Genç Cumhuriyet (1923-1940 Dönemi); Toplumsal – Ekonomik Yapı-Haluk Başçıl

Bölüm 1

 

Genç Cumhuriyet (1923-1940 Dönemi); Toplumsal – Ekonomik Yapı

Haluk Başçıl

Giriş

Gelecek tahayyülü olanlar geçmişe de büyük ilgi duyuyor. Geleceğin geçmiş üzerinde yükseleceğini düşünüyorlar. Haksız da sayılmazlar. Bunun içinde tarihe dönüyorlar. Tarihe yönelişte çoklukla iki eğilim göze çarpıyor. Bunlardan birincisi, gelecek tahayyüllerine uygun bir geçmiş oluşturmadır. Bu amaçla geçmiş tarihe yön veren dinamikler, olgular vb. her türlü yaşanmışlıklar bugünün siyasal vb. ihtiyaçlarına ve gelecek tahayyülüne uygun olacak şekilde yeniden yazılır. Tarih revize edilir. Böylelikle de “davaları” haklı kılınmaya, toplum içinde de meşruiyet sağlanmaya çalışılır. Diğer eğilim ise geçmişi kutsar ve dogmatik bir anlayışla ele alır. Tarihsel yaşanmışlıklar, günümüzde yeniden yaşatılmak istenir. İçinde yaşanan olumsuzlukların da ancak bu şekilde aşılabileceği düşünülür.

Tarihe nesnel bakmak, onu anlamak ve ders çıkarmak yerine, kendi ihtiyacına göre eğip bükenler ya da tekrar etmeye girişenler amaçlarına ulaşabilirler mi? Bunun tarihsel bir örneği var mı?

Kürt sorunu ve devletin-toplumun İslamlaştırılması günümüzün başat sorunları olarak tanımlanabilir. Bu iki başat sorun, ABD düşünce kuruluşlarının Türkiye’nin yakın tarihini revize etmeye yönelik tezleri bilinmeden doğru bir şekilde yerli yerine oturtulamaz.

Çünkü bu kuruluşlar geliştirdikleri tarih tezleri ile Kürt siyaseti, İslamcı kesimler, liberal çevreler ve emperyalizmin hegemonyası içinde hareket eden sol üzerinde etkili olmuşlar, hatta onları yönlendirmişlerdir. Kendi kavramları ve üslupları ile tekrarladıkları Amerikancı tarih tezleri ile ilerici, laik, modernist, reformist kesimleri ve birçok solcuyu olumsuz yönde etkilemişlerdir.

Bu kısa yazıda amaçlanan; Kürt, İslamcı toplumsal dinamikler üzerinden geçmişe gitmek, Amerikancı tarih tezleri ile belli ölçüde de olsa hesaplaşmak hem bu güne hem de geleceğe ışık tutmaktır. Bu çalışmada genç Türkiye Cumhuriyeti’nin 1923-1938 dönemi ele alınacaktır. Çalışmada ağırlıklı olarak ABD’nin Türkiye ve Ortadoğu uzmanlarının raporları ve makalelerinde yer verdikleri tarih tezlerinden yararlanılmıştır.

 

Genç Cumhuriyet ve Toplumsal Yapı

Osmanlı’nın son yarım yüzyılında 1850-1923 arasında, imparatorluğun kaybettiği topraklarda yaşayan Müslüman ahali, toprağını, evini terk etmek ve Anadolu’ya göç etmek zorunda kalır.

1850 -1923 döneminde Anadolu’ya yapılan Göçler[1]

Göç Bölgesi Dönemi Sayısı  Nedeni
Kırım Göçmenleri

(Kırım Türkleri/Tatarlar, Çerkezler Bucak Nogayları)

1853-1864 800.000 Kırım ve Kafkas savaşları
1874-1891 600.000 Rus baskısı
1902-1904 20.000 Rus baskısı
Kuzey Kafkas Göçmenleri (Kuban bozkırı Türkleri, Kafkasya Adıgeleri, Çerkezler, Dağıstan Türkleri …) 1860 300.000 Rus baskısı, Kafkas savaşları/ Şeyh Şamil direnişi
1877-1879 500.000 Rus baskısı, Kafkas savaşları
1879-1917 9.000 Rus baskısı, Kafkas savaşları
Kafkas Azerbaycan Göçmenleri(Çerkezler, Çeçenler, Dağıstan Türkleri, Azeriler, …) 1860 20.000  
1877-1878 40.000 Osmanlı-Rus Savaşı
1917-1920 10.000 Birinci Dünya Savaşı ve Rus Devrimi/iç savaş
Yunanistan ve Kıbrıs Göçmenleri

(Balkanlardaki çeşitli Türkler boyları, …)

