Ilımlı İslamcılık Amerikan Politikasıdır

“Bugün, dünün öğrencisidir.” P. Syrus

24 Ekim 2017’de Suudi Arabistan Veliaht Prensinin yaptığı açıklamayla ılımlı İslamcılık yeniden gündeme sokuldu.
Riyad’da 60 civarında ülkeden 2 bin 500 kişinin katıldığı Gelecek Yatırımlar Girişimi toplantısında Suudi Veliaht Prens Muhammed Bin Selman, ülkesini “ılımlı İslam”a döndürmekten söz etti. Prens, İngiliz basınına yaptığı açıklamada, 1979’da gerçekleşen İran Devrimine kadar geriye gidiyor ve o tarihten bugüne Suudi ülkesinin “anormal” durumda olduğunu ve bu durumun düzeltilmesi gerektiğinden söz ediyor.

Selman, “Önceden olduğumuz hale dönüyoruz. Tüm dinlere ve dünyaya açık olan ılımlı bir İslam ülkesi” olacaklarını söyledikten sonra, “Hayatımızın gelecekteki 30 yılını yıkıcı fikirlerle uğraşarak geçirmeyeceğiz. Onları bugün yok edeceğiz. Aşırıcılığı çok yakında sonlandıracağız” şeklinde konuştu.

32 yaşındaki Prens Selman, ABD Başkanı Trump ‘ın göreve geldikten sonra Beyaz Saray ‘da kabul ettiği ilk üst düzey Arap yöneticisidir.

Öte yandan Suudi Arabistan Dışişleri Bakanı Adil el Zubeyir, “ABD Başkanı Donald Trump’ın İran konusundaki endişelerini haklı buluyoruz” derken, Washington yönetiminin Ortadoğu politikaları doğrultusunda davranmayı sürdüreceklerini belirtiyordu.

Suudi veliahdının ılımlı İslam’a döneceklerine dair yaptığı bu açıklama günümüz Ortadoğu’sunda ne anlama geliyor?

ABD, Ortadoğu’da yıpranan hegemonik gücünün daha fazla düşüşünü önlemek için öncelikle elinde tuttuğu bölgesel güçleri bir arada tutacak politikalar ortaya atmaya, planlar yapmaya çalışmaktadır. İflas eden tüccarın eski defterleri karıştırması deyişinde olduğu gibi tüketilen politikaları yeniden ısıtarak yürürlüğe koymaya çabalıyor.

ABD’nin yeni yönetimi, İsrail’in bölgesel hesaplarının geleceği için de, yaptırdığı bu açıklamayla, Körfez bölgesinde, Irak ve Suriye üzerinde kurulan İran etkisini kırma ya da en azından sınırlama istediğini ortaya koymaktadır. Trump’ın ziyareti sırasında Suudi Kralıyla yaptığı kılıç dansından sonra veliaht öne sürülerek El Kaide ve IŞİD’le çok yıpranan Vahabiliğin yerine yeniden ılımlı İslamcılığa başvurularak bölge halkları ve dünya etkilenmeye çalışılıyor.
Özellikle şu sıralarda Suriye üzerindeki Rus etkisini ve Astana sürecini dengeleyecek bir gücün oluşturulması ABD’nin Ortadoğu’daki etkinliği için oldukça önemli. Türkiye ve Katar’ı eskisi gibi yönlendirmekte zorluk çeken ABD, bölgede yeni ortaklıklar kurulmasını ve yeni yollar açılmasını sağlamaya çalışıyor.

