Gerçek Demokrasi ve Barolar -Av. Mehdi Bektaş

            Köy Enstitülerin babası İsmail Hakkı TONGUÇ:  

“Demokrasinin iki çeşidi vardır.

  Biri zor ve gerçek olanı, öbürü de kolay olanı, oyun olanı….

  Topraksızı topraklandırmadan, işçinin durumunu sağlama bağlamadan, halkı esaslı bir   

  eğitimden geçirmeden olmaz birincisi, köklü değişiklikler ister.

  Bu zor demokrasidir, ama gerçek demokrasidir.

  İkincisi kağıt ve sandık demokrasisidir. Okuma yazma bilsin bilmesin; toprağı, işi olsun   

  olmasın, demagojiyle serseme çevrilen halk, bir sandığa elindeki kağıdı atar. Böylece kendi   

  kendini yönetmiş sayılır. Bu oyundur, kolaydır.

 Amerika bu demokrasiyi yayıyor işte.

 Bizde demokrasinin kolayını seçtik. Çok şeyler göreceğiz daha…”  der.

            İnternette dolaşan bu yazıyı bir arkadaşım göndermiş, çok beğendim.

            Bu ülkenin bilimcisi, tarihçisi, sosyoloğu, hukukçusu, eğitimcisi, sağlıkçısı, tıpçısı, ekonomisti, mühendisi yani okumuş aydınlık yüzlü insanları, meşrutiyetten bu yana bu ayrımı düşünür, tartışır, gerçek demokrasinin kurulması için uğraşır durur, tutuculuğun ve gericiliğin direnişi karşısında bir arpa boyu yol alamaz, tersine  kazanımlarını birer birer günümüzde olduğu gibi kaybeder.    

            Aslında meşrutiyeti ilan ettirenler ve laik Türkiye Cumhuriyeti’ni kuranlar, bu işin farkındadır. Gençliği  laik ve bilimsel düşünceyle eğitmek, köylüyü topraklandırmak,   üretimi ve üreticiyi desteklemek, tüketimi dengelemek, hayvancılıkta, ziraatta, sanayide emeği kooperatiflerle, sendikalarla, birliklerle toplumsallaştırarak, meslek ve zanaatı geliştirerek, ulusal ekonomiyi büyütmek, üniter devlet yapısını güçlendirerek, ekonomik, sosyal, kültürel yönden ülkeyi ve halkı kalkındırarak siyasal yönden gerçek demokrasiyi kurmanın alt yapısını oluşturmaya çalışırlar. Harf devrimi ve eğitim birliği ile eğitimde köklü değişiklik yaparlar, tarımda, ziraatta, hayvancılıkta, sanayide bilimsel yöntemlerle çalışmayı ve üretmeyi planlarlar, çiftlikler, haralar, fabrikalar açarak, kara ve demir yolu ağını büyütüp geliştirerek, demir ve deniz taşımacılığını öne alarak köylü toplumu sanayi toplumu yapmak için uğraşırlar.

            Bu çağdaş gelişmeye ilk darbeyi “laiklik dinsizliktir” diyen çeteler vurmaya kalkar, ezilirler. Köylüyü Topraklandırma Kanunu’na, toprak ağası olan Adnan Menderes önderliğinde liberal görünümlü Demokrat Parti karşı çıkar; halkı kültürel faaliyetlerle eğitmeye kalkan  kültür örgütü Halkevlerini kapatır.  Kutsal kitabı insanlarımız anlayarak okusun özünü kavrasın diyerek Kuran’ın Türkçeye çevrilmesine, ezanın Türkçe okunmasına savaş açar, laikliği hedefe koyarak dini istismara yönelir, köylünün kalkınmasında ve aydınlanmasında öncülük yapan Köy Enstitülerinin kapısına kilit vurur, camileri, tarikatları, cemaatleri siyaseten kullanır,   halkı inanç ve etnik yönlerden ayrıştırarak ulusal birliği bozmaya kalkar, emperyalizmle işbirliği içinde yerli ve ulusal sanayiyi baltalar, uçak ve silah fabrikalarını işlemez duruma getirip fiilen kapatır, Kore’ye meclis kararı olmadan asker gönderir, NATO’ya girerek gerçek demokrasi yerine sandık ve kağıt demokrasinin önünü açar, “söz milletindir” diyerek demagoji ile milletin egemenlik hakkını ortadan kaldırmaya, tek parti diktasını kurmaya çalışır.     

