Göçmen krizini ve Suriye savaşını tetikleyen şey, rakip doğalgaz boru hatları

BBC ve Associated Press gibi önde gelen medya kuruluşlarına göre, Suriye’yi silip süpürdüğü iddia edilen gösteriler yalnızca yüzlerce kişiden oluşuyordu, ancak ilave Wikileaks yazışmaları, CIA’in Mart 2011 gibi erken bir tarihte bu gösterileri kışkırtmak için sahada müdahale ettiğini ortaya çıkarıyor.

Mnar Muhaveş

Mint Press News

 

MINNEAPOLIS — Ailesiyle birlikte savaşın yıprattığı Suriye’den kaçmaya çalışırken cansız bedeni Akdeniz kıyılarına vuran üç yaşındaki Suriyeli çocuk Aylan Kurdi’nin resimleri dünya çapında insanların ilgisini çekti ve savaşın gerçek maliyetleri nedeniyle öfkeye yol açtı.

Bütün Ortadoğu’ya ve Avrupa sınırlarına yayılan yürek burkan mülteci krizi, Suriye, Libya ve Irak gibi ülkelerde insanları ülkelerinden çıkaran süregiden bölünme ve istikrarsızlık hakkında, çokça ihtiyaç duyulan konuşmaları beraberinde getirdi. Bu mültecilerin eğer – ve bu büyük bir “eğer” – Avrupa kapılarına varabilirse maruz kaldığı insanlık dışı muameleyi uluslararası düzeyde insanların dikkatine sundu.

Örneğin Suriye’de yabancı güçler, ülkeyi iç savaş, yabancı istilası ve terörizmin oluşturduğu kabus gibi bir kombinasyonun içine soktu. Suriyeliler, bir savaş alanında yaşamak, IŞİD gibi grupların saldırılarının veya Suriye hükümetinin sert müdahalelerinin hedefi olmak, yahut asgari güvenlik ekipmanıyla tehlikeli sulara açılmak ve bunun sonucunda eğer kıyıya varabilirlerse Avrupa hükümetleri tarafından gıda, su ve güvenlikten yoksun bırakılmak arasında, imkansız bir seçim yapmak zorunda.

Ülkelerindeki kaostan kaçan başka Suriyeliler ise, komşu Arap-Müslüman ülkelere yöneldi. Tek başına Ürdün yarım milyondan fazla Suriyeli mülteciyi emdi; Lübnan yaklaşık 1,5 milyon, Irak ve Mısır ise birkaç yüz bin mülteci aldı.

Bir Arap ülkesi, hatta Ortadoğu’nun parçası olmamasına rağmen İran, kara yolu üzerinden Ürdün, Irak ve Lübnan Kızılay’larına, bu üç ülkede kalan Suriyeli mültecilere dağıtılmak üzere geçen yıl, 3 bin çadır ve 10 bin battaniye de dâhil olmak üzere 150 ton insani malzeme gönderdi.

Türkiye şu ana kadar yaklaşık 2 milyon mülteci kabul etti. Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, uluslararası manşetlerde ülkesinin göçmenlere kollarını açtığını söyledi, kendini bu süreçte bir nevi kurtarıcı konumuna yerleştirdi.

Bu esnada Suudi Arabistan, Katar, Kuveyt ve Birleşik Arap Emirlikleri gibi Körfez ülkeleri sıfır mülteci aldı.

Mülteciler hakkında – kim oldukları, nereye gittikleri, kimin onlara yardım ettiği, kimin etmediği konusunda – belli bir tartışma yürüyor olsa da, eksik olan şey ilk elden bu savaşların başlamasının nasıl önleneceği hakkında bir tartışmadır. Medya kuruluşları ve siyasi konuşmalar yapan kişiler, suçlama oyununda birilerine işaret etmek için pek çok fırsat buldu, ancak tek bir medya kuruluşu bile kaosu çıkaran şeyin ne olduğuna işaret etmedi: doğalgaz, petrol ve kaynaklar üzerinde denetim arayışı.

Gerçekten de şunu sormak gerekiyor: Nasıl oldu da dört yıl önce Suriye’de ekonomik değişim isteyen “yüzlerce” protestocu tarafından düzenlenen gösteriler ölümcül bir mezhep temelli iç savaşa dönüştü, günümüz dünyasına musallat olan aşırıcılık ateşlerini körükledi ve dünyanın en büyük ikinci mülteci krizini yarattı?

