Irak Savaş Raporu, Kader Ağını Örüyor

Orhan Bursalı

obursali@cumhuriyet.com.tr

Irak savaşını anımsıyorsunuz değil mi? Hani önceki gün Bağdat’da patlayan bombalar sonucu en az 18 kişinin daha öldüğü o komşu ülkemizi! Belki de bu son bombadan haberiniz yoktur! Hayır, Suriye’den bahsetmiyorum! Unutmuş değilsiniz, biliyorum; Irak’ta 10 yıldan bu yana yaşanan büyük insanlık dramı, farkında olmasak da derinlemesine sürüyor. İnsanlık dramı mı dedim? Evet, ama bunun üzerine bir millet, bir ülke, paramparça edilmiş bir devlet dramını eklemeliyiz. Dahası, bir bölge, bir petrol, bir İslâm dramını… Ve üzerine bir Türkiye dramını da…

“Saddam’ın kimyasal silahları var, hepimizi öldürecek” yalanıyla 2003’te alçakça işgal edilen Irak üzerine yeni bir “savaş raporu” (*) yayımlandı. Saygın tıp dergisi The Lancet’teki ayrıntılı araştırmaya göre, savaşta 190.000’e yakın insan öldürüldü, öldü. 5 milyon Iraklı yerinden yurdundan oldu… Binlerce Iraklı yaralandı, hastalandı. Ülkenin bütün altyapısı paramparça oldu! Ülkenin bizzat kendisi dahil!

Iraklılar için bu ölüm sayısı mutlak değil. Geleceğe yönelik sonuçları itibarıyla da potansiyel olarak yüz binlerce ölümü bu sayıya katanlar var. Tüm sağlık altyapısının çökertilmesi nedeniyle, tedavi edilemedikleri için ve benzer nedenlerle savaşın etkileriyle ölen ve hâlâ ölmekte olan Iraklılar var… Bir de 10 yıldır ülkede esen terörün kurbanları…

Savaşın ABD’ye bedeli 2.2 trilyon dolar! Gelecek 40 yılı hesap etmişler, faiziyle birlikte 6 trilyon doları bulmuşlar… 4.487 Amerikalı asker öldü, 31.000 asker de yaralandı… Yazarlar anımsatıyor: O zamanki Bush Kongre’ye verdiği raporda “Bu işi en çok 60 milyar dolara bitiririz…” diyordu!

Irak’a özgürlük, insan hakları ve demokrasi gelecekti! Anımsayan var mı? 10 yıl geçmesine rağmen bırakın yeniden toparlanmayı, can çekişen ve parçalanmış bir ülke var karşımızda…

***

 

Egemenlerin, galiplerin, alçakların savaşı… 2003’te ülkemizde bu savaşı alkışlayan ve savaşa katılmak için çırpınanları anımsamak bile istemiyorum. Ama savaşa katılmaya gönüllü Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, bugün de, yine neredeyse tıpkısının aynısı bir başka savaşın adeta içinde… Suriye’de, bu kez emperyalistlerin devşirdiği uluslararası “Müslüman tugay”la körüklenen içsavaşta kan gövdeyi götürüyor…

ABD’nin neden savaşa doğrudan katılmadığını, Müslümanı Müslümana kırdırma yolunu seçtiğini merak edenler, Irak savaşının bilançosuna baksınlar… Irak’ta bile bugün nasıl bir yapı kuracağına, bütün mü kalsın yoksa ikiye üçe parçalansın mı, hangisinin menfaatına olduğuna karar veremeyen bir hegemon… Suriye’yi Esad’dan sonra hangi siyasi kimliklerin yöneteceğini de göremediği için, Erdoğan-Davutoğlu ikilisini durduruyor. Bıraksa, ikisi de Suriye’ye dalacak…

Belki yarın karar verir, bilemiyoruz… Çünkü Amerikan dergileri Suriye için artık “ölü ülke” diye yazmaya başladı (The Economist). Ve bu ülkede aklını satmış çıldırık insanlar, savaşı bitirmek için değil, kışkırtmak için çalışıyor. Üstüne üstlük, savaşan tarafların aralarında diyalog kurulmasına bile karşı çıkıyor…

