Evrim, İlerleme, Toplumsal Dönüşüm

Evrim süreci, onu kabullenen birçoğu için; peş peşe gelen yeniliklerle daha büyük çeşitlenme üreten, basitten daha yüksek örgütlenme derecelerine yönelen, zaman bakımından geri dönüşümsüz tek yönlü bir süreçtir. Daha yüksek, daha farklılaşmış, daha karmaşık, fakat aynı zamanda bütünleşik anlamına gelir. Bu hem doğa bilimleri için, hem de sosyal bilimler de çoğunlukla kabul gören bir anlayıştır. Batıkültürü ile eğitilen biz okuryazar çoğunluk için de durum farklı değildir.
Batı kültürü, ‘ilkel’ den, basitten, doğa bilimlerinde bakterilerden, sosyal bilimlerde vahşi ve ilkel topluluklardan yola çıkarak, gelişmişe, karmaşık yapılara, sonunda İnsana ya da toplumsal alanda ise Batı kapitalizmine ve onun yarattığı kurumlara varan evrimsel silsileyi, ilerleme fikrini düşünsel sürecin merkezine oturtarak gerçekleştirir. Sonunda evrimin devam ettiği, daha gelişmişe doğru devam ettiği de eklenerek, sabırla beklenirse iyiye, güzele, mükemmelliğe, kusursuzluğa günün birinde ulaşılacağı savlanır. Umutsuzda yaşanmaz tabii ki.

Tam bu noktada giderek yoğunlaşan bir tartışma var. Sadece, savlanan önerilerin kendisinde değil, evrim kelimesinin kendisinde de bir problem var. Burada sözü, tartışmanın taraflarından evrim Bilimci Stephen Jay Gould’a bırakmak daha iyi olacak;
‘’Aslında evrim, Darwin’in kullandığı ‘değişikliklerle türeyiş’in yerine tercih edilen bir sözcük olarak girdi, çünkü pek çok Viktoryen düşünür bu tür biyolojik değişimi ilerlemeyle eş tutuyordu- Herbert Spencer’ın tercihi sayesinde biyolojiye sokulan evrim sözcüğü, İngiliz konuşma dilinde ilerleme (harfi harfine ‘açığa çıkma’) anlamına geliyordu. Darwin ilk başlarda bu sözcüğe tepki gösterdi, çünkü kendi kuramı, bir değişim mekanizmasının tahmin edilebilir bir sonucu olarak herhangi bir ilerleme fikrini dışa vurmuyordu. Evrim sözcüğü Türlerin Kökeni’nin ilk baskısında hiç görülmez ve Darwin, bu sözcüğü ilk kez 1871 tarihli İnsanın Türeyiş’inde kullandı. Evrim sözcüğünden asla hoşlanmadı ve Spencer’in terimi genel revaç gördüğü için kabullenmek zorunda kaldı.

Darwin, ilerlemecilik karşıtlığını saklamaya gerek duymadan ilan etmiştir. Yaşam tarihindeki ilerlemeyi savunan büyük bir kitabın kenarına şu notu düştü: ‘Asla daha yüksek ya da daha aşağı deme.’ Bir mektubunda (4 Şubat 1872), içsel ilerlemeye dayalı bir evrim kuramı önermiş olan paleontolog Alpheus Hyatt’a ise şu satırı yazmıştı: ‘Uzun süre düşünüp taşındıktan sonra, ilerlemeci gelişmeye yönelik doğuştan gelen hiçbir eğilimin olmadığı kanaatine vardım’ ’’.(Stephen Jay Gould. Yaşamın tüm çeşitliliği. Versus yy. s.179-180)
Darwin’in düşüncesi, doğal seçilime, doğal seçilim ilkesi ise, kısaca şu üç olguya dayanır. Birinci olgu; tüm organizmalar, olasılıkla hayatta kalabilecek daha fazla yavru üretmeye eğilimlidir. İkinci olgu; yavrular kendi aralarında farklılık sergiler ve birebir kopyalar değildir. Üçüncü olgu ise; Bu olasılıklardan bir kısmı özelliklerini bir sonraki kuşaklara aktarır. Bu olguların zorunlu sonucu ise; yavruların tamamı doğanın sınırlı ekolojisinde yer bulamayacağı için, değişen yerel ortamlara tesadüfen en iyi uyum gösterenlerin yaşayacağıdır.