Medya, Suriye Devlet Başkanı Beşar Esad’ın varil bombalarına işaret ederken ve siyasi analistler IŞİD’e daha fazla hava saldırısı düzenlenmesini ve Suriye’ye daha sert yaptırımların uygulanmasını isterken, biz dört yıldır bu krizin içindeyiz ve insanların çoğu bu savaşın nasıl başladığı konusunda bile bir fikre sahip değil.

“İç savaş”ın dinle bir ilgisi yok

Birleşmiş Milletler, sahaya erişim olanağının yokluğunu gerekçe göstererek Ocak 2014’te Suriye iç savaşındaki ölüm rakamlarını düzenli olarak güncellemeye son verdi. Tahminlere göre ölü rakamları 140 200 ile 330 380 arasında değişiyor ve BM’ye göre 6 milyon kadar Suriyeli yer değiştirdi.

Suriye hükümetinin sert müdahaleler nedeniyle pek çok ölümden sorumlu olduğu açık olsa da, bu sadece bir Suriye sorunu değildir.

Suriye’ye yönelik yabancı müdahalesi, isyanın patlak vermesinden birkaç yıl önce ortaya çıktı. Wikieaks tarafından ortaya çıkarılan 2006 tarihli ABD Dışişleri Bakanlığı yazışmaları ABD’nin iç bölünmeyi kışkırtmak yoluyla Suriye hükümetini devirmeyi planladığını ve bu talimatları doğrudan doğruya Tel Aviv’den aldığını ortaya çıkardı. Sızıntılar, ABD’nin Suudi Arabistan, Türkiye, Katar ve hatta Mısır gibi partnerleri aracılığıyla Suriye’de Sünni-Şii bölünmesi yaratmayı, bu şekilde ülkeyi istikrarsızlaştırmayı ve İran ve Hizbullah’ı zayıflatmayı amaçladığını ortaya çıkarıyor. Ayrıca İsrail’in bu krizi, daha fazla petrol arama faaliyeti yürütmek üzere Golan Tepeleri işgalini genişletmek için kullanmaya çalıştığını gösteriyor.

BBC ve Associated Press gibi önde gelen medya kuruluşlarına göre, Suriye’yi silip süpürdüğü iddia edilen gösteriler yalnızca yüzlerce kişiden oluşuyordu, ancak ilave Wikileaks yazışmaları, CIA’in Mart 2011 gibi erken bir tarihte bu gösterileri kışkırtmak için  sahada müdahale ettiğini ortaya çıkarıyor.

Birkaç ay sonra, artık CIA’le bağlantılı yüzlerce silahlı protestocunun düzenlediği gösteriler büyüdü, Suriyeli olmayan silahlı gruplar Suriye’ye akın etti ve bu yabancı müdahalesini caydırmak için ülke çapında hükümetin sert müdahaleleri gerçekleşti. Amerika Birleşik Devletleri, Birleşik Krallık, Fransa, Katar, Suudi Arabistan ve Türkiye’nin bu fırsata atlayıp, Dışişleri Bakanlığı’nın Suriye’yi istikrarsızlaştırma planlarında çerçevesi çizildiği gibi Özgür Suriye Ordusu’nu oluşturacak şekilde isyancıları örgütlemeye, silahlandırmaya ve finanse etmeye yöneleceği açık hale geldi.  (Daha birkaç ay önce WikiLeaks, Türkiye, Katar ve Suudi Arabistan’ın 2012’den beri Suriye hükümetini devirmek üzere isyancıları silahlandırmak ve finanse etmek için el ele çalıştığını açığa çıkaran Suudi istihbarat belgelerini ortaya koyarak bunu teyit etti.)

Bu yabancı ülkeler 2012 yılında, “Suriye Halkının Dostları Grubu” isimli bir pakt oluşturdu ki, gerçekliğe bundan daha uzak bir isim olamazdı. Bu grubun gündemi, Suriye Devlet Başkanı Beşar Esad’ı devirme perspektifiyle Suriye’yi kasıp kavuracak bir böl ve fethet projesiydi.

