İki İnatçı Keçi…Haluk Başçıl

Osman Öztürk arkadaşımız 5 Ocak 2013 Cumartesi günü, Ankara’da toplanan

 Türkiye (Büyük) Sağlıkçılar Meclisi’nde “Sağlıkta Özelleştirmenin Truva Atları: Kamu Ha$tane Birlikleri Kamu Özel Ortaklığı” nı anlattı. Güzel bir sunumdu kendisine teşekkür ediyorum. Sunumunda Sağlıkta Dönüşüm Programı’na karşı yürüttüğümüz uzun ve yorucu mücadelede gelinen aşamayı ‘köprüde karşılaşan iki inatçı keçiye” benzetti. Ertesi gün Birgün Gazetesi’ ndeki yazısında aynı benzetmeyi yapınca, her ne kadar eskiler  ‘teşbihte hata olmaz’ derse de, mücadele stratejimize ilişkin bir kaygıya kapıldım. Osman arkadaşımızın TTB MK üyesi olması ve etkileme özelliklerini de bildiğimden bu benzetmeyi vesile sayıp, uzunca bir süredir kafamda eleştirel bir yaklaşımla evirip çevirdiğim 2003’ den beri sürdürdüğümüz mücadelemize ilişkin düşüncelerimi paylaşmaya karar verdim. Amacım ne Osman arkadaşımla tartışmaya girmek ne de keçi ve köprü, dediğim gibi bir vesile. Ama haklı olarak değindiği gibi mücadelede önemli bir aşamaya gelindiği…

‘‘AKP işin en zor kısmına geldi…

Kamu hastanelerini özelleştirmek, daha önce yaptıklarının toplamından daha zor.

Eğer beceremezlerse, şimdiye kadarki bütün icraatları berhava olur.

Bizim için de durum farklı değil aslında…

Bu saldırıyı püskürtemezsek on yıllık mücadelemiz boşa gider, sonuçta.

Bir köprüde karşılaşmış iki inatçı keçi durumundayız, yani.

Ve de aşağısı büyük bir uçurum! ‘‘ diyor.

TTB olarak bir meslek örgütünün göstereceği tepki, karşı çıkış ve direnişler dahil olmak üzere; küreselleşmenin (emperyalizm demeyi tercih ederim), yaşamı piyasalaştırmasının (finans kapitalin ihtiyaçlarına uygun olarak iç/dış pazarların yatay ve dikey olarak genişletilmesinin) bir parçası olarak sağlık hizmetlerinin ticarileştirilmesine karşı yürüttüğümüz mücadelede başarılı olduğumuzu düşünüyorum.

TTB’nin yürüttüğü teorik çalışmalar, diğer ülke deneyimlerinin ortaya konulması, bilgilendirme yayınları, toplantılar, eylemler, Dünya Hekimler Birliği’nin sürece müdahil edilmesi ve diğer çalışmalar…

  • Sağlık Bakanı Recep Akdağ’ ın TBMM Genel Kurulu’nda yaptığı konuşmada, TTB’nin ‘ana muhalefet partisinin bile yapmadığı ölçüde muhalefet ettiğini‘ belirterek, muhalefetimizden yakınması,
  • Dünya Bankası’nın, danışmanlarla da desteklediği Sağlıkta Dönüşüm Programı’na ilişkin değerlendirmesinde programı riske sokan etken olarak TTB’yi işaret etmesi

yapılanların hiç de küçümsenemeyecek bir boyutta olduğunun itirafları olarak görülmeli. Bu gerçekliklere rağmen bazı hekim arkadaşlarımız mücadelemizde başarılı olamadığımızı söylemekte:

  • ‘‘Sağlık Bakanı Türkiye’ nin en uzun süre başta kalan bakanı. AKP’ nin en başarılı bakanı seçilen kişi. TTB de başarılıysa eğer bu nasıl oluyor? 
  • Sağlıkta Dönüşüm programı mı engellendi? Ciddi anlamda gecikmeye mi uğratıldı?
  • Halk AKP’nin sağlık politikalarını başarısız bulmaya mı başladı?
  • Halk uyandı da aslında geçmiştekinden daha çok hastalandığını mı anlamaya başladı?
  • Toplumcu tıp hekimler arasında veya halkta daha çok mu taraftar bulmaya başladı?’’

Kaan Arslanoglu

vb. eleştirileriler getirmektedir.

Gözden kaçırdığımız önemli nokta, Sağlıkta Dönüşüm Programı’ nın arkasında:

  • Uluslararası sermaye ve onun ülkemizdeki işbirlikçileri,
  • Halkın büyük bir çoğunluğunun oyunu almış, TBMM çoğunluğa sahip olarak kanunları istediği gibi ve ihtiyaç duyduğu anda değiştirebilme gücüne sahip AKP Hükümeti,
  • AKP Hükümeti’ nin baskıcı gücü,
  • Görsel ve yazılı basının gerçekleri çarpıtma yeteneği, toplumun düşüncesini şekillendirme gücü,

vb bulunuyor.