Doğal seçilim sadece ‘‘değişen yerel ortamlara uyarlama’’dan söz ediyor. İlerleme fikri ile bir ilişkisi yoktur. Örneğin, buzul çağına girilmesi ile soğuyan Sibirya’da yaşayan kıllı Mamutla, en sıcak ortamlarda yaşayan filin atası arasında bir üstünlük bulunmamaktadır. ‘‘Doğal seçilim sadece yakın çevre içindeki ( ve değişen) ortamlara uyarlanmaya yol açabilir… yerel uyarlanmada herhangi bir genel ilerleme beklentisine olanak verecek hiçbir şey yoktur. Yerel uyarlanma anatomik basitleşmeye yol açabildiği gibi, daha büyük karmaşıklaşmalara neden olabilmektedir.’’(age. s.182-183)
‘‘Herhangi bir yerdeki yerel ortamlar dizisi jeolojik zaman ilerledikçe fiilen tesadüfi olacaktır- denizler yükselir ve alçalır, hava soğur, ardından ısınır vb. Şayet organizmalar doğal seçilim sayesinde yerel ortamları izliyorsa, onların evrim tarihleri de fiilen tesadüfi olacaktır’’(age. s.183)
Kısaca söz ettiğim gerekçelerle Darwin, doğal seçilimin ‘temel mekanizmalarının’ herhangi bir ilerlemeye yol açabileceği düşüncesini reddeder. Doğal bilimlerdeki durum budur.
Yazıya, bu tartışmaların Sosyal bilimlerde ki yansımalarını ele alarak devam etmeli. Bu tesadüfî gelişmelerin düşünsel planda, bir etkenin işin içine sokulması ile bir düzene, bir ilerleme sırasına sokulabileceğini de söylemek gerekir. Ancak bu, doğaüstü bir güç devreye girerse mümkün olabilir. Bunu doğa bilimlerinde açıktan yapmak zordur. Ama sosyal alanda kendini, yaratılanların en yücesi mertebesine oturtmuş, epey zamandır kendini tanrısal yetkilerle donatmış ve doğayı kendine hizmet etmek için yaratılmış bir ortam olarak gören, her şeyi bilmeye muktedir bir özelliğe sahip, İnsan/tanrının varlığında bunu yapmak kolaydır. Batı da ise tanrısal güç fikrinin yerini zorunluluklar alır. Ama öz değişmez. Batı düşüncesine göre, insanlık tarihi, ilkelden gelişmişe, basitten karmaşığa, yeniliklerle daha büyük çeşitlenme üreten, daha yüksek örgütlenme derecelerine yönelen, zaman bakımından geri dönüşümsüz tek yönlü bir süreçtir. Tarih ırmağı daima daha iyi bir geleceğe, daha ileriye, daha gelişmişe doğru akar. Ve bu zorunlu bir süreçtir. Batı, bu fikri herkese kabul ettirerek, düşünsel hegemonyasını sağlamıştır.

Oluşturulan bu teoriye göre; Tarihsel gelişme, sanki bir kuvvet ( tanrı ya da toplumların evrim süreci, çoğunlukla ikisi birden) Avrupalıları (beyaz, Hıristiyan ve girişimci özgür birey) bütün bir tarih boyunca bu zirve için hazırlamıştır. Batı, İnsan aklının doruğu, düşünsel gelişmenin zirvesidir. İnsan gelişiminin yarattığı ve ileriye doğru gidebilmek için, dayanılması gereken mirastır. Bu sonuç, ilerlemeci bir tarih anlayışı ile kendini ortaya koyar. İlerlemeci tarih ve yaşam örgüsü yorumları ve anlayışının ortaya çıkışı kapitalizm kadar eskidir. İlerleme fikri, Batının en etkili düşünüş tarzlarından biridir. İlerleme görüşüne göre insanlık tarihi, dairesel ya da geriye doğru bir çizgi izlemez. Daima ileriye ve daha iyi bir geleceğe doğru ilerler. İlerleme fikri, gücünü bilimsel bilginin giderek artmasına dikkat çeken 17.yy bilimsel başarılarından almıştır. O yıllar modern bilimin doğanın gizlerini açığa çıkardığı, bu yolla doğayı kontrol altına almanın yolunun açılacağı fikrinin yaygınlaştığı yıllardı. Bilim insanları, bu amaçla olguları ve kuramları birbirine ekliyordu. Tıpkı bilimsel alanda olduğu gibi, insanlık da uygarlık merdiveninin basamaklarını adım adım çıkacaktı. Teknolojik buluşlar, ilerleme fikrinin en çok hoşuna giden kaynağıydı.