Demeçler veren kişilerin Suriye’nin İran’la olan ittifakını ABD’nin ve bölgedeki müttefiklerinin güvenliğinin ve çıkarlarının önünde bir tehdit olarak tanımlamasıyla birlikte, gerçek gündemin Suriye devrimini çalmak olduğu kısa süre içinde ortaya çıktı. Suriye hükümetinin İran’la silah, petrol ve doğalgaz ittifakı ve Lübnanlı direniş grubu Hizbullah’la olan silah ittifakı sır değildir.

Ancak burada zamanlamaya dikkat çekmek gerekiyor: Bu koalisyon ve Suriye’ye müdahale, tam da 2014–2016 yılları arasında inşa edilecek, İran’ın dev Güney Pars sahasından başlayıp Irak ve Suriye’den geçecek olan İran-Irak-Suriye doğalgaz boru hattı hakkındaki tartışmaların hemen arkasından geldi. Boru hattı, Lübnan’a doğru muhtemel bir genişlemeyle, son kertede hedef ihraç pazarı olan Avrupa’ya ulaşacaktı.

Suriye’de kızışan doğalgaz, petrol ve boru hatları krizi hakkındaki belki de en doğru tanımı yapan kişi, Mayıs 2013’te Stratejik Kültür Vakfı için yazan Dmitry Minin oldu:

“Boru hatlarının Avrupa’ya doğudan batıya doğru, İran ve Irak’tan Suriye’nin Akdeniz sahiline doğru mu gideceği, yoksa daha kuzeydeki bir yolu izleyip Katar ve Suudi Arabistan’dan çıkıp Suriye ve Türkiye’den mi geçeceği konusunda bir kavga sürüyor. Durmuş olan Nabucco boru hattının ve gerçekte bütün bir Güney Koridoru’nun yalnızca Azerbaycan’ın rezervleri tarafından desteklendiğini ve hiçbir zaman Avrupa’ya giden Rus sevkiyatlarına eşit olamayacağını yahut Güney Akımı’nın inşasını engelleyemeyeceğini anlayan Batı, telaşla bunların yerine Fars Körfezi’nden gelecek kaynakları geçirmeye çalışıyor. Suriye bu zincirin içinde temel bir halka ve İran ve Rusya’nın lehine bir pozisyonda duruyor. Bu yüzden de Batı başkentlerinde, Suriye rejiminin değişmesi gerektiğine karar verildi.”

Ahmaklık etmeyin: mesele petrol, doğalgaz ve boru hatlarıdır!

Nitekim, Avrupa doğalgaz pazarının Rus doğalgaz devi Gazprom’un elinde esir olacağı kaygıları arasında, Rusya, ABD ve Avrupa Birliği arasında gerilim meydana geliyordu. Önerilen İran-Irak-Suriye doğalgaz boru hattı, Avrupa’nın Rusya’dan gelen enerji sevkiyatlarını çeşitlendirmesi açısından temel önemde olacaktı.

Türkiye, Gazprom’un ikinci büyük müşterisidir. Türkiye’nin bütün enerji güvenliği yapısı, Rusya ve İran’dan gelen doğalgaza dayanır. Türkiye ayrıca, Rus, Hazar-Orta Asya, Irak ve İran petrolünün, hatta doğalgazının Avrupa’ya ihraç edilmesinde stratejik bir kavşak noktası haline gelmek gibi Osmanlı tarzı tutkular besliyordu.

The Guardian gazetesi Ağustos 2013’te şunları yazmıştı:

“Esad, Katar ve Türkiye’yle, İran’ın Güney Pars sahasına komşu olan, Suudi Arabistan, Ürdün ve Suriye’den geçip Türkiye’ye ulaşacak ve bu ülkenin Kuzey sahasından geçecek, amacı – kritik şekilde Rusya’yı by-pass edecek olsa da – Avrupa pazarlarına sevkıyat yapmak olan bir boru hattını işletme yönündeki teklifi imzalamayı reddetti. Esad’ın gerekçesi, ‘Avrupa’nın başlıca doğalgaz tedarikçisi olan Rus müttefikini korumak’tı. ”

Suriye’nin kendi enerji stratejisinde kritik bir unsur olduğunu bilen Türkiye, Suriye Devlet Başkanı Beşar Esad’ı İran boru hattını yenilemeye ve son kertede Türkiye’nin ve Körfez’deki Arap ülkelerinin doğalgaz sevkiyatları üzerindeki hâkimiyet arayışını tatmin edecek olan önerilen Katar-Türkiye boru hattıyla çalışmaya ikna etmeye çalıştı. Fakat Esad Türkiye’nin önerisini reddettikten sonra Türkiye ve müttefikleri, Suriye’nin ‘iç savaş’ının başlıca mimarları oldu.”