            Ordunun alt yapısını oluşturan genç Kemalist subayların girişimi,  laikliği benimsemiş toplumsal kesimlerin desteği ile 27 Mayıs ihtilali gerçekleşir. Türk toplumunun tarihsel olarak gördüğü, kuvvetler ayrılığını (yasama, yürütme, yargı), ekonomik, sosyal ve bilimsel gelişmeyi, yargı bağımsızlığını, üniversite ve TRT  özerkliğini, çift meclisli (millet meclisi ve senato) parlamenter sistemi esas alan, planlı kalkınmayı hedefleyen, üretici birliklerin, grevli ve toplu sözleşmeli sendikaların oluşumuna, meslek kuruluşlarının örgütlenmesine, düşün ve sanat özgürlüğünün yayılmasına, basın ve yayın özgürlüğünün gelişmesine, herkesin kanun önünde eşitliği ilkesine dayanan 1961 Anayasası’nı halkın onayı ile yürürlüğe koyar, gerçek demokrasinin kurulması için yeni bir süreci başlatır.   

            Bu süreç,  AP iktidarı, 12 Mart Muhtırası, milliyetçi cephe (AP-MHP-MSP) hükümetleri, 12 Eylül faşist darbesi, ANAP ve AKP iktidarlarıyla ters yüz edilir.  Çift meclis tek meclise, kuvvetler ayrılığı kuvvetler birliğine, okullar mahalle mektebine, üniversiteler medreseye dönüştürülür, laik temel eğitim dini eğitime evirilir, yargı bağımsızlığı, yargıç yansızlığı ortadan kalkar, gerçek demokrasi kağıt ve sandık demokrasisine çevrilir.  Laik Cumhuriyeti ve ilkelerini korumakla görevli ordu, halkın can, mal, düşünce ve inanç güvenliğini sağlamakla yükümlü jandarma ve polis, Türk ulusunun değil dinci ve gerici iktidarın silahlı gücüne dönüşür.     

            Bu gelişme ve dönüşüme karşı koymaya kalkan yurttaş, kuruluş iktidarın hedefidir.   Sorumsuz başkanlarının yönlendirmesiyle AKP iktidarı, jandarmayı ve polisi kullanarak, yargıyı HSK eliyle baskı altına alarak, yandaş basın ve yayın organlarını, şirketleri, kişileri devlet kesesinden besleyerek, dini söylem ve eylemlerle halkın aklını karıştırarak, iş, ekmek, eşitlik, özgürlük, demokrasi, çağdaş eğitim, sosyal güvenlik, sağlık ve yaşanabilir bir çevre isteyenlere savaş açar.  

            Bu savaşın son hedefi gerçek demokrasi organlarından olan, yargının kurucu unsuru bulunan, diz çöktüremediği barolar ile  kamu kurumu niteliğindeki meslek örgütleridir.  Pandemi (virüs salgını) nedeniyle ilk sıraya Baroları alması, diğerlerine bir şey yapılmayacağı anlamına gelmez. Baroları hallettikten sonra sıra, iktidarın tutum ve davranışlarına karşı Anayasa’dan ve kuruluş yasalarından doğan hak ve yetkilerini kullanarak görevlerini yapan TTB, TMMOB, TEB gibi meslek örgütlerine gelecektir, bundan kimsenin kuşkusu olmasın.

