Geleceğin ‘İnşası’, ‘Post Vestfalyal’ Dönem-Haluk Başçıl

ABD’nin ülkelerin büyük bir çoğunluğuna kabul ettirdiği ve küreselleşme adını verdiği 

 bu politikaların 2 ayağı vardı. Birisi tüm ülkelere için geçerli (yeni liberalizm olarak da adlandırılan) standart bir ekonomik-sosyal program, diğeri ise ‘Yeni Devlet ve Toplum İnşası’ olarak tariflenen sosyal mühendislikti.

2. Küreselleşme: Geleceğin ‘İnşası’, ‘Post Vestfalyal’  Dönem

Bush döneminde ABD yönetiminde ağırlıklı olarak yer alan ve yeni conlar olarak adlandırılan ve büyük Amerikan şirketleriyle yakın ilişkide olan çok sayıda düşünce kuruluşunda,  vakıflarda yer alan siyasi analizciler, eylem ideologları, gazeteciler ve akade­misyenlerden oluşan bir grup ABD yönetiminde ağırlık kazanır. Sovyetler Birliği’nin tarih sahnesinden çekilmesiyle birlikte “Dünya’nın artık tek kutuplu olduğu” nu savunurlar.

Ulusal egemenliği modası geçmiş bir kavram olarak nitelerler. ABD’nin demokrasiyi, insan haklarını, Amerikan yasam tarzını diğer ülkelere benimsetmek için yapabileceği her şeyi yapması gerektiğini ileri sürerler. [1]

ABD’nin ülkelerin büyük bir çoğunluğuna kabul ettirdiği ve küreselleşme adını verdiği bu politikaların 2 ayağı vardı. Birisi tüm ülkelere için geçerli (yeni liberalizm olarak da adlandırılan) standart bir ekonomik-sosyal program, diğeri ise ‘Yeni Devlet ve Toplum İnşası’ olarak tariflenen sosyal mühendislikti.

2.1.      Küreselleşmenin Ekonomik Politikaları

Sovyetler Birliği’nin çöküşü, sosyalizmin dünya ölçeğinde itibar kaybı ve işçi hareketinin zayıflaması 1980’li yıllarda R. Reagan ve M.Thatcher’in başını çektiği yeni-liberal ekonomik politikaların önünü açar. 1989’da ABD ekonomisinin ihtiyaçlarına uygun olarak hazırlanan ‘Washington Uzlaşısı’ adlı yeni liberal ekonomik-sosyal program tüm ülkelerde uygulamaya konur. ABD Hazine Bakanlığı’nın desteklediği,  Dünya Bankası ve Uluslararası Para Fonu’nun dış ekonomik yardıma ihtiyaç duyan tüm ülkelere dayattığı ve kabullendirdiği bu programla ülke ekonomileri küreselleşme politikalarına uygun olarak yeniden biçimlendirilir.

Yeni-Liberalizm adı verilen bu program, kısaca; liberalleşme, özelleştirme, iktisadi kısıtlamaların en aza indirilmesi, sosyal politikalardan geriye dönüş, kamu nitelikli malı ve hizmet harcamaların azaltılması, mali disiplinin sıkılaştırılması, serbest sermaye akışının desteklenmesi, örgütlü iş gücü üzerinde sıkı denetim, vergi indirimleri ve sınırsız para hareketliliği, vb. içeriyordu[2]

Yeni liberal ekonomik sosyal politikalar ulus devletin yapısında ve işleyişinde önemli değişimler yarattı. Ülkelerin bağımsız Merkez Bankaları ve diğer mali kuruluşları (ekonominin değil de politikacıların çıkarlarını gözettiği, kötü yönetildikleri, yolsuzluklara battıkları vb. gerekçelerle) özerk yapılar haline getirildi. Hükümetlerin denetimi dışına çıkarılan bu kuruluşlar ülkenin ve toplumun ihtiyaçlarından ziyade küresel piyasa tercihlerini gözetir hale getirildi. Serbest piyasa kurallarıyla hükümetlerin üstünlüğü azaltıldı. Kamu yararına düzenlemeler yapma olanaklarını sınırlandı. Hükümetlerin küresel kapitalizmin oyun sahası dışına çıkma, kurallarına, isteklerine aykırı davranma seçenekleri ortadan kaldırıldı.[3] 