Şu anda sahnede olan stratejinin önemli bir bölümü, 2008 yılında ABD ordusunun finansmanıyla hazırlanan, “Uzun savaşın geleceğinin ortaya çıkarılması” başlıklı bir RAND raporunda ortaya konulmuştu:

“Petrol rezervlerinin bulunduğu kanıtlanan coğrafi bölge, Selefi-cihatçı ağının çoğunun kuvvet üssüyle çakışıyor. Bu, petrol sevkiyatları ile kolayca bozulamayan ve basit bir şekilde karakterize edilemeyen uzun savaş arasında bir bağlantı meydana getiriyor. … Öngörülebilir bir gelecekte dünyadaki petrol üretiminde meydana gelen büyümeye ve toplam çıktıya Fars Körfezi kaynakları hâkim olacaktır. … Bölge bu yüzden stratejik bir öncelik olarak kalacak, bu öncelik ise uzun savaşa devam edilmesiyle güçlü bir etkileşim içinde olacaktır.”

Bu bağlamda rapor böl ve yönet stratejisini tanımlarken, Körfez petrolünün korunması ve petrol pazarları üzerinde Körfez’in Arap devletlerinin egemenliğinin sağlanması için Sünni-Şii bölünmesinden istifade edilmesinden söz ediyordu:

“Böl ve Yönet, birbirlerine karşı yönelmeleri ve enerjilerini iç çatışmalarda tüketmeleri için çeşitli Selefi-cihatçı gruplar arasındaki fay hatlarına odaklanır. Bu strateji yoğun bir şekilde örtülü eyleme, enformasyon operasyonlarına (IO), konvansiyonel olmayan savaşa ve yerli güvenlik güçlerine destek verilmesine dayanır. … Birleşik Devletler ve yerel müttefikleri, yerel nüfusun gözünde ulus-ötesi cihatçıları itibarsızlaştırmak için vekâleten IO kampanyaları yürütmek üzere milliyetçi cihatçıları kullanabilir. … ABD liderleri ayrıca ‘Sürdürülen Şii-Sünni Çatışması’na odaklanmayı seçebilir, bunun için Müslüman dünyada Şiileri güçlendiren hareketlere karşı muhafazakar Sünni rejimlerin yanında yer alabilir…. Düşman olarak kalmaya devam eden İran’a karşı otoriter Sünni hükümetlerini destekleyebilir.”

Raporun sonundaki seçeneğe dikkat edilmelidir: “çatışmada taraf olmak, düşman olarak kalmaya devam eden İran’a karşı otoriter Sünni hükümetlerini desteklemek.”

İşte bu çerçeveden, ilginç bir eksen doğdu: Suriye, İran ve Rusya’ya karşı Türkiye, Katar, Suudi Arabistan, ABD, Britanya ve Fransa.

Böl ve yönet: Rejim değişikliğine giden yol

ABD, Fransa, Britanya, Katar, Suudi Arabistan ve Türkiye — namı diğer “Suriye’nin Dostları” koalisyonu – 2011 ve 2012 yılları arasında, Suriye Devlet Başkanı Esad’ın doğalgaz boru hattı anlaşmasını imzalamayı reddetmesinin ardından açıkça Esad’ın devrilmesi çağrısı yaparken, sözde “ılımlı” isyancıları beslemek üzere Suriye’ye akan para ve silahlar, Suriye’yi bir insani krize sürüklüyordu. Sağda-solda örgütlenen isyancı grupların çoğu yabancı savaşçıları barındırıyordu ve çoğu El Kaide’yle ittifak kurmuştu.

Suriye hükümeti buna yoğun bir baskıyla yanıt verdi; isyancıların elindeki bölgeleri hedef aldı ve süreç içinde sivilleri de öldürdü.

Suriye dini açıdan çeşitlilik arz ettiği için, sözde “Suriye’nin Dostları” Esad’ı devirmeyi amaçlayan resmi “böl ve yönet” stratejileri doğrultusunda mezhepçiliği körükledi. Sünni ağırlıklı bir ülkeyi Alevilerin yönettiğini iddia eden “ılımlı” ABD destekli isyancıların çağrısı, bir Sünni kurtuluşu çağrısı halini aldı.