            Demokrasi, özgürlük, eşitlik, adalet diyerek iktidara gelen, kutsal değerleri istismar ederek hazineyi yağmalayan, yolsuzluk, hırsızlık batağına batan iktidarlar,  halka ve yargıya hesap vermemek için sertleşerek despotik bir yönetim kurmaya yönelirler, kendi bindikleri dalı keserler. Meslek kuruluşlarına savaş açmaları, operasyon yapmaya kalkmaları, korkunun ve şaşkınlığın ip uçlarıdır.

            Neymiş efendim, İstanbul, Ankara, İzmir gibi büyük kentlerde meslek örgütlerinin çalışması ve faaliyetleri hukuka uygun değilmiş, iktidarın ayak bağıymış, kongrelere katılan gruplar yönetimde adil biçimde temsil edilmiyormuş, bunun için yetki ve görevlerini, örgütlenmelerini, kongrelerini bir düzene koymak gerekirmiş ve bunu yapacaklarmış.  

            Meslek kuruluşlarının, derneklerin, iktidarın kamu yararına aykırı idari işlemlerinin iptali yürütmelerinin durdurulması için yargıya başvurmalarını ortadan kaldırmak, kongrelerine müdahale ederek, yönetimlerini şekillendirerek mesleki birliklerini, dayanışmalarını, etkinliklerini, toplumu aydınlatmalarını önlemek derdindeler. Meslek kuruluşlarının merkezlerini sustursalar da üyelerini susturamazlar. Çünkü bu kuruluşların üyeleri iktidarın elinde tuttuğu devlet hazinesinden aylık ve ücret almazlar, kendi öz güçleriyle ve alın teriyle ayakta dururlar, ekonomik olarak diz çöktürmek pek mümkün değildir.  Meslek kuruluşlarının ve işçi sendikaların üretimden gelen gücü vardır, akıllı iktidarlar bu gücü denemeye kalkmazlar.   Baroların burada özel bir yeri vardır, barolar yargının kurucu unsurudur, yargı bölünemezse barolarda bölünemez.

            İktidar, her sıkıştığında, İş Bankasını ele geçirmeyi, Atatürk’ün İş Bankası’ndaki hisselerine el koymayı, Ayasofya’yı ibadete açmayı, meslek örgütlerini ve işçi sendikalarını etkisizleştirmeyi gündeme getirmekte, işçi sendikalarına yönelik “kıdem tazminatı”, “esnek çalışma”, “özelleştirme ve taşeronlaştırma” konularını, meslek örgütlerinin seçim sistemini tartışmaya açarak,  yalan ve demagoji ile halkın kafasını bulandırarak emellerini gerçekleştirmeye çalışmaktadır.

            Toplumun nefes alacağı, haksızlıklara, adaletsizliklere, zulme karşı koyacağı hukuksal bir alan bırakmamışlardır. Pandemiden (virüs salgını) yararlanarak her türlü hak ve özgürlüğü kısıtlamayı, muhalif basın yayın organlarını idari para cezalarıyla yıldırmayı, iktidarı ve iktidarın başını eleştirmeyi suç sayarak ceza yağdırmayı mücadele çizgisi haline getirmişlerdir. Yargıyı, orduyu, güvenlik güçlerini elinde toplamış, meclisi etkisizleştirmiş, kamu bankalarının mal varlıklarına Türkiye Varlık Fonu altında el koyarak kanunla değil kanunnamelerle ülke yönetmeyi alışkanlık haline getirmişlerdir. Bu boşa bir çabadır, bu böyle gitmez, gün gelir devran döner eden ettiğini bulur.