Düşünün ki Suriye’nin başına geleni siz ülkenizde yaşamaya başlıyorsunuz… Her tarafta kan gövdeyi götürüyor. On binlerce kişi ölüyor, ülke göç ediyor… Sokağınızda toplar patlıyor, evlerinize bombalar düşüyor ve yanı başınızda insanlar ölüyor… Komşularınız, çocuklarınız, arkadaşlarınız, dostlarınız…

***

 

Savaşlarda insanı aramayın… İnsan yoktur… İnsan ancak öldürülmek için vardır… Kitleler halinde hem de…

Emperyalist savaşların hiçbirinde insanlık yoktur… Sadece vahşet vardır… Emperyalistlerin, egemenlerin, iktidarların iktidar hırsları, paranın kapitalizmin kazancı ve yararı vardır…

İktidarlar bütün bunlar için halkı peşine takar…

Tek haklı savaş, ülkelerin, halkların işgale karşı yaşam savaşıdır…

AKP, hâlâ, komşulara karşı savaş ağlarını örüyor…

Kürt Meselesi çözümünün yakın gelecek planında bu çözümün izdüşümünü görüyor musunuz?

 

(*) Boston Tufts Üniversitesi’nden Barry Levy ve Albert-Einstein Tıp Koleji’nden Victor Sidel’in araştırması…

18 Mart 2013 – Cumhuriyet

***        ***

 

Lübnan Komünist Partisi: ‘İsyancılar Esad’ı deviremez’

soL gazetesi, LKP Eş Genel Sekreteri Debs’le Suriye’de bugün ikinci yılını dolduran krizi ve bu krizin Lübnan’a yansımalarını konuştu. Debs, Suriye’de isyancılara yardımlar artırılsa da dış müdahale olmadan Suriye’nin devrilemeyeceğini belirtti.

Suriye’de devam eden savaşın soluğunu hisseden Lübnan kendi içinde de iç savaş tehlikesiyle karşı karşıya. Ortadoğu’yu baştan aşağı değiştireceği şimdiden belli olan Suriye’deki savaşı, Lübnan’daki güncel durumu Lübnan Komünist Partisi’nin (LKP) eş genel Sekreteri Mari Nasif Debs’e sorduk. Partinin dış ilişkilerinden sorumlu olan Debs, Lübnan İç Savaşı’nı atlatan deneyimli kadrolardan birisi ve 40 yıllık mücadelesinin ardından büyük bir tecrübeye sahip… Arapların kendi aralarında savaştıklarından, Filistin mücadelesini unuttuklarını anımsatan Debs, Lübnan’ın Suriye’deki savaşın etkisiyle örtük bir iç savaşın içinde olduğunu düşünüyor. Suriye’deki durumdan Esad yönetimini de sorumlu tutan Debs, rejimin reformlar yapmakta geciktiğini kendilerinin yaptığı iç savaş uyarılarını dikkate almadığını anlattı.

soL gazetesi Dış Haberler editörü Ali Örnek ve soL gazetesi yazarı Hakkı Başgüney’in LKP eş Genel Sekreteri ile gerçekleştirdiği röportaj şöyle:

Sayın Deb, zorlu bir bölgeden, israil saldırısı altındaki bir bölgeden geliyorsunuz. Genel olarak Lübnan’ın gündeminde, LKP’nin programında neler var?

İlk olarak şunu söylemek gerekiyor, ülkemizde gizli bir iç savaş yaşanıyor. Bu durum 2006’da İsrail’in Lübnan’a yönelik saldırısıyla başladı. Bu saldırı ülkeyi ikiye böldü. Hizbullah’ın içinde olduğu 8 Mart ve Saad Hariri’nin de içinde bulunduğu 14 Mart İttifakı var. Bu durum giderek daha tehlikeli hale geliyor çünkü Suriye’de yaşananların Lübnan’da da karşılığı var. Bu iki cephe, Suriye’deki duruma farklı tepkiler gösteriyor. Suudi Arabistan tarafından desteklenen Hariri grubu, Suriye rejiminin karşısında, 8 Mart ise yanında yer alıyor.

Lübnan Komünist Partisi, bu iki cepheye nasıl bakıyor?