1864 60.000 Yunanistan Bağımsızlık Savaşı
1878-1880 15.000 Kıbrıs’ın İngilizlerin denetimine geçmesi
1885-1923 800.000 Balkan Savaşı
Bulgaristan Göçmenleri

(Balkanlardaki çeşitli Türkler boyları, …)

1876-1880 500.000 Osmanlı Rus savaşı ve Bulgaristan’ın bağımsızlığı
1885-1923 500.000 Balkan savaşları
Romanya Göçmenleri

(Balkanlardaki çeşitli Türkler boyları, …)

1877-1900 90.000 Osmanlı Rus savaşı ve Romanya’nın bağımsızlığı
Yugoslavya Göçmenleri

(Balkanlardaki çeşitli Türk boyları, Bosnalılar, …)

1867-1870 150.000 Sırbistan’ın bağımsızlığı
1908-1923 300.000 Balkan savaşları
Toplam 1853-1923 4.714.000  

 

Bu dönemde, Osmanlının egemenliği altındaki topraklardan (Kafkaslar, Kırım, Balkanlar, Akdeniz’deki adalardan, Kuzey Afrika ve Ortadoğu’dan) bir kaynağa göre 5 milyon 708 bin [2], bir başka kaynağa göre de yaklaşık 9 milyon farklı etnik yapıdaki Müslüman ahali Anadolu’ya göçmek durumunda kalır.

Osmanlı Devleti’nin nüfusu, 1914 resmi nüfus sayımına göre 16.134.746’dur. Bunun 13.339.000 Müslümanlardan oluşmaktaydı. Buna göre Kurtuluş Savaşı öncesinde Anadolu’da yaşayan yaklaşık her iki kişiden birisi son 70 yılda Anadolu’ya göç etmek zorunda kalan Müslüman ahaliden oluştuğu söylenebilir. Özellikle Kafkasya’da 30 yıldan fazla süren savaş sonrasında Rus işgaline uğrayan bölgelerdeki Kuzey Kafkas halkları; Çeçenler, Karaçaylar, Avarlar, Nogaylar, Lezgiler, Kabartaylar Abazalar vb. Çerkez kökenli kavimler büyük kitleler halinde Anadolu’ya göçerler. Bunların yanı sıra Kırım, Volga Tatarları ile Azerbaycanlı Türkler, Gürcüler vd. toprakların terk eder ve yüz binlercesi Anadolu’ya gelir. Ayrıca Balkanlarda Osmanlıların her toprak kaybında Arnavut, Bosnalı ve Makedonyalı Yunanistanlı, Giritli Müslüman ahali de zorunlu göçe uğramış, Trakya ve Anadolu’ya yerleşmişti. Osmanlının kaybettiği topraklardan kopup gelen bu insanlar için Anadolu sığınacakları son toprak parçası, yeni bir yurttu. Gidecek bir başka yeri olmayan bu Müslüman muhacirler, emperyalist işgale, Yunan istilasına karşı büyük tepki duydular. Kurtuluş Savaşı’na ve sonrasında kurulan laik Cumhuriyet’e büyük destek verdiler. Bu kesimlerden çıkan aydınlar Cumhuriyetin modernizasyon ve batılılaşma çabalarına görüş ve düşünceleriyle önemli katkıda bulundular.

Kurtuluş Savaşı’nda, 1919 – 1922 arasında; Yunanistan, Fransız, İngiliz ve İtalyan işgali dışındaki bölgelerde, Ankara hükümetinin otoritesine karşı 23 isyan çıkar. İstanbul’daki Osmanlı hükümeti tarafından kışkırtılan bu ayaklanmalardan sadece dördü Kürtlerin oturduğu bölgelerde görülür. Bunlar, 1919 Mayıs- Ağustos  Ali Bati, 1920 Haziran’daki Cemil Çeto aşireti, 1920 Ağustos-Eylül Milli aşireti ve 1921 Mart-Nisan Koçgiri aşireti isyanıydı. İsyanların üçü aşiretler arası bölünmelerden ve kişisel çekişmelerden kaynaklanır.[3]  İçlerindeki en önemlisi Koçgiri’ydi ve isyanın lideri Alişan Bey Kürtlere özerklikle birlikte Sevr Antlaşması’nın 64. maddesinin uygulanmasını istemişti.[4]

Sevr Anlaşmasını hazırlayan İngiltere ve Fransa Kürt ‘ulusunu’ tanımaya hazırdı. Ancak bu ülkelerce tanımlanan “Kürt ulusu” kavramı henüz Kürtlerde oluşmamıştı. Aşiretler topluluğu halinde yaşayan Kürtlerde, aşiret kimliğinin ötesinde etnik kimlik/ulus bilinci yoktu. Modern lider kadrosu bulunmayan ve aşirete, dine bağlı Kürtlerin bir bütün olarak davranmaları ve harekete geçmeleri ve birleşik bir Kürt ulusu-devleti oluşturabilmelerinin maddi koşulu yoktu.[5] Dolayısıyla bu dönemde Kürtlere “ulus olma hakkı”, Kürt aşiretlerine dışarıdan, İngiltere, Fransa ve ABD tarafından verilmeye çalışılan bir “haktı”.