Her ne kadar savaş kamuoyuna bir Sünni-Şii çatışması olarak sunulsa da, IŞİD gibi, El Kaide bağlantılı Nusra Cephesi gibi sözde Sünni gruplar, hatta “ılımlı” Özgür Suriye Ordusu, Suriye’nin Sünnilerini, Şiilerini, Hıristiyanlarını ve Yahudilerini ayrımsız bir şekilde hedef aldı. Eş zamanlı olarak aynı yabancı ülkeler, Sünni olduğunu iddia eden Bahreyn hükümetini, ülkeyi sarsan Şii çoğunluklu demokrasi yanlısı gösterileri şiddet yoluyla bastırması için destekledi ve hatta silahlandırdı.

Bizzat Suriye ordusunun yüzde 80’den fazlası Sünni’dir, bu ise gerçek gündemin dini değil, siyasi yönelimli olduğunu gösterir.

Buna ilave olarak Esad ailesi, medyanın Şiilerle aynı gruba koyduğu bir İslam mezhebi olan Alevi mezhebindendir, ancak Şiilerin çoğu bu iki mezhebin birbiriyle ilgisiz olduğunu kabul edecektir. Dahası Esad ailesi seküler olarak tanımlanır ve seküler bir ülkeyi yönetmektedir. Gerçekte Alevilerin Şii sayılması, çatışma için mezhepsel bir çerçeve oluşturulmasının başka bir yoluydu: Suriye-İran ittifakı gerçekte ekonomik bir ilişki olsa da, bunun din temelli bir ittifakı olduğu iddiasının önünü açtı.

Bu çerçeve titizlikle, Suriye çatışmasını, İran’ın Irak’a, Suriye’ye ve Lübnan’a yaydığı varsayılan Şii nüfuzundan kurtulmayı amaçlayan bir Sünni devrimi olarak betimledi.

Gerçekte ise Suriye’nin Sünni toplumu bölünmüştür, içlerinden bazıları da Özgür Suriye Ordusu, IŞİD ve El Kaide gibi gruplara katılmıştır. Ve daha önce de söylediğimiz gibi, Esad’ın ordusunun yüzde 80’den fazlası Sünni’dir.

2012 gibi erken bir tarihte, Arap Körfez ülkeleri ve Türkiye tarafından silahlandırılan ve finanse edilen, El Kaide ve Müslüman Kardeşler gibi ilave gruplar, Şiilere karşı topyekün savaş ilan etti. Esad hükümetini devirmeleri halinde Lübnan’daki Hizbullah’a ve Irak hükümetine saldırma tehdidinde dahi bulundu.

Kısa süre sonra Müslüman Kardeşler üyesi isyancıların çoğu, El Kaide bağlantılı grupların parçası haline geldi. Hep birlikte, tüm türbeleri  – sadece Şiiler için özel önemi olanları değil – yok edeceklerini ilan ettiler.

Hizbullah 2012 yılında sahneye girdi ve El Nusra ve IŞİD’le savaşmak üzere Suriye hükümetinin yanında yer aldı. Bu gruplar Katar, Suudi Arabistan ve Türkiye tarafından resmen silahlandırılıp ve finanse edilirken, bu ülkelere aktif bir şekilde silah satan ABD idi.  Bu yüzden ABD silahları, ABD’nin geniş çaplı Terörle Savaş’ında mücadele ettiği terörist grubun eline geçiyordu.

Eldeki bilgilere göre Hizbullah, Suriye iç savaşının Lübnan’a sıçramasında en aktif olacak unsuru, yani isyancıların Suriye’den Lübnan’a girmesini engellemede aktif oldu. Buna rağmen ABD 2012 yılında hem Suriye hükümetine hem de Hizbullah’a yaptırım uygulamaya başladı.

Yine aynı yıl Rusya ve İran, terörist gruplarla mücadele etmede Suriye hükümetine destek vermek üzere askeri danışmanlar gönderdi, ancak o tarihte İran askerleri sahada fiilen savaşmıyordu.

