Genelge ile dinci darbe!-Ömer Faruk Eminağaoğlu

Demokrasi ve hukuk devleti gelinen aşamada o kadar korumasız ki…

 

Anayasa’nın üstelik değiştirilemez nitelikteki maddesi, bir genelge ile devre dışı bırakılabiliyor. Anayasa artık iktidardaki güç için, hiçbir sınırlama veya bağlılık ifade etmiyor. Demokrasinin vazgeçilmezi olan siyasi partiler, bu duruma sessiz kalabiliyor. Demokrasi ve hukukun üstünlüğü için var olan yargı, zamanında ve etkin bir denetim gerçekleştirmekten, basın ise gerçekleri topluma aktarmaktan uzak duruyor. Yasama organında, iktidara rağmen herhangi bir işlem gerçekleştirilemiyor. Hükümet, etkin bir hukuksal denetime tabi tutulamıyor.

 

Böyle olunca, topa, tanka, tüfeğe, askere ya da dipçik gibi kullanılan yargıya bile gerek olmadan, artık etkin bir hukuksal ve demokratik direnç te ortaya çıkmayınca, bir genelge ile darbe gerçekleştirdi ki, AKP’nin hazırlanıp attığı bu adım, alanında da bir ilk!

 

Cuma genelgesi

1 Kasım 2015 seçimleri sonrasında 64 üncü hükümet kurulduğunda Başbakan Davutoğlu, yapacakları düzenleme ile, Cuma namazı konusunda yaşandığını ileri sürdüğü sorunların ortadan kaldırılacağını ifade etti. Ancak yaşanan sorunların ne olduğu, ne zamandan beri ve nasıl yaşandığı açıkça ortaya konulmadı, konulamadı!

 

Bunun sonrasında da 08 Ocak 2016 Cuma günlü Resmi Gazete’de, “Cuma namazının çalışma saatlerine denk gelmesi durumunda, kamu kurum ve kuruluşlarında çalışanlardan isteyenlere, çalışma kaybına neden olmaksızın izin verilir” ifadelerinin geçtiği, Başbakan imzalı bir genelge yayınlandı.

 

Genelge ile yapılan din ve inanç sömürüsü

Türkiye; kuruluş, Cumhuriyetin ilanı ve laikliğin yaşama geçirilmesi şeklindeki birbirini izleyen adımlar ile hak ve özgürlüklerin etkin yaşanabildiği bir ülke konumuna gelmiştir. Cumhuriyetin niteliklerinin vazgeçilmezliği yanında, bu nitelikler içerisinde de özellikle demokrasi, laiklik ve hukuk devleti özel bir değere sahiptir.

 

Türkiye, demokratik ve laik bir hukuk devleti olmakla, evrensel ilkeler çerçevesinde din ve inanç özgürlüğünü koruma altına almıştır. Bu koruma nedeniyledir ki, ülkede herkes din ve inanç özgürlüğünü yaşayabilmektedir. Laikliğin olması da, bu özgürlüğü yaşamanın güvencesi ve de temelidir.

 

Türkiye Cumhuriyeti’nde, din ve inanç özgürlüğü konusunda, bugüne kadar Cuma namazları ile ilgili yaşanan bir sorun mu ortaya çıkmış… Elbette böyle bir şey söz konusu değil. Kaldı ki cuma namaz saati değişmez bir saat te değil. Bunu eski Diyanet İşleri Başkanı Mehmet Nuri Yılmaz da ifade ediyor. Cuma namazının, çalışma saati gözetilerek kıldırıldığını, Cumhuriyet döneminde bugüne kadar, bu yönden hiçbir aykırılık yaşanmadığını, bunun herhangi bir yönden sorun da yaratmadığını açık açık ifade ediyor.

 

Kişiler, din ve inanç özgürlüğünü kuşkusuz kendi özel alanlarında kullanabiliyor. Bu anlamda, bugüne kadar Cuma namazı konusunda herhangi bir sorun da yaşanmamış. Kaldı ki, laik bir devlette, devlet kendini dine göre düzenlemek değil, dinsel alan devletin laik yapısı gözetilerek biçimlenmek durumundadır. İktidarın tutumu, çok açıkça din ve inanç sömürüsüdür.