Böylelikle devletin yurttaşlarının (halkın) refah ve mutluluğunu sağlamadaki rolü, insani ihtiyaçları karşılanma kapasiteleri iyice zayıflatıldı. Hükümet, kendi sınırları içinde egemen bir yapı olarak yurttaşına sağlamak durumunda olduğu güvenlik, sağlık, eğitim, iktisadi ve kültürel ihtiyaçları karşılama olanakları yitirdi. Gelir dağılımı düzenleyici mekanizmaların ortadan kalkmasıyla birlikte; zenginlik de yoksulluk da arttı. Yoksulluğun azaltılmasında, sağlık, eğitim, barınma vb temel insani ihtiyaçların karşılanmasında ve ekolojik kaynakların korunmasında devletin desteği kaldırıldı. Yerine küreselleşmenin kuralları kondu. Yurttaşlık hak ve hukuku yerini müşteri hak ve hukukuna bıraktı. Devletin uluslar arası sermaye ve UÜŞ’a karşı vatandaşının hak ve menfaatini savunmaması, vatandaşta da devlete-topluma duyduğu sorumluluğu ve sadakati zayıflattı. Amin Maalouf,  bu gidişatı ‘Doğu’dan Uzakta’ romanında güzel bir şekilde anlatır.

Amin Maalouf, ’’Önce ülken sana karşı belli taahhütleri yerine getirecek. Orada tüm haklara sahip yurttaş olarak görüleceksin, baskıya, ayrımcılığa, hak etmediğin mahrumiyetlere maruz kalmayacaksın. Ülken ve yöneticileri sana bunları sağlamak zorunda, yoksa sen de onlara hiçbir şey borçlu olmazsın. Ne toprağa bağlılık, ne bayrağa saygı. Başın dik yaşayabildiğin ülkeye her şeyini verirsin, her şeyi hatta hayatını bile feda edersin; ama başın yerde yaşamak zorunda kaldığın ülkeye hiçbir şey veremezsin. İster doğduğun ülke, ister seni kabul eden ülke söz konusu olsun. Yüce gönüllük yüce gönüllüğü, umursamazlık umursamazlığı ve aşağılama da aşağılamayı doğurur. Özgür varlıkların anayasası böyledir ve ben de başka bir anayasayı tanımıyorum.’’[4]

Aynı ekonomik-sosyal programı savunmak zorunda bırakılan siyasi partiler arasındaki farklar ortadan kalktı. Birbirine benzeri hale getirildiler.   Ülkede/dünyada yaşanan sorunların ve çözümlerin tartışılması yerine imajların ve üslubun öne çıktığı seçim süreçleri sonunda oluşturulan parlamento ve siyasi partiler güven kaybına uğradılar. Meşruiyetleri sorgulanır hale geldi.  

Tüm bu gelişmeler halk ile Ulus devlet ve küresel güçler arasındaki gerilimleri arttırıp, toplumdaki yerel dinamikler arasındaki çatışmaları besledi.  Toplumun çözülmesine zemin oluşturdu. Çeşitli etnik, dini, milliyetçi hareketler, ulus devleti parçalama, kendi kaderini belirleme doğrultusunda harekete geçti.[5]

2.2. Yeni Devlet ve Toplum İnşası:Sosyal Mühendislik

Dünyanın tek süper gücü ABD, egemenliğini ve Amerikan yaşam tarzını tüm ülkelere evrensel bir yaşam tarzı olarak sunarak ‘Yeni Amerikan Yüzyılı Projesi’ ile egemenliğini uzun süre sürdürmenin planlarına girişti.