Ben de oraya gelmiştim zaten… Biz bir iç savaşa karşıyız, bu ayrımın silahlı bir çatışmaya dönüşmesinden endişeleniyoruz. Toplumsal barışın sağlanması için cephe oluşturmuş durumdayız. İçinde sendika liderleri, LKP’nin dışındaki siyasetçiler ve gençlik örgütleri bulunuyor. Mezhepsel çatışmalara, dış müdahaleye, Lübnan yönetiminin demoktarik taleplere yanıt vermesi ekseninde eylemler yapıyoruz. Şu an Suriye’de bir mezhepsel gerilim yaşanıyor ve bu Lübnan’da da yankı buluyor.

‘Emekçilere karşı tutumları aynı’

Lübnan Komünist Partisi bu her iki cepheye eşit mesafede mi? Mezhepsel gerilimden 14 Mart ve 8 Mart eşit derecede sorumlu mu?

14 Mart’ın Suudi Arabistan destekli olduğunu ve ABD’nin siyasetine açık olduğu gerçek, bunu kabul ediyoruz ancak bu iki hareket de burjuvazinin farklı kanatlarını temsil ediyor. Her iki grup da işçi sınıfının sosyal ve ekonomik taleplerine aynı ölçüde olumsuz tavır alıyor. Hizbullah’ın İsrail müdahalesine karşı tavrına saygı duyuyoruz, ancak bu gerçeği belirtmek durumundayız. Şu an örneğin, kamu sektöründeki grevlere ve mücadeleye karşı her iki cephe de aynı tavrı sergiliyor. Oysa ki, İsrail’in saldırganlığına karşı mücadele edenler, bu taleplere de yanıt verebilmeli. İşgale karşı mücadele yalnızca silahla verilmez. Halkın da örgütlenmesi ve harekete geçirilmesi gerekiyor. Bir örnek verip bu soruyu cevaplamak istiyorum. Başbakan Tayyip Erdoğan, 2010 Lübnan’ı ziyaret ettiğinde Hizbullah da, 14 Mart İttifakı da bayraklarla sokaklara çıkıp, ona teşekkür ettiler. Bir tek biz protesto ettik çünkü Türkiye’nin NATO üyesi olduğu ve İsrail ile ilişkilerini sürdürüyordu.

Grevlerle ilgili tutumdan bahsettiniz, Lübnan’da Hizbullah destekli hükümetin bu mücadaleye karşı tutumu nasıl?

Hizbullah şu andaki hükümetin en büyük destekçisi ve bu hükümet, kamu sektöründeki, eğitimcilerin eylemlerine, taleplerine karşı tavır alıyor. Bugüne kadar sözler verdiler, “haklısınız” dediler ancak hiçbir şey yapmadılar ve bütün hükümetin bileşenleri aynı şekilde hareket ediyor. Bu durum nedeniyle, Hizbullah içindeki sıradan insanlarla, patronları temsil eden kesim arasında çelişkiler ortaya çıktı. Şimdi, hükümete karşı her mezhepten sıradan insanlar direnç oluşturdu. Bu bizim açımızdan bir zafer… Sendikalarda bugüne kadar mezhepsel ayrımlar vardı ancak biz her mezhepten insanın içinde bulunduğu yeni bir hareket oluşturmayı başardık. LKP geleneksel olarak bu mücadelenin içinde yer ala geldi hatta bu hareketlerin ortaya çıkması için şehitler de vermiştir. Bizzat kendim bu çalışmaların içindeyim.

Şubat ayında Lübnan parlamentosundaki seçim komisyonu ”Ortodoks Birliktelik” adıyla bilinen yeni seçim yasa tasarısını kabul etti. Hazırlanan yasa tasarısı, Lübnan’ın, etnik grupların oransal esasa dayanarak kendi temsilcisini seçeceği tek bir seçim bölgesi olmasını öngörüyor. Hizbullah’ın Hariri’nin elinin zayıflaması için desteklediği bu yaza ülkenin daha fazla bölünmesi anlamına gelmiyor mu? LKP’nin tavrı nedir?