 

Sorumluluk sadece iktidara ait değil

İktidarın, din ve inanç sömürüsünü bu kadar açıkça yaptığı bir konuda, üstelik bu konunun bağlayıcı bir çok yargı kararı ile, din ve inanç özgürlüğü içinde kalmadığı, laikliğe aykırı olduğu, din ve inanç sömürüsü oluşturduğu da ortaya konulmasına, o kararlara dayanak mevzuatın da halen geçerli olmasına rağmen, bugün tüm bunlar yaşanıyorsa, kuşkusuz bu noktada saldıran irade yanında, o iradeye alan yaratılmasını da sorgulamak gerekiyor.

 

Saldırı ve sessizlik

AKP, 2001-2008 yılları arasındaki eylemleri nedeniyle, 2008 yılında, demokratik ve laik cumhuriyet ilkelerine aykırılığın odağı olduğu tesbiti yapılmış bir siyasi parti. 2008 yılındaki bu karara konu eylemlerini de, anılan karar sonrasında da tekrarlamış, hatta çeşitlendirerek artırmış, bu haliyle iktidar ve kamu gücü de kullanmış ve halen de kullanmakta olan bir siyasi parti. Böyle olunca söz konusu genelgenin ortaya çıkması, kuşkusuz o bünyeye aykırı değil!

 

Genelge yayınlanmadan önce de, yayınlandıktan sonra da, akademik dünyadan, hukuk dünyasından, demokratik kitle örgütlerinden, basından, etkin bir ses ortaya çıkmıyor.

 

Türkiye Barolar Birliği’nin, kendisini sadece avukatların meslek sorunlarına hapseden bir kurumun da gerisine düşürmeden, hukukun üstünlüğünü ifade için öne çıkması, sesini eylemlerle duyurması, hukuk ve demokrasi içindeki adımlarla da ortaya koyması hala bekleniyor.

 

Dünyanın en büyük barosu nitelemesini, çalışmalarında övünç kaynağı olarak ortaya koyan ve bu nedenle ayrı bir konumda olduğunu her seferinde ifade eden İstanbul Barosu, üstelik böyle bir konuda suskun kalmayarak, laik bir hukuk sisteminde, dünyada yine başkaca örneği görülemeyecek bir durumu kuşkusuz yaratmamalı.

 

Üniversitelerde, nerde, kim, nasıl bir ses ortaya çıkarıyor. Bu da bilimsel özgürlüğü ve akademik duruşu gösteriyor.

 

Basın ne derecede, özgürce, gerçekleri halka anlatma iradesi sergiliyor.

 

Demokratik kitle örgütlerinde, hele hele sendikalarda kimin sesi duyuluyor. 1970’lerin Türk-İş’i bile, o dönemde 1 inci MC hükümetinin din sömürüsü ile yaptığı aynı işlemde hareketsiz kalmayıp söz söylerken, dava açıp böyle bir adımı engellerken, bugün bırakın Türk-İş’i, devrimci sendikalardan da ses seda çıkmıyor. Mevcut iktidar eksenli sendikalar da, hükümetin böyle bir adım atması için, konuyu toplu iş sözleşmeleri sırasında gündeme getirmekten uzak durmuyor!

 

Laikliğe aykırılıkta buluşan siyasi partiler

Böyle bir konu ilk kez 1970’lerde 1 inci MC koalisyon hükümeti döneminde gündeme geliyor ve gerçekleştiriliyor. Bugün Başbakan tarafından yapılan işleme, iktidar partisi dışındaki TBMM’deki diğer siyasi partiler de karşı tavır geliştirmiyor, karşı bir davranış ortaya koymuyor. Demek ki 1 inci MC hükümetinin de gerisine düşülmüş bir siyasi tablo söz konusu.

 

Siyasi partiler, kuşkusuz demokrasi için olmazsa olmaz ve vazgeçilmez. İktidardaki parti dahil TBMM’de temsil edilen tüm siyasi partileri aynı noktada buluşturan ise, ne kadar üzücü ki, demokrasi çaba ve azimleri değil, bu olaydaki laiklikle bağdaşmayan konuya, aynı pencereden bakmaları!

 

Laiklik olmadan nasıl bir demokrasi olabilir ki! TBMM’deki siyasi partilerin hepsinin böyle bir konuda suskun kalmaları, artık hepsinin varlık nedenlerinden, demokrasiden uzaklaşmaları demek. Anayasanın üstelik değiştirilemez nitelikteki laiklikle ilgili maddesini, bir genelge, devre dışı bırakıyorsa, anayasaya ne gerek veya anayasanın herhangi bir maddesinin değişmez nitelikte olduğunu hüküm altına almaya ne gerek!