Kissinger  ” Dünya’yı kendi felsefemize getirmek için biraz daha zamana ihtiyaç var. Küreselleşme kazanacaktır. Bakın terör sınır tanımıyor. Ekonomide öyle, krizde! Tarihin bu döneminde tüm ülkeler kendi çıkarlarını uluslararası çıkarlarla aynı yörüngeye sokmaya çalışmalı!”

Çok sayıda düşünce kuruluşu, grup ve vakfın önemli siyasi analizcileri, eylem ideologları, akademisyenleri, hep birlikte ‘‘ABD’ye meydan okuyabilecek ülkeler hangileridir ve bu ülkeler nasıl bir tehdit oluşturabilirler’’e kafa yordular. Strateji ve politikalar belirlediler. ABD, çıkarları doğrultusunda tehdit-güvenlik, önleyici eylem/önleyici savaş, terörizm, demokrasi, insan hakları, müdahale ve egemenlik, ulusların kaderini tayin hakkı vb kavramları ve Birleşmiş Milletlerin işlevini ve rolünü yeniden tarif etmeye girişti.

ADB’ de kitle katliamı yapabileceği, terör eylemine girişebileceği söylemleriyle, bir örgütün, bir diktatörün ya da bir devletin kitle imha silahı edinmek istemesini, sahip olmasını ülke güvenliği ve ‘uluslararası terör’ ile ilişkilendirdiler. Bunu kendilerine yönelik bir tehdit olarak değerlendiler. Tehdidin ortadan kaldırılması için de düşmanın harekete geçmesini beklemeden, onu elimine etmeye yönelik önleyici savaş doktrinini geliştirdiler.  Önleyici savaşın; kime, ne zaman, nasıl uygulanacağını herhangi bir şarta bağlamaksızın ABD Ulusal Güvenlik Stratejisinde yer almasını sağladılar.*[6]

Önleyici savaş doktrinini (askeri müdahaleyi) aynı zamanda insan haklarının sağlanması, demokrasinin geliştirilmesiyle ilişkilendirerek Amerikan yasam tarzının her yerde geliştirilmesini savundular. İktidarın –bir diktatörün- kendi halkına karşı vahşetine, kitle katliamına ya da insan hakları ve demokrasi değerlerini ortadan kaldırmasına, iç işlerine müdahale etmeme adına göz yumulamayacağı vurguladılar.  Bu tür müdahalelerin egemenliğin çiğnenmesi olarak görülemeyeceğini dile getirdiler. BM ‘in bu tür iktidarlara, ülkelere yönelik askeri müdahaleleri desteklemesi gerektiği, görev ve sorumluluklarının da buna göre yeniden belirlenmesi talep ettiler. 

Henry Kissinger, ‘‘ Bugün Vestfalya düzeni sistematik bir buhran içindedir. İlkelerine meydan okunmuştur. Ancak henüz üzerinde anlaşılmış bir alternatif ortaya çıkmamıştır. Diğer devletlerin iç işlerine müdahale etmeme, yalnızca ABD tarafından değil, birçok Batı Avrupa ülkesi tarafından evrensel insani müdahale veya evrensel yargılama yetkisi kavramına uğruna bir kenara atılmıştır

Daha önce baskın olan ulus-devlet kavramı başkalaşım geçirmektedir. Baskın felsefeye göre, her bir devlet kendisine bir ulus adını verir ancak bunların tamamı dilbilimsel ve kültürel bir birim olarak on dokuzuncu yüzyıl ulus kavramı biçiminde değildir. Yeni bin yılın eşiğinde ‘büyük güçlerden’ yalnızca Avrupa demokrasileri ve Japonya bu tanıma uygundur. Çin ve Rusya, ulusal ve kültürel çekirdeği çok etnikli özelliklerle birleşir. …Dünyanın geri kalanında, karışık etnik bileşime sahip devletler yöneten konumdadır ve bunların çoğunun oluşturduğu birlikler, on dokuzuncu ve erken yirminci yüzyıldaki ulusçuluk ve kendi kendini belirleme doktrinleri temeline dayanarak özerklik veya bağımsızlık arayan etnik gruplar tarafından tehdit edilmektedir.’ [7]