            Somuta gelirsek barolar niye iktidarın hedefidir. Çünkü barolar yargının kurucu unsurudur. Mahkeme, iddia, savunma ve karar makamlarından oluşur. Ceza davasında İddia makamını savcı ile  katılan mağdur şikayetçi ve avukatı; savunma makamını sanık ve avukatı, karar makamını yargıç ya da yargıçlar kurulu (heyet) temsil eder. Hukuk ve idari davalarda  davacı ile avukatı, davalı ile avukatı  vardır. Savunmasız iddia karar olursa, buna karar değil ferman denir. Savcı iddia edecek etkisizleştirmiş savunma gereğini yapamayacak, yargıç savcının mütalaasına davacının iddiasına bakarak karar verecek. Bir hukuk devletinde bu olacak iş midir?  Sanığı mahkeme önüne getirene kadar sudan çıkmış balığa çeviriyorsunuz, birde avukatını etkisizleştirerek mahkum ediyorsanız, buradan adalet çıkar mı? Savunmasız adalet zulümdür, kimseyi inandıramazsınız.  İktidar, kendilerine yönelik suçlamalarda savcıyı, yargıcı baskı altına alarak, savunmayı susturarak aklanmaya çalışıyor. 17-25 Aralık yolsuzluk, rüşvet işleri soruşturması ne oldu? Fetullahçı çetenin tezgahı denerek yandaş savcı ve hakimlere kapattırıldı. Bir çete bir suçu ortaya çıkarmışsa o suç ortadan kalkar mı? Çete ayrı, ortaya çıkardığı suç ayrı soruşturma konusudur. Çeteyi de yargılarsın, çetenin ortaya çıkardığı suçu da araştırır, sorumlularını yargı önüne çıkarır yargılarsın. Bunlar ne yaptı iş ve suç ortağı çete mensuplarını yargılarken, kendi işledikleri suçtan kurtulma yolunu seçtiler. Bu böyle kalmaz, iktidar değiştiği zaman yargı harekete geçer 17-25 Aralık yolsuzluğuna katılanları, bunu örtbas eden savcı ve yargıçları da adaletin önüne çıkarır.  İşte avukatların meslek örgütü barolar bu ve benzeri olayların üstüne gidilmesini ısrarla istedikleri için suç örgütü haline gelmiş iktidarın hedefindedirler. Ayrıca barolar kimsesizlerin kimsesi, güçsüzlerin sığınağıdır. Çevre katliamına, töre cinayetlerine, kamuyu zarara sokacak her türlü faaliyete karşı duran baroları; üye, yönetim ve barolar birliğine gönderecek delege sayılarını değiştirerek etkisizleştirmek derdindeler.

            Türkiye Barolar Birliği başkanı ve bazı avukatlar, “Ortada meclise sunulmuş bir tasarı yok, neyi protesto ediyorlar, adalet bakanıyla görüşmelerle yapıyorduk, görüşmelere katılmadılar” diyerek Ankara’ya gelen, 300 metre yürüyerek otobüslerle Anıtkabir’e gitmeyi, Atatürk’ün huzuruna çıkmayı amaçlayan 60 baro başkanını eleştiriyorlar, bazıları da bu eylemin arkasında CHP’nin ve lideri Kemal Kılıçdaroğlu’nun olduğunu iddia ediyor. 

            Anadolu’da bir söz vardır:  “Perşembenin gelişi Çarşamba’dan bellidir”.  Ne tasarısı bekliyorsunuz, aha sundular. Bunların “Fetullahçı Çete” den öğrendiklerini yaptıklarını bilmiyor musunuz?  Önce haberi yandaş basın ve yayın organlarında yayıyorlar, sonra cemaat temsilcilerinden oluşan meclis grubunu harekete geçirip şıp şak  yöntemiyle tasarılarını kanunlaştırıyorlar. Bunu ülkenin sade yurttaşı biliyor da sizler bilmiyor musunuz?  “Atı Çalan Üsküdar’ı Geçecek” sizde arkasından koşacaksınız öyle mi, kolay gelsin… Danıştay’ın kuruluş yıl döneminde “edepsiz” suçlamasının muhatabı nasıl süt dökmüş kediye döndü, anlamadım. Derler ki ya büyük bir açığı var ya da büyük bir vaat aldı. Bir insan düşüncesini, iradesini, omurgasını kaybetmişse ne yapsan, ne söylesen boştur, düzelmez. Reise ağıza alınmayacak sözleri söyleyen Devlet Bahçeli ile Süleyman Soylu’nun çark etmesiyle ikbal ve istikballeri parmak ısırtıyor. Birlik başkanı içinde, en fazla “olmaz ya der, parmağımızı ısırırız”…