 

Anayasa yönünden ortaya çıkan bu aykırılığın fazlası, CHP yönünden söz konusu. CHP’nin temel değerleri arasında kuşkusuz laiklik yer alıyor. CHP, altı ok’u ile var ve altı ok ta asla değiştirilemez. CHP’nin, değiştirilemez ilke ve değerlerine, altı ok’u ile bağdaşmayan böyle bir konudaki aykırılığa, CHP’den ses çıkmıyor! Bırakın karşı duruş, irade veya eylemi, destek niteliğinde açıklamalar bile yapılıyor.

 

Siyasetin hala 12 Eylül kurallarıyla yapılması bu olayda da kendisini gösteriyor. CHP dahil TBMM’deki partilerin görevdeki örgütleri, milletvekilleri, yönetim organları açıkça tepkilerini ortaya koyamıyor. Hatta CHP’nin en büyük karar organından gerçekler saklanarak, böyle bir yönetim Kurultay’da tekrar seçilebiliyor!

 

Yaşanılan, yeni bir laiklik yorumu değil, laikliğin vazgeçilmez olmaktan çıkartılması, islami bir rejim uygulamasıdır.

İktidar partisi karşısındaki en büyük güç olan ana muhalefet, laikliğe aykırılığı sabit olan bir olayda, iktidar ile aynı davranış içerisinde bulunuyorsa, bunun anlamı sorgulandığında, gerçekler açıkça ortaya çıkıyor. İktidarın karşısındaki gücün, sessiz kalması, iktidarı denetlemekten uzak durması, din sömürüsü karşısında tavır almaması demek, artık laikliğin farklı yorumlandığı değil vazgeçilmez değer olmaktan çıktığı, din sömürüsünden kimsenin uzak durmadığı, laikliğe aykırılık ortak paydaşında buluşulduğu demektir. Anayasanın değişmez bir maddesi, bir genelge ile bu duruma düşüyorsa, yaşanan ancak adı konulmaktan uzak durulan rejim, kuşkusuz anayasada yazılı olan rejim değil, artık islami bir rejimdir.

 

AKP çizgisindeki medya nasıl ki AKP güdümünde veya gözlerinin içine bakarak hareket ediyorsa, bu olayda bu durumun genelleştiği de görülmüştür. Kimse CHP yönetimi de dahil bir başka partinin bu konudaki aykırı davranışını net ve kararlı bir biçimde ortaya koymuyor, koyamıyor. ADD bile görünürde bir açıklama yapmakla yetiniyor.

 

Dinci darbenin dinci anayasasına doğru

12 Eylül 1980 faşist darbesi gerçekleştiğinde, darbe konseyi, 1961 Anayasası ile çatışan kararlarının, Anayasa değişikliği sayılacağını ifade etmiş ve darbe dönemindeki uygulama böyle sürmüştür.

 

Şimdi AKP hükümeti, bir genelge ile Anayasa’nın değişmez maddesini devre dışı bırakabiliyorsa, ortaya çıkan bu sonuç 1980’de yaşananla aynı nitelikte olup, şimdi karşı karşıya olunan ise kuşkusuz dinci bir darbedir.

 

Faşist darbe, o dönemde kendi anayasasını hazırlamış olup, bugünde hala o yönetimden kalan kurallarla siyaset yapılmaktadır.

 

İşte şimdi o siyaset kurallarıyla işleyen süreçte, laikliğe ve demokratik Cumhuriyete aykırılığın odağı olup, bu durumuyla iktidar gücü kullanan siyasi partinin gerçekleştirdiği bu dinci darbe ortamında, bu genelge ile görüldüğü üzere, laikliğe aykırılıkta buluşan TBMM’deki siyasi partiler, anayasanın değişmez maddelerine sahipleneceklerini ifade etmelerine rağmen, bir genelge karşısındaki tutumlarını böyle de ortaya koymakla, bu beyanlarının sözde kaldığı açıkça görülmekte olup, içine girilen sürecin, dinci darbenin dinci anayasasının yapılma süreci olduğu ortadadır.

 

Durum böyle olunca, aydınlık yarınlar için, zaman, hukuk ve demokrasi içinde, söylem değil, eylem zamanıdır.

Benzer yazılar

Yanıt verin.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Do NOT follow this link or you will be banned from the site!