‘‘Birleşik Devletler’le (Çin’in) karşı karşıya gelmesine yol açabilecek şey, Komünizm değil ancak ulusçuluk olabilir ve buda kültürel egemenlik konusunda değil, Tayvan konusunda olabilir.’’

‘‘Eğer Çin bütünlüğünü korursa, büyük bir güç haline gelmesi muhtemeldir ve bu şekilde Birleşik Devletler’e meydan okumak için çok büyük bir kapasitesi olacaktır’’[8]

Tüm bu tartışmalar 1990’ların 2. yarısında ABD Savunma Bakanlığı’nın Savunma Planlarında, Ulusal Güvenlik Konseyi dokümanlarında eylem programları olarak yer almaya başlar.  Ülkemizde de yakından bilinen, yenicon olarak tanımlanan; R. Dick Cheney, Donald Rumsfeld, Paul Wolfowitz, I. Lewis Libby, Richard Perle, William Kristol vb katılımıyla, 1997’de Yeni Amerikan Yüzyılı Projesi grubu (Project for New American Century-PNAC) oluşturulur. Baba Bush döneminin Savunma Politikası Kurulu (Defense Policy Board- DPB) başkan yardımcısı olan Paul Wolfowitz’in gözetimi altında ‘Savunma Planlanması Rehberi’ gerçekleştirilir. 1992 yılında hazırlanan bu rehberde, Amerika’ya karşı yeni bir rakip gücün ortaya çıkmasının önlenmesi için gerekirse tek-taraflı olarak ABD’nin harekete geçmesi, hatta önleyici saldırılar düzenlemesine yer verilir. ABD’nin tanınmış stratejistlerinden Zbigniew Brzezinski, “Büyük Satranç Tahtası: Jeostratejik Zorunluluklarda Amerikan Üstünlüğü” kitabında, ABD’ye rakip olabilecek tüm ülkeleri irdeliyor, buna yönelik öneriler geliştiriyordu.

1992 yılında ABD küreselleşme politikalarını jeopolitik çerçeve oluşturmak için hazırladığı yeni “Savunma Planlaması Rehberi” nde yer alan:

  • ABD’nin Soğuk Savaş sonrası politik ve askeri stratejisinin bir numaralı hedefi, rakip bir süper gücün ortaya çıkmasını önlemek olmalıdır.
  • ABD’nin bir diğer büyük hedefi, ABD çıkarlarını korumak ve Amerikan değerlerini savunmak olmalıdır.
  • Amerika Birleşik Devletleri, gerekirse, tek taraflı olarak hareket etmeye hazır olmalıdır.[9]

ana başlıklar altında bir yol haritası çizilir.

Küreselleşme adı altında kendi politikalarını hayatın somut ve kaçınılmaz gerçekliği olarak tanımlayarak her tarafa yaymaya ve egemen kılmaya girişilir. Soğuk Savaş’ın sonlanmasının dünyada barış ortamına yol açacağı, demokrasi ve insan haklarını gelişeceği propagandası geliştirilir. Dünyada demokrasi, insan haklarının geliştirilmesi doğrultusunda devletlerin iç politikalarına müdahale edilmesi, gerekli durumlarda ABD’nin gücünün ahlaki amaçlar doğrultusunda kullanılması, ciddi güvenlik sorunlarının çözümünde yetersiz kalan uluslararası hukuk ve kurumların yeniden düzenlenmesi için etkin bir uğraşa girişilir. Başkan Clinton döneminde kapsamlı bir şekilde formüle edilir.