ABD ve İsrail’in kontrolündeki Barzani’nin yenilmesi, ilk bakışta PKK’nın önünü açacak gibi görünse de, bu olay Kürt örgütlerinin ve yöneticilerinin moralini bozan, bağımsızlık isteklerini olumsuz yönde etkileyen bir gelişmedir. Bu arada Amerika’nın “kara gücüm” dediği YPG’nin emperyalist devletlerin havadan bombalama, silah, eğitim, istihbarat, propaganda vb. destekleriyle Suriye’de elde ettiği ilerlemeden Suudilerin de memnun olduğu anlaşılmaktadır. Suudiler Suriye’de, İran ve Esad’a karşı olan bütün güçleri destekliyorlar. Dün Suriye’ye saldıran radikal dincileri destekleyen Suudiler, bu Vahabi örgütlerin yenilmesiyle bugünlerde ılımlı güçlerle bağlantı kurmaya, İran ve Esad’a karşı olan herkesle ittifak kurmaya çalışıyorlar. Bu yönde ilişkiler geliştirebilmek için de Vahabiliği terk edip ılımlı İslamcılığa başvuracaklarını açıklıyorlar.

Politik ihtiyaçlarına göre radikal dinciliği de ılımlı İslamcılığı da kullanan asıl gücün ABD emperyalizmi olduğu, Suudilerin ise Amerika’nın bölgedeki baş taşeronluğunu yaptığı bilinen bir gerçek.

Emperyalist güçlerin 1980’lerden itibaren uygulamaya başladıkları neo-liberal politikalar, Müslüman ülkelerde siyasi planda ılımlı İslamcılıkla desteklenerek, mezhep ve etnik farklılıklar kaşınarak yürürlüğe sokuldu. BOP da bu politikaların yıkım ekiplerinin açtığı yoldan gidilerek yürütüldü. Böylece Kuzey Afrika ve Doğu Akdeniz ülkeleri kan gölüne çevrildi, içsavaşlar çıkarıldı ve ülkeler parçalandı.

Suudi veliahtının açıklamasına tekrar dönersek; buradan çıkan sonuç, ABD Ortadoğu’daki gerilemesini durdurmanın çaresini İslam dünyasındaki mezhepçiliği yükseltmekte görmektedir.

ABD, İslam dünyasında yaklaşık 1400 yıl önce ortaya çıkan Şii-Sünni karşıtlığı temelinde yeni cepheleşmeler ve çatışmalar yaratmayı bir kez daha önüne koymuş bulunuyor. Trump’ın Suudi Arabistan gezisi de, Selman’ın açıklaması da bu amaca hizmet etmektedir.

Amerika’nın Ortadoğu’daki temel amacı, İran karşıtı bir cephe, bir tür “Dinci NATO” kurmaktır. Bu amacın gerçekleşmesi için ABD Suudilere 380 milyar dolarlık, Körfez ülkelerine de onlarca milyar dolarlık silah satacak. Silah satış anlaşmaları imzalandı bile.

Ortadoğu’da mevzi kazanan Rusya-İran-Irak-Esad Suriye’sine karşı ABD-İsrail-Suudi merkezli bu yeni NATO’nun Körfez ülkelerini, Ürdün ve PKK-PYD’yi de kapsayacak şekilde düzenlenmeye çalışıldığı anlaşılıyor. ABD’nin Türkiye’yi de bu cepheye dahil etmek istediği açık. AKP iktidarının bu isteğe boyun eğmeme cesaretini göstermesi ise çok zor. Çünkü böyle bir tavır bu partinin kuruluş gerekçesine, ideolojik ve siyasal yapısına ters düşer. Hele de Türkiye’deki dinciliğin tarihine bakınca AKP’nin emperyalist siyasanın temel stratejilerine ters düşmesi eşyanın tabiatına aykırı düşer.