Bu dönemde Türklerde ulus bilinci tam olarak gelişmemişti. M. Kemal ve yakın arkadaşlarının, Anadolu’nun işgaline karşı yürüttükleri direniş, kurtuluş mücadelesi Türk milliyetçiliğine dayanmıyordu. Müslüman ahali kendisini Osmanlı İmparatorluğu tebaası olarak görüyor ve Müslüman kimliğiyle hareket ediyordu. Tepkileri de ağırlıklı olarak Sevr anlaşmasıyla oluşturulmak istenen Ermeni ve Rum devleti kurulmasına yönelikti. Dolayısıyla, İslam ve “Osmanlı yurtseverliği”, milli mücadelede önemli bir unsurdu.

Kurtuluş savaşının başarıyla sonuçlanması, Mustafa Kemal ve arkadaşlarını yeni bir düzen ve yeni bir devlet gereğiyle karşı karşıya bıraktı. Eski Osmanlı topraklarından kopup gelen; çok etnisiteli, çok kültürlü ve çok mezhepli ( Hanefi, Şafi, Alevi, Bektaşi) yapıdaki Osmanlı tebaasından tek ulus oluşturmaya yönelik yeni bir kimlik geliştirdiler. Müslümanlar arasında birlik-beraberlik duygusu yaratmada dinin oynadığı rolü üstenecek yeni kimlik, Mart 1924’te kabul edilen Anayasa’da; “Türkiye ahalisine din ve ırk farkı olmaksızın vatandaşlık itibariyle (Türk) itlak olunur” şeklinde tanımlandı. Ulus ve devlet oluşumu eş zamanlı olarak yürütüldü. Osmanlı’nın Müslüman tebaasının kimliğinde önemli yer tutan Hilafet ve kanunların şeriata uygun olup olmadığını denetleyen Şerriye ve Evkaf Vekaleti Mart 1924’te kaldırıldı. Aynı gün Tevhid-i Tedrisat Kanunu çıkarıldı. Bu kanunla, toplumun modernleştirilmesi önünde engel olarak duran; tutuculuk, durağanlık ve gericilik simgeleri; medreseler ve dini okullar kapatıldı. Çoğunlukla Türkçenin öğretilmediği dinsel azınlık okulları, yabancı misyoner okulları da kapatıldı. Birkaç dilde yapılan eğitim tek dilde eğitime dönüştürüldü. Yeni eğitim düzenlemesiyle birleşik, modern, akla ve bilime dayanan, laik, eşitlikçi ve ulusal bir eğitim sistemi oluşturuldu. Yeni eğitim sistemi, yeni bir ulus ve yeni bir devlet oluşumunda önemli bir işlev üstlendi.[6] Takvim, alfabe, metrik sistem, soyadı taşıma, medeni kanun vb. reformlar hızla hayata geçirildi. Kadınlar önemli haklara kavuştu.

Yeni ulus ve laik devlet inşasına yönelik devrimleri muhacir nüfus desteklerken en büyük direnç gerici-dinci kesimlerin örgütlü olduğu bölgelerde ortaya çıktı. 1924 ile 1938 arasında patlak veren 18 isyanın 17’si, Doğu Anadolu’daydı ve 16’sı da Kürt isyanıydı.[7] Bunların içinde en önemlisi Şeyh Said isyanıydı. Bu isyanın ardından gelen diğer Kürt isyanları da özü itibariyle, iki dünya görüşünün; Osmanlı döneminden Cumhuriyete uzanan dinci-gerici gelenekçi toplumsal dinamik ile modernist, reformcu, ilerici laik dinamiğin çatışmasıydı.

RAND Corporation ve diğer Amerikan düşünce kuruluşları genç Cumhuriyet döneminin uluslaşma süreci,  ulus devletin getirdi egemenlik anlayışının Soğuk Savaş sonrası ABD’nin bölge politikaları üzerindeki olumsuz etkileri üzerinde çalışmalarını yoğunlaştırmışlardır. Bu çalışmalarda uluslaşma süreci sanki 1938’de sonlanmışçasına ele alınır. Bu tarihten sonra, Soğuk Savaş döneminde de devam eden ve rotasından saptırılan uluslaşma sürecine pek girmezler.