TTB’nin arkasındaki güçler ise; hekimler, SES ve gücünü hepimizin bildiği sol muhalefet… Bunları karamsarlık olsun diye söylemiyorum. Hepimizin bildiği gerçekleri hatırlatıyorum sadece. Çünkü bunlar, mücadele stratejimiz ve taktiklerimiz açısından son derece önemli. Toplumsal mücadelede, kendisini güçlü olarak gören taraf zayıf olarak gördüğü ‘rakibini’ ezerek, yolunda sorunsuz olarak ilerlemek istediği bilinir. Bunun için cepheden saldırır. AKP iktidarı da tüm iktidarlar gibi davranmış; TTB’ni ötekileştirerek hatta ‘düşman’ ilan ederek, kendisine yakın tabip odaları yöneticilerini bakanlıkta toplayıp hekimlerin birlikteliğini kırmaya çalışarak, TTB’ nin mücadelede dayanak aldığı yasaları birer birer değiştirerek, hekimlere baskı uygulayarak, basında TTB’ ye ilişkin haberlere ambargo uygulatarak bunu yapmıştır. Bizlerse hekimlerin, sağlık çalışanlarının, halkın ihtiyaçlarını dile getirmeye ve bu doğrultuda en geniş birlikteliği oluşturmaya çalıştık. Sağlık hizmetlerinin ticarileştirilmesine karşı çıkarak bunun ne anlama geldiğini bıkmadan usanmadan anlattık. Hekimlik mesleğinin insan yararına kullanılması gerektiğini, sağlık hizmetlerinden yararlanmanın herkesin hakkı olduğunu, herkesin eşit, ücretsiz olarak buna ulaşması gerektiğini savunduk. Gücümüz tabiî ki karşımızdaki uluslararası sermaye ve yerli işbirlikçileri, hükümet, hastane idarecileri vb oluşturduğu ittifaka göre zayıftı. Bu hakim ittifaka ve onun orantısız güç kullanımına karşı önemli bir sınav verildi. Bugün dünya sağlık ortamında mücadelemizden saygı ile bahsediliyor. Karşımızdaki güçler de, ne kadar kızsalar da TTB’ ye saygı duyuyor.

Ozanın dediği gibi;

               Marifet hiç ezilmemek bu dünyada

               Ama biçimine getirip ezerlerse

               Güzel kokmak

                Kekik misali

                Lavanta çiçeği misali

                Fesleğen misali

                Itır misali

                İsâ misali

               Yunus misali

               Tonguç misali

               Nâzım misali                    

                     Bedri Rahmi Eyüpoğlu

Güçlü olanın acelesi var. Bir an önce hedefine ulaşmak istiyor. Bizim ise zamana ihtiyacımız var, zaman bize avantaj sağlıyor. Zamanı iyi kullanarak, Asya halklarının felsefesinde olduğu gibi; rakibinin gücünden yararlanarak, kendi gücünü kendisine karşı kullanarak, aynı zamanda da onun zayıf yanlarını açığa çıkarıp oradan vurarak, onu bitkin hale getirip yıkılmasını sağlayabiliriz.

Tekrar köprü üzerindeki inatçı keçi benzetmesine dönelim. Savaş filmlerinin ortak sahnesi, rakibini köprü, dere, vadi vb dar alanda sıkıştırmak, manevra alanını daraltmak ve orada işini bitirmek üzerinedir. Orantısız iki gücün köprü üzerinde karşılaşmasında kimin aşağıya düşeceği açıktır. Köprü gibi dar alanlarda (ya da cephesel karşı karşıya gelmelerle) kendisini ezdirecek koşulların olduğu zeminlerde karşılaşmak ‘savaşı’n da kaybına neden oluyor. Tarihin her döneminde ve her ülkede orantısız güç kullananlara karşı savaşı kazanmanın tek yolu direnişdireniş… ve direnişten geçiyor. Direnişçilere düşen en büyük görev direnişi ezdirmemek ve sürekli kılmaktır. Süreklilik… süreklilik… planı bozan en büyük güçtür.

Direniş deyince hemen barikat savaşı gibi koca şeyleri söylemiyorum. Emperyalist sistem günümüzde ‘küreselleşme’, ‘yeniden inşacı postmodernizm’ gibi yaklaşımlarla devletleri, toplumları, hatta meslekleri yeniden inşa ediyor. Bunlara uygun yeni değerler ve ahlak anlayışları oluşturuyor. Hekimlik eğitiminden, mesleğin uygulanmasına, etik değerlerine kadar yeniden şekillendirilmeye çalışıldığı bu dönemde mesleğimizin gereklerinin yerine getirilmesi aynı zamanda direnişin de adıdır. Hastayı sıradan bir makineye hekimi de makine bakımcısı-tamircisi durumuna getirmeye çalışan uygulamalara karşı, geçmişten günümüze kadar uzanan hastanın yararı ve ihtiyacı doğrultusunda hekimlik değerlerine, uygulamalarına sahip çıkmak direnişin biçimlerinden de birisidir.

Önümüzdeki süreçte sağlık politikalarının geniş toplum kesimlerini mağdur etmeye başladığı bir dönemde hekimler ve sağlık çalışanları, geçmiş mücadele deneyimleri ışığında yaratıcılıkları ile zengin ve meşru direniş biçimlerini bulacak, 10 yıldır sürdürdükleri direnişlerine devam ederek iktidarı takatsiz bırakabilecek olanaklara sahip görünüyor.

Haluk Başçıl

Benzer yazılar

Yanıt verin.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Do NOT follow this link or you will be banned from the site!