İlerleme fikrinin ilk ve en önemli savunucularından, Francis Bacon, Rönesans Avrupa’sındaki değişikliklerin kaynağı olarak üç icat sayar. Matbaa, barut ve manyetik pusula. İngiliz düşünüre göre bu üç icat edebiyatın, savaşma tarzının ve denizciliğin tümüyle değişmesine yol açtı.
Batı uygarlığının gelişmesinde bu üç icadın önemi açıktır. Ama sonrasında yerleşik bir alışkanlık olduğu üzere, söylenmeyen, dile getirilmeyen bir gerçeklikte var. Bu üç icat batı Avrupa ‘deha’sının ürünleri değildir. Bunlar Çin uygarlığının ürünleriydi. Ve en az binyıldır bilinmekteydi. Burada sorulması gereken önemli bir soruyu da atlamamak gerekir. Madem bu keşifler Modern Batı dünyasının kurulmasında devasa bir öneme sahip olmuşlardı, neden Çin’de aynı etkiyi yapmadılar?
Ayrıca insanlık tarihinin en önemli teknolojik keşfi tarıma geçiştir. Tarıma geçişi böyle değerlendirebiliriz, çünkü içinde yaşadığımız uygar dünyayı onunla başlatıyoruz. Bu gelişmenin de eskiye göre daha iyi bir alternatif olduğu oldukça tartışmalıdır.

Bu gerçeğin farkında olanlar yok mu/yok muydu? Var tabii ki. Peki, neden sesleri çıkmaz. Sistemin içinde yer alan bütün kesimlerin kaybedecek bir şeyleri de var çünkü. Bilim insanları için entelektüel kariyer ve bunun sağladığı maddi, manevi getiriler, çalışanlar için, iyi kötü gelir getiren bir iş. Herkesten kahraman olmasını beklemenin de bir anlamı yok. Yaşam düzensiz olmaya yatkın bir süreçtir. İnsan yaşamının birbirine ters birçok bölümü, inişi çıkışı da var. Düşünsel yaşam için de bu rahatlıkla söylenebilir. Bunlara takılıp kalmanın bir yarar getireceğini de sanmam. Uluslararası boyutta var olan sistemin içinde bir hiyerarşi de var. En alttakinden en üstüne bu yapının nimetlerinden faydalanan kesimlerin, onun sağladığı rahatlıktan kolayca vazgeçebileceklerini düşünmenin de bir anlamı yok. Bu hiyerarşik sistem ve onun sağladığı rahatlık sarsılmadan, çözüm seçenekleri tükenmeden, yeninin ön alması da zor.

Acı olan muhalif olduğunu söyleyen akımların, ileri sürülen bu savları sorgulamayı düşünmeksizin, ön kabul olarak görmeye devam etmeleridir. 19 yy da bu tezleri kendilerine dayanak yapan bütün düşünsel akımları anlamak mümkün. O sırada Tarihin sınavından geçmemişti bu öneriler. Ama günümüzde bunu yapmaya devamın bir tek adı var, siyasi intihar.

Günümüzde geleceğe ait ilerleme kaynaklı iyimser bakış solda çok kuvvetli. Bu iyimserliği terk etmek zorundayız, kanaatimce. Doğru bir hat tutturmadan ve mücadele etmeden cennete ulaşmak hiçbir zaman mümkün olmayacak.

Mücadele gerekli; çünkü toplumsal gelişme iyiye ve güzele doğru akmıyor. Güzel olan kendini güçlü ve baskın bir seçenek olarak ortaya koymadan, bunun gerçekleşmesi olanaksız.

Doğru bir hat gerekli; çünkü sonuçta, burjuva düşünsel temel üzerinden üretilen bütün fikirler, dönüp dolaşıp, o temele hizmet eder. Bu temelde gelişeceği düşünülen mücadelenin sistem tarafından etkisizleştirilmesinin de fazla bir sorun olmayacağını söyleyebilmek için de kâhin olmaya gerek yok.
Yapılması gereken en azından şimdilik, görülebilen kadarıyla, sistemin üzerinde yükseldiği ve gerçek bir alternatifin ortaya çıkışını engelleme işlevine de sahip, düşünsel ön kabullerin işe yaramazlığını anlatmaya çalışmak.

Solun gerçek bilgiye ve bunlara dayalı çıkarımlara ihtiyacı var.

Saffet Bilen

Benzer yazılar

Yanıt verin.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Time limit is exhausted. Please reload CAPTCHA.

Do NOT follow this link or you will be banned from the site!