor. Bu ağırlaşan bağımlılık ilişkisi Türkiye’yi emperyalizmin ekonomik, siyasi ve askeri politikalarının parçası haline getirdi. İktidardakiler, halkın önüne çıkınca istedikleri gibi afralı tafralı şovlar yapsalar da sonuçta bu bağımlılığa teslim olmuş durumdalar. Son olarak İdlip sorununda NATO ve ABD’nin gölgesine sığınmanın çarelerini aramaları, Libya içsavaşına yapılan müdahaleye destek bulabilmek için sağa sola koşuşturmaları bunun en somut göstergesidir. (Özellikle İdlip’te verilen son kayıplar, başından beri izlenen Suriye politikasının ne kadar yanlış olduğunu bir kez daha ortaya serdi. AKP iktidarının Türkiye’yi ABD’nin Ortadoğu planının bir parçası haline getirerek ülkenin başına ne büyük sorunlar açtığını son olaylarla tekrar gördük. Türkiye’yi haksız bir savaşa doğru sürükleyen bu yanlış politikalardan kurtulabilmek için öncelikle iktidardan kurtularak gerçek demokrasi yönetimine kavuşmak gerektiğini artık herkes anlamalı. Bölgede kalıcı bir barış sağlamak için de bu gerekli.)

Bu yüzyılda da emperyalist kapitalizm sosyalizm karşısında yenilecek

ABD merkezli emperyalist sistem, içinden çıkamadığı bunalımlarını atlatabilmek, hegemonik bir güç olarak varlığını sürdürebilmek ve sömürüsünü devam ettirebilmek için bitip tükenmeyen bölgesel savaşlar, içsavaşlar ve istikrarsızlıklar yaratmaktan geri durmadı ve durmuyor. Dünyanın büyük bir kısmına hükmeden bu “ileri”, “en uygar” ve “en demokratik” emperyalist ülkeler yıkılmış sosyalizmden, eski etkisini yitirmiş milli kurtuluş hareketlerinden hala korkuyorlar ve bunların tekrar ayağa kalmasını önlemek için çeşitli saptırıcı, kitleleri yanıltıcı akımları kullanarak Marksizme ve devrimci ulusal kurtuluşcu düşüncelere saldırılar düzenliyorlar.

1990’lardan itibaren emperyalist sömürgecilerin talan ettiği ülkeler, uluslararası bankerlerin ve tekellerin insafına terk edildi, Afrika başta olmak üzere dünyanın birçok yerinde açlık giderek yaygınlaştı, eğitim, sağlık ve sosyal güvenlik gibi kamusal hizmetler tahrip edildi. Eşitsizliğin, haksızlığın ve adaletsizliğin daha da yoğunlaştığı bu dönemde, devrimci milli kurtuluş mücadelelerinin gerilemesini fırsat bilen dinci köktencilik, Afrika, Ortadoğu ve güney Asya’da rakip bir ideoloji görünümü verilerek, ezilen kitlelerin öfkesini, gerici bir yöne kanalize etmesi için sahneye sürüldü. Bu arada sosyalizmin dünya üzerindeki gücünün çok zayıflamasının da etkisiyle emperyalizmle işbirliği içine giren ama hitap ettiği halk kitleleri üzerinde bağımsızlık mücadelesi verdiği sanısı yaratan siyasi hareketler de türedi.

Sosyalizmin bu dönemdeki yenilgisi üzerine etkinlik kaybına uğrayan devrimci görüş belli ölçülerde bir gerileme süreci içine girmiş olmasına rağmen, emperyalizm dünya halklarını ezmeye, sömürmeye devam ettikçe milli kurtuluş mücadelelerinin yeniden ilerici-devrimci çizgide boy göstermesi kaçınılmazdır. Bu arada kökten dincilik gibi sisteme muhalif görünen ama gerçekte emperyalizmin yönlendirdiği akımlar ve emperyalist güçlerle işbirliği yaparak bağımsızlık mücadelesi verdiği sanısı yayan işbirlikçilerin devrimci mücadelelerin yükselmesiyle saf dışı edilmeleri kesindir.