            Tasarı Meclise sunuldu. İzleyip bakacağız, neler olacak? Tasarıda çoklu baro önerisi var. Vallahi iyi olur, avukat kendini nasıl hissediyorsa o baroya kaydolur. Artık şeriatçı baro,  laik baro,  komünist baro özel girişimci liberal baro, milliyetçi baro sosyalist halkçı baro, ulusalcı baro, etnikçi baro gibi nitelemelere uygun, hatta Fenerbahçeli, Beşiktaşlı, Galatasaraylı barolarımız olur. Herkes tekkesinde çalışır, çoklu baro çoklu hukuk yaratır, birinin ak dediğine diğeri kara der, böylece hukuk sistemimiz gelişir, el keseni, ayak kıranı, göz çıkaranı, küçük çocukları evlendirenleri, doğayı tahrip edenleri, suları, dereleri kurutanları, canlıların yok edenleri, töre cinayetlerini olumlayan barolar olur.

            Bu öneride bulunanların akıl sağlığından şüphe etmek lazım.  Öncelikle Anayasasının 1,2,3. Maddelerinde Türkiye Cumhuriyeti’nin demokratik, laik, sosyal hukuk devleti olduğu yazılıdır. Barolar bir meslek örgütüdür. Meslek örgütü içinde farklı düşüncede ve inançta insanlar olur, ancak farklı düşünce ve inançta ayrı örgütlenme söz konusu olamaz. Çünkü meslek örgütleri bir siyasal örgüt değildir, aynı mesleği yapanların örgütüdür, kamu hizmeti görürler.  Kaldı ki farklı görüşler grup olarak baro içindedirler,  ayrıca dernek kurabilirler, kuranlarda vardır.

            1974 yılından beri üyesi olduğum Ankara Barosu içinde, Demokratik Sol Avukatlar Grubu, Çağdaş Avukatlar Grubu,  Meslekte Birlik Grubu gibi guruplar hep var olmuştur, son yıllarda buna Yurtsever Avukatlar Grubu, Milliyetçi Avukatlar Grubu, Adalet ve Hizmet Grubu gibi gruplar da eklenmiştir. Bu gruplar tek başlarına ya da ittifaklar kurarak kongrelere katılırlar, söz alıp eleştirilerini yapıp konuşurlar. Avukatlar tek başlarına ya da bir listede yer alarak yönetim organlarına, barolar birliği delegeliğine aday olabilirler.  Seçimlerde ağırlıkla listelere oy verilse de kazanan avukat aldığı oya göre seçilir. Bu duruma göre bir listedeki adayların tamamı seçilebileceği gibi, diğer listelerden de seçilenlerle karma bir yönetim olabilir. Bu seçim Anayasa’nın 67. maddesinde yer alan “Temsilde adalet, yönetimde istikrar” ilkesine uygundur.