Bill Clinton, ‘‘ Birileri masum sivillerin peşinden gelip ırklarından, etnik kökenlerinden veya dinlerinden dolayı onları kitleler halinde öldürmeye çalışırsa, İster Afrika’da, ister Orya Avrupa’da, ister başka bir yerde yaşasın, dünya halklarına bunu durdurma gücümüz olduğunu, bunu sona erdireceğimizi söyleyebiliriz’’. 

Bu çerçeve Amerikan ordusu önce Somali’ye, sonra Haiti’ye, Bosna’ya ve Sırbistan’a müdahale eder. Bu müdahalelerden 3’ü Clinton döneminde gerçekleştirilir. Henry Kissinger, Clinton yönetiminin bu askeri müdahaleleriyle insan haklarının ve insani değerlerin güç kullanarak da olsa savunulmasının ABD ulusal çıkarlarının genel ilkesi olarak ilan edilmesiyle ABD’nin yeni bir etnik dış politika oluşturduğunu söyler.[10] 

Ülkelerde fiilen gücü elinde bulunduran iktidarın ulusal egemenliğin ve meşruiyetin tek sahibi olarak görülemeyeceği yaklaşımı önemli ölçüde benimsenir.[11] Devletlerin ulusal egemenlik meşruiyetinin, bir ülkede fiilen gücü elinde bulunduranlara otomatik olarak devredilmesi, artık kabul gören bir yaklaşım olmaktan çıkar.[12] ABD’nin insan haklarının ve insani değerlerin üzerine oturttuğu etnik dış politika anlayışında, diğer ülkeler nezdinde bir konsensüs da oluşturur. 

Gerçekçiler olarak tanımlanan politika yapıcıları, stratejistler; 2. Bush hükümetinin11 Eylül’de ikiz kule saldırısı ile birlikte izlenen bu daha müdahaleci, saldırgan politikaları neokonservatiflerin hipotezleri resmi siyasi ve askeri doktrin haline getirilmesine bağlar.

Z. Brezezinski, ‘‘Ortaya çıkan strateji, 1. Bush döneminde (pek çoğu 2. Bush’un danışmanı olarak göreve geri dönen) Ulusal Güvenlik bürokratları tarafından hazırlanmış 1991 ulusal güvenlik dokümanının taslağının daha emperyalist formülasyonu ile neokonsarvatif dünya görüşünün, Orta Doğu’ya özel bir ilgisi olan militan nosyonunun harmanıydı.’’[13]

Yeni konservatiflerin önde gelenlerinden birisini oluşturan Robert Kagan ise, Oğul Bush’un izlediği politikanın önceden hazırlananların 11 Eylül sonrasında hayata geçirilmesi olarak değerlendirir.

Robert Kagan, ‘‘11 Eylül olayları, Birleşik Devletler’in zaten girmiş olduğu yolu değiştirmemiş, sadece biraz kıpırdatmış ve hızını arttırmıştır. … 11 Eylül olaylarının bile öncesinde …Amerikan strateji düşünürleri ve Pentagon planlamacıları, patlak verme olasılığı olan stratejik sorunların ötesine bakıyordu. Bu tehditlerden birisi Irak idi. Clinton dönemi süresince, Kongre neredeyse tam bir fikir birliğiyle Irak’a karşı güçler için bir askeri ve ekonomik destek kanun tasarısını uygulamaya koydu. İkinci Bush hükümeti, daha 11 Eylül’deki terörist saldırıları olmadan çok önce bile Irak’ı etkisiz hale getirme planları kuruyorlardı. … Al Gore seçilseydi ve 11 Eylül’de hiçbir terörist saldırı olmasaydı bile, bu programlar –Bush’un ‘kötülük ekseni’ne hedeflenmiş olarak- yine uygulamaya konacaktı.’’[14]

ABD oligarşisinin ideolojik ve stratejik hedefleri doğrultusunda Yeni Dünya Düzeni oluşturma planları (müdahalelerin “biçimine” ilişkin politika yapıcılar arasında bazı farklı yaklaşımlara rağmen) hızla uygulamaya konur. Aslında tüm bu düşüncelerin ulaştığı nokta toplum mühendisliği doğrultusunda ‘ulus/devlet inşası’ ile ülkelerin yeniden biçimlendirilmesidir.

