Gün günden kötü geliyor… -M. Tanju Akad

Gün günden kötü geliyor…

TÜRKİYE’NİN BATIDAN KOPMASI

NE ANLAMA GELİR? ………………..(I)

 

Hayatımız boyunca, ama özellikle 1990’larda Türkiye’nin AB’ye giremeyeceğini anlatmaya çalıştık. Çoğu kişi bunu olmuş bitmiş bir şey olarak görüyor, artık sadece ayrıntıları tartışıyoruz sanıyorlardı. Hâlbuki eski Varşova Paktı ülkeleri birkaç yıl içerisinde alınırken Türkiye’nin önüne düzinelerce kalın dosya konuluyor, önce uyum meselelerini tek tek çözelim diyorlardı. Bunu anlamayan (bu itici terimleri kullanmaktan başka çarem yok ne yazık ki) ya kendisini aldatıyordu, ya da sıfır numara saf ve salaktı. Gerçi bu arada birkaç uyum yasası da çıkarıldı ama işin gümrük birliğinden ileri gitmeyeceği, gümrük birliği gerçekleştiği andan itibaren büsbütün netleşmişti. Kaldı ki, kültür farkı bir yana, AB’nin eskilerin üzerine gelecek milyonlarca kişinin akınıyla uğraşacak mecali ve isteği de yoktu.

 

Şimdi şunu iyi bilmek gerekir: Türkiye’nin AB dışında kalması batının “kötü” niyetinden kaynaklanmaktadır. İsteselerdi ülkemizin burnunu kanırtarak doğuya döndürmezler, laikliğe karşı akımları desteklemezler, AKP’nin iktidarı ise söz konusu bile olamazdı. İşte, dışa bağımlı olmanın bedellerinden sadece birisidir bu. Sol akımlara karşı bin bir tedbir geliştiren NATO’nun radikal İslami akımlara göz yumması, hatta el altından desteklemesi olmadan, ülkede teokratik ve bölücü akımlar gelişemez, PKK da olsa olsa sinek vızıltısını aşamazdı. IŞİD’i filan ise saymıyorum bile. Ama boyunduruktan kurtulmak kolay değildir.

 

Türkiye batıya kolunu kaptırmış, batı bu kolu bükerek “senin yerin burası” demiştir. Ne kolunu kurtarabilmekte, ne de boyun eğmesine rağmen içeri alınmaktadır. Batı ve doğu Mustafa Kemal’in hatırasından son derece rahatsızdır hala ve bu rahatsızlığı Türkiye’nin içine taşımışlardır. Komplolar, cinayetler, satın alınmış basın, Sorosçu solcular, vakıflar vs. ile çok kapsamlı bir kampanya yürütülmüştür bunun için. Ama Türkiye’de bundan yararlanmaya kalkacak satılık ruhlar az değildi. Yani kabahati sadece dışarıda aramayalım.

 

Osmanlı İmparatorluğu 1856 Paris Konferansı’nda bir Avrupa ülkesi olarak kabul edilmiş, ancak hemen akabinde parçalanmasına karar verilmiş ve tekrar dışlanmıştı. 1878 Berlin Kongresi sadece nihai paylaşımı biraz erteledi. Son yıllarında çeşitli diplomatik diyalog girişimlerinin reddedildiği malumdur. Ölüme mahkûm edip, miras paylaşımını bile yaptıkları adamla ne görüşeceklerdi. Bu paylaşım antlaşmaları 1913 yazından 1914 yazına kadar büyük ölçüde tamamlanmış olup 1916 Sykes-Picot ile son noktaları halledeceklerdi. Bunu tamamlayamadılar ama unutmadılar da. 1980’lerde dosyaları tekrar öne aldılar, daha Soğuk Savaş bitmeden ilk adımları attılar.

 

Soğuk Savaş’ın bitmesinden itibaren batının Türkiye’ye ihtiyacı kalmamıştı. Balkanlar, Kafkasya ve Orta Doğu’da Osmanlı mirasının paylaşımı bitmemiş, ilk olarak 1918’de kurulan Yugoslavya parçalanmıştı. Sırada 1918’de (ve hemen ertesinde) kurulan diğer devletler vardı.