            Deniyor ki İstanbul, Ankara, İzmir gibi büyük şehirlerin delege sayısı diğer il barolarından fazladır. Bu doğal değil mi? Delegeleri barolar üye sayısına göre belirlemektedir. 100 üyesi olan baro ile 10.000 üyesi olan baro aynı sayıda delege gönderecek değildir. Milletvekili seçimi de böyle olmuyor mu? İstanbul, Ankara, İzmir’in milletvekili sayısıyla  Artvin’in, Bartın’ın, Yozgat’ın milletvekili sayısı aynı mı? Önce her il için birer milletvekili sayısı ayrılıyor, geri kalan sayı ülke nüfusunu bölünerek bir milletvekili çıkarmak için gerekli nüfus miktarı bulunuyor. İlin nüfusu  bu miktara bölünerek kaç milletvekili çıkaracağı hesap ediliyor. Barolarda aynı durumda, üye sayısına göre birlik kongresine göndereceği delege sayısı belirleniyor. Baro başkanları doğal delege oluyor,  böylece “temsilde adalet yönetimde istikrar” gerçekleşiyor. Burada haksızlık nerede?  Bir meslek kuruluşunda seçime katılan her grup yönetimde yer alsın diye bir şey mi var?  O zaman bu prensibi parti kongrelerinde, hükümet oluşumunda uygulamak gerekir. Böyle bir durumda parti içinde hükümette istikrar olur mu? Birbirine karşıt görüşler nasıl bir arada çalışacak. Belirli bir protokolle kurulan koalisyon hükümetleri bile çekilmez oluyor.  Hele  hiçbir partiye, parti içi muhalefete tahammüllü olmayan AKP liderinin barolar için temsilde adalet ve demokrasi adına canhıraş çalışması göz yaşartıyor.

            Memleketin bütün sorunlarını çözdüler de baro yönetiminin oluşumu, Türkiye Barolar Birliğinin delege yapısı mı kaldı? Dert etmesinler barolar kendi iç sorunlarını kongre kararlarıyla kendileri çözer ve çözüyorlar.

            Birde avukatın kılık ve kıyafetlerine taktılar. Dertleri, kadın meslektaşlarımızın başına tarikatların istekleri doğrultusunda türban geçirmek, laiklik olanlar olmayanlar ayrımıyla, dış görünüşe bakarak avukatlar arasında ikilik çıkarmak, baroyu ve yargıya olan saygınlığı azaltmaktır. Dış görünüşe bakarak aydınlanma düşmanlığı yaptırmak, baroda tutucu ilerici karşıtlığı yaratmak… Dertleri avukatın kılık kıyafeti değil türban istismarıdır. Bu meslek bir düzen ve saygınlık içinde yapılacaksa, adalet etkin kılınacaksa, ortak resmi bir kıyafetin olması zorunluluktur. Bu durum yasayla, barolar birliği kongre ve Anayasa mahkemesi kararlarıyla belirlenmiştir. 

            Bunların işi gücü laik demokratik cumhuriyeti, inanmadıkları insan hakları ve demokrasi söylemini kullanarak içten içe çürütmektir. Baroların bütünlüğünü ve birliğini bozmak, hem yargının hem de ülkenin bütünlük ve birliğini bozmaktır. Bu gerici, faşist, despotik saldırıya boyun eğilemez, her ortamda ve koşulda karşı koymak gerekir. Kağıt ve sandık demokrasisi değil gerçek demokrasi için siyasi iktidar, Anayasa’nın 135. maddesine göre kurulup faaliyette bulunan başta barolar olmak üzere kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşlarından elini çekmelidir. Bir Feto Çetesi projesinin barolara dayatılması, çeteyle işbirliklerinin sürdüğünün en açık kanıtıdır.  Bunlar, ele geçirdikleri devlet aygıtıyla, insan ve ülke yararına ne varsa yok ediyorlar, işleri boğuntuya getirip kendilerini akıbetlerinden kurtarmaya çalışıyorlar. Ümitsiz olmayalım, inanının ki bu zihniyete ilk darbeyi yandaş yalakaları vuracaktır;  tarih bunun sayısız örnekleriyle doludur.

            Yargıyı ve baroyu diz çöktürmeyi amaçlayan çoklu baroya izin verilemez, izin verenler bugünde gelecekte de sorumluluktan ve vebalden kurtulamaz. 30.06.2020

                                                                                   

Benzer yazılar

Yanıt verin.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Do NOT follow this link or you will be banned from the site!