Devam edecek



* Francis Fukuyama: ‘Neo-Conların Sonu Yol Ayrımındaki Amerika’ kitabında kendisinin de bir süre içinde yeraldığı neo-conları ve politikalarını şiddetle eleştirir.

CIA’nin beyin kuruluşlarından olan Rand Corporation’da görev yapmıştır. 1990-91’lerde “Tarihin Sonu” başlıklı bir makalesi ülkemizde kitap olarak yayınlandı.

ABD Dışişleri Bakanlığında Politika Planlama Dairesinde Ortadoğu uzmanı ve Genel Direktör Yardımcısı olarak çalışmıştır. 1981-1982 yıllarındaki Mısır-İsrail Görüşmelerine ABD heyeti üyesi olarak katılmıştır. Fukuyama, farklı örgütlerde ve dergilerde görev yapmaktadır. 1990 sonrasının diğer “star” siyaset bilimcilerinden biri olan Huntington’la birlikte bir süre Journal of Democracy dergisinin editörlüğünü yapmıştır. Ulusal Demokrai Vakfı’nın (NED) ve The New America Foundation’un danışma gruplarının üyesidir. NED Yönetim Kurulum üyesi olarak Vakfın Ortadoğu programlarının yönetiminden sorumludur. Fukuyama, 2005 yılının Temmuz ayı itibariyle Johns Hopkins Üniversitesinde uluslararası iktisat politikası öğretim üyesi olarak görev yapmakta ve The American Interest Dergisinin yayın kurulu başkanlığını yürütmektedir.

 

 



[1]Neocon Yeni Muhafazarlık, Gamze Erbil-Ali Şimşek, Yeni Hayat, s 10

[2]Yırtıcı Küreselleşme, Richard Falk, s 2

[3]Yırtıcı Küreselleşme, Richard Falk, S 6

[4]Doğu’dan Uzakta, Amin Maalouf

[5]Yırtıcı Küreselleşme, Richard Falk, S 66

[6]Neo-Conların Sonu Yol Ayrımındaki Amerika, Francis Fukuyama, Profil Yayıncılık,2006, s 111

[7]Amerika’nın Dış Politikaya İhtiyacı Var mı?, Henry Kissinger, ODTU Geliştirme Vakfı Yay. ve İletim AŞ, 2001, s14

[8]Amerika’nın Dış Politikaya İhtiyacı Var mı?, Henry Kissinger, ODTU Geliştirme Vakfı Yay.  ve İletim AŞ, 2001, s131-132

[9]Neocon Yeni Muhafazakârlık Temel Belgeler ve Eleştiriler, Yeni Hayat Kütüphanesi, s 34

[10]Amerika’nın Dış Politikaya İhtiyacı Var mı?, Henry Kissinger, ODTU Geliştirme Vakfı Yayıncılık ve İletim AŞ, 2001, s

[11]Ulus İnşası, Minxin Pei, Samia Amin ve Seth Garz, Devlet inşası, Francis Fukuyama, s 133

[12]Ulus İnşası, Minxin Pei, Samia Amin ve Seth Garz, Devlet inşası, Francis Fukuyama, s 133

[13] İkinci Şans, Brezezinski, İnkilap Kitabevi, 2008, s 142

[14] Cennet ve Güç, Yeni Dünya Düzeninde Amerika ve Avrupada, Robert Kagan, koridor yayıncılık,2005, s 117

Benzer yazılar

Yanıt verin.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Do NOT follow this link or you will be banned from the site!