Bütün bu yasalar, şu anda Lübnan’ın daha fazla bölünerek yok olmasına katkı koyuyor. Mezhepsel arasındaki ayrışma daha da önemli hale geldi. Bu da eğer dikkat edilmezse, yeni bir iç savaşa sürükleyebilir ülkeyi. Bunlar ülkeyi geriye götüren yasalar. Biz 1991’de mezhepsel ayrımlara karşı çıkarak yeni bir iç savaşı engelledik ve geçen 22 yılda hiçbir adım atmadılar. Ülkeyi birleştirmek için ve bir iç savaş yaşanmasını engellemek için, mezhepsel olmayan bir seçim yasası olmalı. Bu yasa içerisinde Lübnan tek bir seçim bölgesi olmalı. Şu an oyumuz yüzde 12-14 arasında olduğu halde mecliste vekilimiz yok, ancak büyük siyasi partilerle işbirliği yapan küçük, yüzde 2 oy alan partilerin 5 ya da 6 vekili var. Ayrıca kadınların geri plana itilmesini engellemek için iki defaya mahsus, kadın kotası lazım.

Biz ülkeyi böldüğünü düşündüğümüz bu yasaya karşı örgütlenen protestoların içinde yer aldık. Lübnan’ın daha fazla birleşmeye ihtiyacı var çünkü.

Sivil evlilik talebi oldu, seçim yasasına yönelik protestolar, sendikaların mücadelesi Lübnan’da halkın mezhepçiliğe yönelik tepkisinin arttığını gösterir mi?

Biz bir inisiyatif başlattık ve halk da bu sürece katıldı. Bunu çok önemsiyoruz ancak iki tehlike var: Suriye’de yaşanacak bir dış müdahele veya İsrail’in yeniden Lübnan’da bir şeyleri tetiklemesi…

Suriye’ye yönelik dış müdahale öncesinde de mezhepsel savaşın Lübnan’a sıçrama şansı yok mu? El Nusra Cephesi’nin burada örgütlendiğini biliyoruz, bazı radikal islamcı grupların desteklendiğine şahit oluyoruz…

Bu yüzden en baştan gizli savaş var dedim. Lübnan’da Suriye’de savaşan islamcı gruplar var. Yalnızca ülkenin kuzeyinde değil, güney Lübnan’da da Ahmet El Esir’in liderliğindeki selefi gruplar var. Ayrıca Hariri’nin başında bulunduğu Gelecek Hareketi’nin bunlarla ilişkisi var.

“İsrail’in müdahil olmaması imkansız”

Evet Türkiye’de de Gelecek Partisi’nden Okab Sakr var ve onun da Suriyeli militanları silahlandırdığını biliyoruz.

Suriye’de savaşan militanlar ve destekçileri Lübnan’da da iç savaş istiyorlar. Bu yüzden Suriye’de savaşın durmasını ve tarafların müzakerelere başlamasını istiyoruz.

Humus’ta kendilerine Özgür Suriye Ordusu adını veren grubunun sınır bölgesindeki Hizbullah birliklerine yönelik saldırısı oldu, aynı dönemde İsrail Suriye krizine Şam’daki bir askeri tesisi vurarak, Golan Tepeleri’nde militanlara sahra hastanesi açarak daha fazla dahil olmaya başladı. Sizce bunların arasında bir bağ var mı?

İsrail’in sürekli olarak Lübnan’a müdahale etmesi gerekiyor çünkü bu şekilde işgal altındaki Filistin topraklarını kontrol edebiliyorlar, ayrıca Lübnan açıklarında büyük bir doğalgaz yatağı tespit edildi. İsrail’in ayrıca Lübnan’dan gelen suya, güneydeki tarımı sürdürebilmek için ihtiyacı var. Golan su kaynakları açısından da önemli. Dolayısıyla İsrail’in bu sürece müdahil olmaması, faydalanmaması imkansız.

Peki Suriye’deki olaylar nasıl başladı, bir komplo mu yoksa halk hareketi mi vardı?