Birinci Emperyalist Paylaşım Savaşı ve mütareke döneminde İslamcılık, İngiliz emperyalizminin beslediği bir akımken, 1930’larda Hitler faşizminden ve İkinci Emperyalist Yeniden Paylaşım Savaşından sonra da Amerikan emperyalizminden destek gördü. Bütün bu dönemlerde dinciler, Türkiye’nin açık-gizli emperyalist işgalden kurtuluş mücadelelerine ve ekonomik-siyasi bağımsızlığına kavuşmasına karşı emperyalist güçlerin yanında yer aldılar. 1950’lerden itibaren Türkiye’de uygulamaya sokulan yeni-sömürgecilik politikalarıyla birlikte dincilikle faşizm kutsal bir ittifak içine sokuldular. Bu gerici ittifak, 1960 ve 70’lerde Türkiye’deki bütün ilerici-devrimci kıpırdanışları başta CIA olmak üzere emperyalist kuruluşların yönlendiriciliği altında elbirliğiyle ezmeye çalıştılar. 1961 Anayasasının ilerici karakterini, toplumda gelişen sol hareketlenmeleri örgütledikleri dinci-faşist kuruluşlarla ve bunlar yetmeyince 12 Mart faşizmiyle ezen emperyalizm ve içerdeki uzantıları, 1970’lerde daha güçlü biçimlerde yükselen halk hareketlerini işbirlikçi-gerici MC iktidarları ve bu kutsal ittifakı oluşturan partilerin silahlı uzantılarıyla yok etmeye uğraştılar.

Kısacası Türkiye’de gerek dincilik, gerek Türk-İslam sentezi, gerekse de diğer mezhepçilikler ve etnikçi eğilimler farklı dönemlerde farklı görünümler ve adlar altında; aydınlanmacı-yurtsever, laik, devrimci-sosyalist çizgide gelişen halk hareketlerini etkisizleştirmek için emperyalizm tarafından desteklendiler ve kullanıldılar.

Türkiye’de neo-liberal politikaların uygulanabilmesi için yapılan 12 Eylül darbesinin kurduğu gerici sistem Özal’dan sonra Çiller’i ve Erdoğan’ı yarattı. Bunlar emperyalist politikaların Türkiye’de ve Ortadoğu’da uygulanabilmesi için iktidara getirildiler. Bu iktidarların hamuru emperyalizm mayasıyla mayalandırıldı. Bu nedenle bunlardan emperyalist politikalara karşı, “yerli ve milli” tavır takınmaları beklenmedi, beklenmemeli de. Son dönemlerde Erdoğan’ın bazı Batılı devletlerin yöneticileriyle giriştiği söz düelloları kimseyi yanıltmamalı. Bunlar politik plandaki gelip geçici davranışlardır. Esasta, ekonomik ilişkilerde önemli hiçbir değişiklik yoktur. Ve hatta bu gösterişli gürültüler arasında halkın son kaleleri de, Zonguldak madenleri ve şeker fabrikaları gibi önemli kuruluşlar büyük sermayeye satılmaya çalışılmakta, tarım ve hayvancılık ülkesi olan ülkemiz yabancı ülkelerden et ve saman ithal etmektedir. Emperyalist sermaye odakları, bütün güçleriyle, ülkemizi bu atışmalar sırasında da sömürmekte, yerli ortakları da bu talandan paylarına düşeni almaktadır. Emperyalizmin bu ortakları AKP’nin ülkemizde kurmaya çalıştığı gerici rejimin beynini ve temel dayanaklarını oluşturan güçlerdir.

Özetlersek Türkiye’de dincilik, 20. yy’ın başlarından beri emperyalist politikalara hizmet eden bir siyasal akımdır ve sürekli ülkemizin emperyalizmin açık olmazsa gizli işgali altında kalması için faaliyet içinde olanların temel ideolojisi olagelmiştir. Tarihe bakınca, bu akımın ülkemizdeki temsilcileri sonuçta ABD’nin kurdurmak istediği “Ortadoğu NATO”suna hayır demeyeceklerdir…

Dincilikten ne bilimsellik, ne bağımsızlıkçılık, ne de demokrasi çıkar. Aksine dincilikten emperyalizme bağımlılık, dogmatizm, laiklik ve demokrasi karşıtlığı çıkar.

Benzer yazılar

Yanıt verin.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Do NOT follow this link or you will be banned from the site!