İçinden geçmekte olduğumuz şu dönemde dünya halkları, emperyalist sistemin yarattığı açlık ve yoksullukla, bölüşüm savaşlarıyla ve doğa krizleriyle boğuşmaktadır. Sosyalist sistemin yaşadığı krizden ideolojik, siyasi, askeri, ekonomik vb. yönlerden kazançlı çıktığını düşünen Batı emperyalizminin çok geçmeden, 1990’lı yılların ikinci yarısından itibaren, önemli bunalımlar içine girdiğini biliyoruz. Çünkü bu sistem hakkaniyete değil, haksızlığa, adaletsizliğe, savaşa ve bütün bunların nedeni olarak sömürüye dayanır. Bu tekelci sistem asalaktır, talancıdır, ablukacıdır ve dünyanın en fazla coğrafyasını kontrol altına alma açlığı içindedir… Demokrasileriyle övünürler ama bu demokrasileri çoktan ceset olmuştur. Tepeden tırnağa silahlanmış olan emperyalist devletler, yıllardır dünyanın dört bir yanında gizli ve açık işgallere başvurmakta, içsavaşlar çıkartmakta, darbeler tezgâhlamaktadır. Öldüğünü ilan ettikleri sosyalizmden korkularını da her hareketleriyle ortaya koyuyorlar. Demokrasilerinde ırkçılık, cinsiyetçilik, dincilik gibi gerici eğilimler gelişme gösterirken, ilerici-solcu hareketlenmeler, grevler polis zoruyla engellenmektedir. Örneğin Fransa’da Sarı Yelekliler zorla engellenmeye çalışılırken, ırkçı hareketlerin önü açılmaktadır. ABD’de anti-kapitalist kitle eylemleri güç kullanılarak bastırılırken, dinci ve ırkçı hareketler tırmanış içindedir. Almanya, Avusturya, Macaristan’da da durum farklı değildir. Sosyalizmden kapitalizme dönen Doğu Avrupa ülkelerinde ırkçı-faşist eğilimlerin güç kazanmaya başlaması, bu gerici gelişme (bu arada Sovyetlerin yıkılmasından sonra Rusya’daki ırkçı ve dinci gelişmeleri de unutmayalım) bir gerçeği ortaya çıkarmaktadır: 21’inci yüzyılın başlarındaki bu gerici gelişmeler, kapitalizmin sosyalizm karşısında çağdışı olduğunun kanıtlarıdır. Bu yüzyılda da kapitalizm, sosyalizm karşısında siyaseten, ideolojik, insani ve etik olarak yenilmiştir. Asıl büyük yenilgiyi önümüzdeki on yıllarda yaşayacak…

Emperyalist kapitalizm, 21’inci yüzyılda içine girdiği bunalımlarla en kritik dönemini yaşamaktadır. Bu dönemde yaşanan kriz sadece finansal ve ekonomik değil, siyasi ve aynı zamanda ideolojiktir. Serbest piyasacı kapitalizm, liberal demokrasi diye övündükleri sistemin dünyayı ekonomik, siyasi ve ekolojik olarak ne hale getirdiği gözler önünde. Emperyalist kapitalist sistemin faşizmi, dinciliği ve savaşları önlemediği, aksine kaynaklık ettiği ve beslediği apaçık. Emekçi sınıfları sürekli sömüren ve yabancılaştıran bu sistem, ezilen halk kitlelerine açlıktan, yoksulluktan, kamu haklarından yoksunluktan ve baskıdan başka bir şey vermedi. Bütün bunların üstüne şunu söyleyebiliriz: Emperyalist kapitalizm yeni bir tarihsel dönüm noktasına gelmektedir. Karşıtını yaratan bu düzenin zeminine dökülen neoliberalizm çamuru erirken bu çamurdan beslenen her türlü gericilik, tarihin diyalektik akışı içinde yeniden uç verecek devrimci demokrasi hareketleri tarafından yok edilecek.

Anadolulu Heraklitos’tan Hegel’e uzanan idealist diyalektiği Marx ve Engels’in maddeci diyalektik dünya görüşüne geliştirmeleri sürecinin gösterdiği gibi, kapitalizmin rekabetçi döneminden itibaren içinden çıkamadığı ve giderek daha karmaşıklarıyla karşılaştığı krizler, yeni devrimci süreçlerin kaçınılmaz olarak ortaya çıkmalarına ortam yarattı. Bu tarihsel gelişmenin ilk büyük noktasını Avrupa’nın hemen doğusunda Lenin koydu. Rusya’daki devrimden sonra emperyalizme karşı, Asya başta olmak üzere, sömürge ülkelerin kurtuluş mücadeleleri önemli başarılar elde ettiler. Bu devrimci sürecin 20’inci yüzyıl sonlarında kesintiye uğramış olması değişen koşullarda, yeni biçimlerde ortaya çıkmayacağı anlamına gelmez. Çünkü emperyalist kapitalizm karşıtını yaratmaya devam ediyor ve bunu yeni ve daha da derinleşen bunalımlarıyla birlikte yaparak sistemin ateşini dayanamayacağı ölçüye doğru yükseltiyor. Bu yeni dönemin objektif koşullarından hareketle, devrimci fikirleri halka benimsetecek, devrimci politikaları tespit edip mücadelesini örgütleyecek kabiliyete sahip bir siyasal gücün yaratılması devrimcilerin en önemli görevi olmalı.

Benzer yazılar

Yanıt verin.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Do NOT follow this link or you will be banned from the site!