RAND Corporation’un Türkiye ve İslam uzmanı G. Fuller 2007’de yazdığı “Yeni Türkiye“  kitabında; “ … bu günün olaylarını nasıl algıladığımız, büyük oranda Türkiye’nin geçmişini nasıl gördüğümüze bağlıdır” demektedir.[8]  Bugün yaşananları haklı göstermek için de genç Cumhuriyet döneminin tarihsel olaylarını ABD’nin güncel politikalarına uygun biçimde çarpıtır. Yakın tarihi revize etmeye yönelir. Diğer ABD düşünce kuruluşları da Fuller’in izinden gider. “Kemalist dönemde, Osmanlı sonrası devlet Batılılaşmış, homojen, etnik temelli bir ulus-devlete dönüştürmüştür”[9] teziyle genç Cumhuriyeti homojen ve etnik bir ulus devlet olarak tanımlarlar. Türkiye’nin toplumsal yapısına ilişkin (etnik kimlik ve mezheplerin demografik durumu, yaşadıkları bölgeler, siyasi düşünceleri vb.) ayrıntılı verilere sahip bu kuruluşlar, Osmanlı topraklarından zorunlu göç ile Anadolu’ya gelen farklı etnik yapıdaki ve inançtaki Müslüman ahalinin, tek bir etnik kimlik altında toplamanın ve onları homojenleştirmenin imkânsızlığını bilmektedir. Bilinçli bir şekilde,  Anadolu’da henüz etnik kimlik bilincinin ortaya çıkmadığı bu dönemde, “Türklük” üst kimliğini “etnik Türkleştirme” olarak sunarlar. Böylelikle ABD’nin günümüz Türkiye’sine biçtiği modele uygun bir yakın tarihi yazımı yaparlar. Soğuk Savaş döneminde ABD’nin ideolojik, politik ve maddi olarak destekleyip gelişimine katkı sağladığı Türk Irkçılığının şoven-asimilasyoncu politikaları ile genç Cumhuriyet dönemi uluslaşma anlayışı özdeşleştirilir. Soğuk Savaş döneminde Kürt halkına yönelik ırkçı şoven politikaların yol açtığı ayrımcılıklara göndermede bulunarak Osmanlı’nın toplumu etnik kimliğe göre ayrıştırmadığı, bilakis bütünleştirdiğini söylerler. Osmanlının tebaa ve yurt anlayışını överler:

 “Osmanlıcılık, İslami fikirler ile Batılı Aydınlanma fikirlerini sentezlemeye yönelik bilinçli bir çabayı temsil ediyordu. Sultan’a veya kişinin mensup olduğu millete (etnik-dini topluluk) değil; Osmanlı devleti içinde yaşayan bütün halkların ortak mülkü olan ve geleneksel yerel, etnik ve dini kimliklerin üstünde olan bir Osmanlı vatanına (anayurt veya ülke) bağlılığa çağırıyordu. Bu, herkes için yasal eşitlik vaat eden, yeni bir ortak Osmanlı vatandaşlığı kavramıydı.”[10]

Günümüzde, AKP ve İslami çevreler “Yeni Osmanlıcılık” söylemiyle bu anlayışı savunur. Bir kısım liberal çevreler de Kürtlerde ortaya çıkan ulusal bilinci, ayrılıkçı düşünceyi Cumhuriyet’e, uluslaşmaya bağlarlar ve Osmanlının “vatandaşlık” anlayışından övgüyle bahsederler.

Devam edecek…

 

[1]Rôle des flux migratoires et des réfugiés dans la construction d’un État, La Turquie, Stéphane de Tapia, http://horizon.documentation.ird.fr/exl-doc/pleins_textes/pleins_textes_7/autrepart/010015546.pdf

[2] La Turquie, Marcel Bazin, Stéphane de Tapia,Armand Colin, 2012, s 55

[3] A.g.e, s 98

[4] Kürt Sorunu Kökeni ve Gelişimi, Kemal Kirişçi – Gareth M. Winrow,Tarih Vakfı Yurt Yayınları, 1997, s 83

[5] A.g.e, s 90

[6] A.g.e, s 99

[7] Türkiye Cumhuriyeti’nde Ayaklanmalar (1924-1938),Türk Genel Kurmayı

[8] Yeni Türkiye Cumhuriyeti: Yükselen Bölgesel Aktör, Graham E. Fuller,Timaş Yayınları, 2011, s 52

[9] A.g.e, s 45

[10] A.g.e, s 56

Benzer yazılar

Yanıt verin.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Time limit is exhausted. Please reload CAPTCHA.

Do NOT follow this link or you will be banned from the site!