Bir zamanların seküler, barışçıl ve çeşitlilik arz eden ülkesi, artık yeni Afganistan olma yolunda gibi görünüyordu; cihatçılar daha fazla toprağı ele geçirip daha fazla şehri fethettikçe, halkı Taliban tarzı yönetimin altında yaşamaya başladı.

Yabancı müdahalesinin etkileri, kendi kaderini tayine ağır basıyor

Eğer bunun izlenmesinin zor olduğunu düşünüyorsanız, kesinlikle yalnız değilsiniz.

Mezhepçi iç savaşların çoğu, büyük güç yoğunlaşmalarını birbirine bağlanması zor olan küçük parçalara ayırmayı amaçlayan bir “böl ve yönet” yaklaşımına olanak vermek üzere tarafları karşı karşıya getirmek için kasten imal edilir. Bu, İngiliz İmparatorluğu’nun meşhur bir şekilde uyguladığı bir kolonyal doktrindir ve Suriye’de gerçekleştiğini gördüğümüz şey de farklı değildir.

O halde bir şeyi açıkça söyleyelim: Bu, dinle ilgili bir mesele değildir. Bölgeyi ve bölge halklarını barbar olarak resmetmek için Arapların ve Müslümanların birbirini öldürdüğünü söylemek elverişli olabilir ve bu çatışmaları mezhep çerçevesine yerleştirmek kolay olabilir. Fakat Ortadoğu hakkındaki bu Oryantalist, fazla basitleştirici bakış açısı, doğrudan ve dolaylı askeri eylemi meşrulaştırmak için bu savaşların kurbanlarını kişiliksizleştirmektedir.

Eğer hakikat kamuoyuna, bu savaşların ekonomik çıkarlarla ilgili olduğu perspektifinden sunulsaydı, insanların çoğu isyancıların örtülü bir şekilde finanse edilmesini ve silahlandırılmasını yahut doğrudan müdahaleyi desteklemezdi. Hatta kamuoyunun çoğunluğu savaşı protesto ederdi. Fakat bir şey kamuoyuna iyiyle kötünün meselesi olarak sunulduğu zaman, doğal olarak “iyi”nin yanında yer alma ve varsayılan “kötü”ye karşı yürütülen savaşı destekleme eğilimi taşırız.

Siyasi retorik, yalanların gerçek gibi, cinayetin ise temiz gibi görülmesi için titizlikle imal edilmiştir. Son kertede, yabancı müdahalesinin getirdiği gündem, ittifaklar ve istikrarsızlıktan bağımsız olarak 2011’de ortaya çıkan özgürlük, demokrasi ve eşitlik çağrıları o gün de gerçekti, bugün de gerçektir. Ancak şunu da unutmayalım ki, özgürlük, demokrasi ve eşitlik yokluğunu getiren şey, kendi kaderini tayinden ziyade, diktatörleri destekleyen ve terörist grupları silahlandıran yabancı müdahalesidir.

Ortadoğu’da halk bir zamanlar, dini veya kültürel arka planları ne olursa olsun, yabancı müdahalesine, sömürüye ve sömürgeciliğe karşı bir arada ve güçlü dururdu. Bugün ise Ortadoğu, insanları din temelinde birbiriyle karşı karşıya getirmek yoluyla petrole ve doğalgaza erişim sağlamayı amaçlayan manipülatif planlar tarafından paramparça edilmiş durumda. Süregiden kaos, petrol boru hatları açmaya ve en yüksek teklifi verenler için elverişli yollar sağlamaya daha yatkın yeni bir rejim kurmak için bolca kılıf sağlıyor.

Ve bu enerji yöneliminde, en büyük acıyı halk çekiyor. Suriye’de halk, kitleler halinde kaçıyor. Sabah uyanıyorlar, küçük erkek ve kız çocuklarına lastik ayakkabılarını giydiriyorlar ve can yelekleri olmadan teknelere atlıyor, yalnızca bir başka kıyıya varmayı umuyorlar. Hayatlarını riske atarken, karşı kıyıya hiçbir zaman varamayabileceklerini de biliyorlar, zira başka bir yerin umudu onlar için, kendi ülkelerindeki gerçeklikten daha iyi.

17 Eylül 2015 Perşembe

Çev: Selim Sezer

www.medyasafak.net

Benzer yazılar

Yanıt verin.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Time limit is exhausted. Please reload CAPTCHA.

Do NOT follow this link or you will be banned from the site!