Suriye’de başta bir halk hareketi vardı ve rejimin bazı reformlar yapmasını istiyorlardı. Ayaklanmayı başlatanlar bunlardı. Barışçıl eylemler yapan bu insanlarla şu an savaşanlar kesinlikle aynı kişiler değil. Baştaki eylemleri yapanlar artık kenarda kaldı. Şu anda bize göre bir iç savaş yaşanıyor. Suriye Devlet Başkanı Beşar Esad ise ne yazık ki reformları geciktirerek, komploya zemin hazırladı. Suudi Arabistan ve Katar bu sayede hem Lübnan’da hem Suriye’deki hareketlerin içinde kök saldı. Tabii ki en başından bu yana komplo da vardı. Bölgede emperyalistler her zaman komplolar peşindeydi ancak Esad reformları geciktirerek fırsat verdi. 2011 yılının Ağustos ayında bu durum engellenebilirdi. Suriyeli komünistler, bir ulusal konferans yapılması talebinde bulundular. Temel reformların hayata geçirilmesi içindi bu konferans.

Militanların Suudi Arabistan, Katar, Türkiye, ABD, İngiltere ve Fransa tarafından desteklendiğini kimse inkar etmiyor. Esad dediğiniz reformları yapsaydı sizce bu olaylar olmaz mıydı?

Daha öncesinde Katar ve Türkiye Suriye ile iyi ilişkilere sahipti. Şam yönetimi bu komployu göremedi ve kurduğu ilişkiler yüzünden bu ikilinin bölgedeki etkilerini artırmalarına izin verdi. Aslında onlar bu durumun sorumlusu oldular. Pek çok şey daha başından engellenebilirdi. Suriye halkı emperyalizme karşı, halk Özgür Suriye Ordusu’nu da desteklemiyor onların olduğu yerlerden kaçıyor. Reformlar olsaydı, bu durum engellenebilirdi. Esad halktan korktu, onu kullanabilseydi bu duruma asla gelinmezdi. Savaştan önce ekonomik olarak neo-liberalizme kapı açıldı ve bu halkta tepki yarattı ancak bu halkın militanları desteklemesini beraberinde getirmedi.

Yeni haberler Suriyeli militanlara yeni ve ağır silahların verildiği yönünde, bu yardımların artırılmasıyla doğrudan müdahale olmadan da Esad devrilebilir mi?

Hayır… İmkansız ancak süreç devam ettikçe Suriye’deki parçalanma artacak. Hatta Irak’taki gibi Sünni-Şii ayrışmasına doğru gidebilir. Suriye böyle bir ülke değildi. Zaten amaçlanan,bölgede İsrail’e karşı büyük bir ordunun kalmaması. Suriye israil’e karşı savaşmış bir ülke… Yani sürecin asıl kazananı İsrail olacak. Önce Mısır’a, sonra Irak’a yaptılar bunu şimdi Suriye’ye yapmaya çalışıyorlar bunu. Savaş ilk başladığında Suriye yönetimine, sürecin bu yönde gidebileceğini deneyimlerimizden hareketle söylemiştik ancak onlar “Suriye Lübnan değil” diyerek bizi dinlemediler.

Eğer Suriye yönetimi devrilirse bunun Lübnan ve Filistin’e etkisi nasıl olacak?

Dış müdahele güç dengesinden dolayı oldukça zor ancak olursa sonuçları bizim için son derece ağır olacak. Bir tarafından İslamcı militanların diğer yandan İsrail’in arasında kalacağız ancak Esad’ın devrilmesinden önce de süreç bu yönde gittikçe durum bizim için ağırlaşıyor. Suriyelilerin süratle, bu durumu tersine çevirebilecek bir müzakere sürecine başlaması. Rejim bazı reformlar önerdi, konferans düzenlendi ancak sonuçlarını henüz bilmiyoruz.

Filistin Halk Kurtuluş Cephesi yöneticilerinden Leyla Halid buraya geldiğinde, kendileri için karanlık bir tablo çizmişti Esad sonrası. Siz bu yoruma katılıyor musunuz?

Filistin hareketi zaten şu anda Esad yanlıları ve karşıtları olarak bölünmüş durumda. Ayrıca Araplar birbirleriyle savaştıkça, Filistin halkı geri planda kalıyor. Suriye ordusu ve halkı onları bugüne kadar desteklemişti ve savaş bu desteği engelledi… Filistinlilerin çok zor bir durumda kaldığı muhakkak.

Sol Portal, 15 Mart 2013

 

Benzer yazılar

Yanıt verin.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Do NOT follow this link or you will be banned from the site!