Bu arada Saddam Irak’ın parçalanmasını kolaylaştırıcı adımları atıyor, Ermenistan Karabağ’a saldırıyordu. Sokaktan gelen darbeci liderlerin vizyonu (ki Kaddafi de Saddam gibi bunlardan birisiydi) bu krizleri atlatmaya yetmezdi. Bunlar bölge ülkelerinin parçalanmasının ilk adımlarıydı.

 

Batı, bu oyunun merkezinde yer alan Türkiye’yi dışlayacak adımları atarken Türk televizyonları AB’ye girdik, giriyoruz, nasıl gireceğiz diye göbek atıyordu. Zaten, seni harcamaya karar vermiş olanların sofrasına oturulmazdı, o başka, ama bu arada her kesimden insan AB’yi halas olarak görmekteydi.

 

AB zaten olanaksızdı ama o koşullarda istenir bir şey de değildi. Hala da değildir. Ayrıca istemenin ve o koşularda bizim için her şeye rağmen hayırlı olup olmadığını tartışmanın anlamı yoktur. Ama durum kaderimizi derinden etkilemiştir. İslam dünyasının sonsuz acılarından uzak durma politikaları terkedilmiş, ateşin içine itilmiş olduk. Şimdi bir tarafımız kızarıp duruyor. Su topluyor. Kangrene dönüşüyor.

 

Pekâlâ, İslam dünyasından uzak durma politikası iyi miydi diye sorarsanız ona yanıtımız da olumsuz olacaktır. Yıllar süren “aman bulaşmayalım” yaklaşımı iyi değildi. Soğuk Savaş sona erince Türkiye son derece hazırlıksız yakalandı, çünkü milli politikalar üretecek bir kurumlaşması ve zihniyeti yoktu. Bunu sağlamaya çalışanlar kısa sürede etkisiz hale getirildi. Bir kısmı faili meçhullere kurban gitti. Hal böyle olunca Türkiye hem çevresindeki krizlerde sağlam ve güven verici bir tutum alamadı, hem de özellikle Orta Asya ülkeleriyle ilişkiler iyi başlamadı. Buraya gönderilen ilk heyetlerde yer alanların çoğu “buradan ne çarparız” diye bakınan, bu ülkelerin kültüründen tamamen bihaber, çakal kılıklı sözde iş adamlarından oluşuyordu. İyisi, kötüsü ortaya çıkıncaya kadar yıllar boşa harcandı, muazzam itibar yitirildi. Ama, kendisine hayrı olmayanın başkasına ne hayrı olacaktı ki.

 

Şimdi, Türkiye tüm bağımlılığına rağmen yeni durumun içerisinde elbette bazı refleksler geliştirmektedir. Bunların bir kısmı doğrudur ama bir kısmı da vahim hatalar içermektedir. Çok yanlı tehditler karşısında bazı hamleler diğer tarafların işine yarayabilmekte, ya da bir şekilde kullanılmaktadır. Birçok kalesine girilmiş bir ülkenin kendi politikalarını ve kendi güç unsurlarını geliştirmesi kolay değildir. Ancak, daha da önemlisi, muhalefeti olmayan bir ülkenin sağlıklı politika geliştirmesi de çok zordur.

 

Çok uzun bir konu olduğu için tefrika halinde devam edeceğiz.

 

M. Tanju Akad

Benzer yazılar

1 Yorum

  1. orhan karakuş

    Tanju dost ;batı ile ilişkilerde barışı inşa edebilecek toplumcu dinamiklerle eşgüdüm aranabilinir… kanımca emperyalist batı devletleri ve egemenlerinin sözde dost yaklaşımları ve stratejik uyum birlikleri çürümeye terk edlmelidir…baki selamlar…

    Yanıt

Yanıt verin.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Do NOT follow this link or you will be banned from the site!